Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Bayram… »

Kurban Tv Reklamı 2011 from ihh on Vimeo.

KCK Davası, Profesörler ve Eşşekler »

 1990’lı yılların başı. Kanada’nın başkenti Ottawa’dayız. Ömrünü teleskop başında geçirmiş, yıldızların, gök taşlarının, gezegenlerin hareketleri üzerine keşifler yapmış bir “profesörün” tutuklanması gazete manşetlerinde. Kız öğrencilerinden biri cinsel tacize uğradığını iddia ediyor. Profesörün yakın dostları ve ailesi ise çılgına dönmüş:

“Nasıl olur da ülkemizin gurur kaynağı olan bu bilim adamını tutuklarsınız?”

Yerel gazeteler de öfkeli. Mahkemeyi Ortaçağ Avrupasının Engizisyonu ile karşılaştırmakla yetinmiyorlar:

“Bluğ çağı krizindeki sivilceli kızların saygın bir bilim adamını lekelemesi bu kadar kolay olmamalı!”

 Dava görülmeye başlıyor. Kızcağız profesörün notla şantaj yaptığı telefon görüşmelerini kayda almış. Hocasının “bedensel artıklarının” bulaştığı kıyafetlerin analizi şüpheye yer bırakmıyor. Bu arada medyanın yoğunlaşan baskısı altında eziliyor kızın ailesi. Babası profesör değil, “sadece” orta okul mezunu bir otobüs şoförü, anne ise ev kadını. Genç kız mahkemenin sonucunu bekleyemeden intihar ediyor. Profesör cezaevine yollanıyor… Yanında staj yaptığım “bilim adamı” da bir profesör. Öğle yemeğinde konuyu açıyorum ve ne düşündüğünü soruyorum. Kısacık cevabı meselenin özeti gibi:

“Tahsil cahilliği yok eder, eşşekliği değil!”

 Evet, meslekî bilgi insanı erdemli yapmaz. İyi – Kötü ayrımı yapmak, İyi’den yana davranacak gücü ve cesareti kendinde bulmak meslekî tahsille olmaz. Profesörler, generaller, doktorlar, gazeteciler ve imamlar da herkes gibi suç işleyebilirler. Master ve doktora yapmış olmak, yabancı dil bilmek insanı kötülükten uzaklaştırmıyor. Ama bir musluk tamircisi ya da bakkal tutuklanırsa Türkiye’nin gazetecileri rahatsız olmuyorlar. “Bir bakkal tutuklanmış, bu ne rezalet? Bu ne biçim demokrasi?” diye bir manşet görmedim hiç. Oysa Ergenekon davasında basının bir kısmı vatansever(?) generallerin tutuklanmasına çok bozulmuştu. Şimdi KCK davasıyla birlikte tutuklanan profesörler var. Bizim(?) basın yine teyakkuzda. Taraf, Radikal… Nereye baksam “saygın bir profesörün” tutuklanmasına bozuk atan köşe yazarları.  Read the rest

9 Shane Acker, Hastalığını Teşhis Edememek »

Huzursuzluk saati gelmiş henüz iki yaşındaki bir çocuğu teskin etmek için karşısına oturttuğum animasyon filmine yarı uykulu gözlerle kendimi bu kadar kaptıracağımı düşünmemiştim hiç. Afişini sevimsiz bulduğumdan pek iltifat etmediğim ve izlemeyi sürekli ertelediğim animasyonu, evdeki film stokunun azalmasından dolayı biraz da mecburen seyretmeye koyuldum. Animasyonlarda genellikle beklediğimiz bol bol gülmece ve eğlencenin aksine gayet ciddi bir filmle karşılaştım. Bununla beraber film görselliği ve müziği ile çocuğu, konusuyla ise beni oyalamayı başardı.

Ciddi dedik ama film bir o kadar da klişe bir hikâyeye sahip. İnsanlığın kaybettiği bir makine-insanlık savaşından sonra, bir kıyamet senaryosunun harap olmuş dünyası içinde bir kahraman ortaya çıkıp, metal canavarların yeryüzü hâkimiyetini sonlandırmanın mücadelesini veriyor. Fakat bu kahraman öyle alıştığımız türden süper güçlerle mücehhez biri değil; hatta bir insan bile değil, isimsiz el kadar bir ‘bez bebek’. Sırtına kocaman işlenmiş sayı ile tanıyoruz kendisini.

Kahraman 9, üretiminin son serisi olarak diğer ırkdaşlarını Read the rest

En çok okunan sanat kitapları (Ekim 2011) »

Ekim ayında sanal kütüphanemizden indirilen kitap sayısı onbinden fazla idi. Bunların 2000 kadarı « sanat » konulu kitaplardı: Edebiyat, resim, sinema… İşte ekimde en çok okunan sanat kitapları:

Mr. Smith ya da Don Quijote goes to Washington / Frank Capra »

“…Özgürlük, kitaplarda bırakılamayacak kadar değerlidir…”[i]

 Don Kihote kadar haklı olduğunda birileri, nedense beşer yel değirmeni kesiliverir. Don Kihote kadar haklı olmak ne midir? Derdini anlatamamak ya da derdini dinletememek. Etiketlenmek sürekli birileri tarafından, o birileri ki sürekli başkaları hakkında atıp tutmakta ve oturdukları yerde sefa sürmekteler. Don Kihote diyorduk evet, çok sevgili Don’umuz da inandıramamıştı yel değirmenlerinin aslında dev olduğuna kimseyi. Yel değirmenleri devdi, görmemek için kör olmak gerekiyordu ya da gözlerini kapamak, neye: Hakikate. Peki anlatacağımız Don Kihote kimdir ve nedir hikayesi kahramanımızın?

Senatör öldü, yaşasın yeni senatör!

Mr. Smith Goes to Washington filminin ana kahramanıdır Mr Smith yani Jefferson Smith; naif, yardımsever, oymak beyi, Washington ve Lincoln’ün sözlerini ezbere bilen bir vatansever, çocukların sevgilisi, 4 sayfalık İzci’nin Günlüğü adlı gazetenin sahibi ve yazarı… Kulağa pek politikacı tarifi gibi gelmiyor değil mi? Jefferson Smith’i politikacı yapan ve onu Don Kihote’liğe iten şey bir tesadüf. Read the rest

Ve’l–Asr (İsmet Özel) »

“…Herkes uyumadan önce ertesi sabah kendini teşhis edebilmek için tedbir alıp ayak bir ip bağlamaz. Çoğu kimse sağ salim uyandığı takdirde uyumadan önce bıraktığı eski “ben”ini bulacağı hususunda kesin bilgi sahibi olduğunu kabul eder. Bu kabulünde o kadar ileri gider ki, gerektiğinde müracaat edeceği “eski ben”ini hesaba katmadığından her gün bir başka benle yer değiştiren benini hep aynı sanır. Öyle sandığı için de hayatının tutamak noktasının ne olduğunu veya hangi nirengi noktaları esas alınarak hayatının devam ettiği hakkında bir fikre sahip değildir. Hep aynı sandığı beniyle olaylar içinde yer aldığı zehabına kapılır. Gerçekte olaylar onun benlerini önüne katıp sürüklemektedir.

Birisinin aklına şöyle bir soru gelebilir: Avrupa’daki ilk ünü dahi çocuk oluşundan ötürü yayılan Wolfgang Amedeus Mozart otuz beş yıllık ömrü boyunca Allah’ın kendisine bahşettiği olağanüstü yeteneği kullanmaktan öte ne yapmış? Ne mi yapmış? Her gece uyumadan önce ayak bileğine bir ip bağlamış bana kalırsa: Ich lege mich nie zu Bett, ohne zu bedenken, dass ich vielleicht den anderen Tag nicht mehr sein werde. (Ertesi gün belki olmayacağım düşüncesini taşımaksızın asla yatağıma yatmam.) Mozart’ın ömrünce taşıdığı düşünce “her gün yeni bir ben” düşüncesinden başka bir şey değildir. Read the rest

Yanlış Cumhuriyet (Sevan Nişanyan) »

“Bir fikre, bir zümreye ağız tadıyla ancak bu şekilde muhalefet edilebilir”.

Sevan Nişanyan’ın “Yanlış Cumhuriyet” adlı kitabını ilk okuduğum zaman hissiyatım buydu. “Her türlü muğlak ifadelerden, komplovari yaklaşımlardan uzak kendisinin sorup, kendisinin cevapladığı Atatürk ve Kemalizm üzerine 51 sorudan müteşekkil bir kitap.

Bir anlamda MFÖ’nün o meşhur “sen neymişsin be abi!” şarkısına atıf yapar gibi bir kitap “Yanlış Cumhuriyet”. Bir yanda en güzel, en adil, en cesur, en şık, en moda Cumhuriyeti ben kurdum diyen bir Laik koro, diğer yanda ona cevap veren sakin bir Sevan Nişanyan.

Atatürk’ün bizzat kendisinin olmasa bile takipçilerinin kendisi adına yaptıklarını eleştiren çok sayıda kitap okudum. Sadık Albayrak, Hasan Hüseyin Ceylan, Abdurrahman Dilipak, Rıza Nur ve eserleri ilk aklıma gelenler. Yine de geçen zaman zarfında ciddi bir eksiğim vardı; olan biteni Kemalist Güzelleme tadında yapmayıp, bir parça da olsa tarafsızlıkla anlatacak Yazar okumamıştım karşı cenahtan. Hakkımı yemesin, Turgut Özakman’ın Türklerin çılgınlığına atıfta bulunduğu kitabını okumak için paraladım kendimi. “Gözyaşları eşliğinde okudum” diyen Okurlara diyecek sözüm yok, ben başaramadım ve bütün iyi niyetime rağmen bitiremedim o kitabı. Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” isimli kitabını yarıladım bu aralar. Ortak noktalar bulabilmek adına her iki kitabın da satırlarını çizdim, önemli pasajları Read the rest

Erzurum’da kardeşlik ve arkadaşlık kavi »

 Sunuş: Türkiye’nin her şehrinde ülkenin manevi havasını güçlendiren, toplumu iyilikle ve ilkelerle mayalayan kültür insanları var. Enerjisiyle umut bahşeden uç beylerinden biri de Erzurum’da yaşayan tüm Türkiye’yle yakın iletişim içinde olan kitap ve kültür adamı Vedat Aydın. Okuyor, yazıyor ve bunları Okumayeri sitesi ve mail gurubu vasıtasıyla hepimizle paylaşıyor. Erzurum’da geçtiğimiz Kış Olimpiyatları kültürel etkinlikleri için buluştuğumuzdan beri gerçekleştirmek istediğim söyleşi bu günlere kısmetmiş. (YR)

Erzurumla bağınızı köklerinizi merak ediyorum, kaç göbektir buradasınız?

Erzurum’un Hınıs ilçesinde doğmuşum. Rahmetli babam memur olduğu için Erzurum’a tayini çıkıyor ve ben ilköğretim birinci sınıfı burada okuyorum. Daha sonra tekrar Hınıs’a dönüyor Liseyi bitirene kadar tahsil hayatım Hınıs’ta sürüyor. Askerliğimi tamamladıktan sonra 1988 senesinden beri Erzurum’da ikamet etmekteyim. Atalarımıza Rışvanbeyler diyorlar. Soyağacı olarak Rışvanbey dedemize kadar ulaşabiliyoruz. Bu dedemiz (18. Asırda)  1800’lü yılların başında Hınıs Parmaksız Köyü’ne yerleşiyorlar ve o tarihten itibaren aile burada ikamet ediyor. Rışvanlı aşireti için kaynaklarda farklı bilgilere rastlanmaktadır. Rışvanbeyler Osmanlı döneminin geniş beyliklerinden olduğu için değişik yerlerde bulunmuşlardır. Dedelerimizin anlatımlarından dinlediğimize göre bizim atalarımız Şam’dan Anadolu’ya gelmişlerdir. 

Doğrusu sizi sağlam Anadolu dayanışmasının ve kültürel harsımızın koruyucularından biri olarak görüyorum. Yazılarınızdan biliyorum, geniş bir okuma alanınız var. Nasıl bir atmosferdi ailedeki ve tahsil hayatınızda sizi etkileyen yönlendiren iz bırakan kimlerle karşılaştınız?

İlköğretim yıllarından itibaren Risale-i Nur’la bir yakınlığım vardı. Ortaokul yıllarımda Hınıs kütüphanesinin ayrılmaz müdavimiydim. Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini, Yavuz Bahadıroğlu’nun Buhara Yanıyor’unu; Hekimoğlu İsmail’in Minyeli Abdullah’ı ile Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü’nü aynı hevesle okuyordum. Britannica türü ansiklopedilere çok sık müracaat ediyordum. Asıl okuma dönemimin 12 Eylül öncesinin siyasi kamplaşmalarının yaşandığı dönemde başladığını söyleyebilirim.

Kamplaşmalar okur sayısını artırmada işe yarıyor demektir bu. Garip bir şekilde ben de o dönem her şeyi okumaya çalışırdım, biraz da kim ne iddia ediyor diye anlama duygusu var, bir çatışmaya gidiyoruz ne yapmalı telaşı, insanlığın tecrübesine yirmi yaşında aşina olma acelesi. Siz neye bağlıyorsunuz kamplaşma dönemi okumaya yoğunlaşmayı?

Bu, yaşanan siyasal ortamın hareketliliğinden kaynaklanıyor. Sizin de belirttiğiniz gibi kim ne söylüyor, ne iddia ediyor bilmek istiyorsunuz ve buna göre kendinizi yetiştirmek istiyorsunuz. Siyasal grupların ne okuduklarını ister istemez takip ediyorsunuz. Bir şekilde karşılaştırmalı okuma diyebiliriz o dönem okumalarına. Örneğin solcular Marks, Engels, ülkücüler Nihal Atsız, Ziya Gökalp okuyorlardı. Herkes kendi ait olduğu fikrin ideologlarını okuyordu. İslami dünya görüşüne sahip olanlarsa, Tefsir, fıkıh başta olmak üzere,  Mısır-Pakistan-İran-Suriye ağırlıklı tercüme kitaplar okuyorlardı. Örneğin Muhammed Bakır es-Sadr’ın İslam Ekonomi Doktrini en çok okunan kitapların başında geliyordu. Keza Seyyid Kutub’un Fizilal‘i, Yoldaki İşaretler‘i… Bir davaya inanmış olmanın heyecan ve gururuyla Read the rest

İlelebet payidar kalacak mıdır? »

“…Cumhuriyetten ne anladığınıza bağlı… Eğer Gazi Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının 1923 yılında kurdukları cumhuriyeti anlıyorsanız, o cumhuriyetin çoktandır yerinde yeller esiyor. O cumhuriyet, bizzat cumhuriyetçiler tarafından iki kere yıkıldı, yenisi yapıldı. Anayasa değiştiği zaman cumhuriyetin …” TAMAMI 

 

… Kemalizm konusunda dha fazla okumak için …

 

  Kadın hakları ve Kemalizm

 “Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi” gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. “İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi “çağdaş Türk kadını’nın sesi” Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  “Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak”  Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  “Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış

  Türk Solu 

Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün.  Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce Dikkat Kitap kategorisinde yayınladığımız Pozitivizm Eleştirisi gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı buradan indirebilir ve paylaşabilirsiniz. Kitapta ele alınan başlıca konular: Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi.

 

Kendi ülkesini işgal eden ordu

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek  KORKU PROPAGANDASI yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.

 

 Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.

 

Tarih şaşırmaktır

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… Buradan indirebilirsiniz. 

 

Pantolonlu Bulut (Vladimir Mayakovski) »

 Pelteleşmiş beyninizde

kirden parlayan bir kanapede yan gelip yatan semiz bir uşak gibi

 

hayal kuran düşüncenizi

kanlı bir yürek parçasıyla tedirgin edeceğim

dalga geçeceğim, geberesiye küstah ve zehir dilli

  

Tek bir ak saç yok ruhumda

yaşlılığın çıtkırıldımlığı yok onda Read the rest