Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Mayıs ayında en çok okunan kitaplar »

Geçtiğimiz mayıs ayında e-kütüphanemize gelen okurlar 44.022 kitap okudular. Toplam okumanın %74’ünü teşkil eden ilk 15 kitabımızın listesı şöyle :

  1. Senin tanrın çok mu yüksekte?
  2. Kitap Tanıtan Kitap 1
  3. Kitap Tanıtan Kitap 2
  4. Derin Lügat 6.0
  5. Kitap Tanıtan Kitap 6
  6. Derin Medeniyet
  7. Kürtlerin Tarihi Üzerine
  8. Kitap Tanıtan Kitap 5
  9. Kitap Tanıtan Kitap 3
  10. Fikir Kırıntıları-3
  11. Sen insansın, homo-economicus değilsin!
  12. Fethullah Gülen’i iyi bilirdik
  13. Rönesans’ın Kara Kitabı
  14. Fikir Kırıntıları – 1
  15. Kitap Tanıtan Kitap 4

Dikkat Kitap: Savaş Meydanda Değil Masada Kazanılır »

Dünya ticaretinin %80’i denizden yapılıyor. Ülkelerin hayatta kalması yani gıda ve enerji tedariki için deniz yollarına erişmeleri şart. Panama, Süveyş, Malaka ve Cebelitarık gibi bütün stratejik noktalar ABD, Britanya ve Fransa’nın kontrolünde. Bu üç devlet istedikleri ülkenin ekonomisini petrolsüz ve dövizsiz bırakıp boğabilecek bir güce sahip.(Bkz. Petro-dolar sistemi)

Komplo teorisi mi? Değil, her şey ortada: Akademisyenler, amiraller, bakanlar ve diplomatlar, doktrinlerini açık açık yazmışlar ve yazdıklarını harfiyen tatbik etmişler: Alfred Mahan, Halford Mackinder, Nicholas Spykman, Zbigniew Brzezinski, Edward Luttwak, Samuel Huntington, Joseph Nye, David Petraeus, Henry Kissinger… Jeopolitiğin bu ünlü isimleri, İngilizlerin ve Amerikalıların dünyaya sürekli hükmetmesi için neler yapılması gerektiğini her ortamda açıkça ifade etmişler. Tabi bu tahakküme bir takım kılıflar uydurulmuş: Önce Hristiyanlık, sonra üstün(!) beyaz ırk ve nihayet serbest ticaretle demokrasi adına verilen bir mücadele gibi gösterilmiş. Yani sınır tanımayan Anglo-Saxon şiddetine, ideolojik meşruiyet zeminleri ihdas edilmiş. Ama değişen ideolojilere ve teknolojinin ilerlemesine rağmen 150 yıldır değişmeyen jeopolitik sabitler var.

21 harita ve 11 makaleden oluşan bu kitap, Anglo-Saxon hakimiyetini mümkün kılan şartları ve Avrasya’nın kurtuluş yollarını sorguluyor. Coğrafî engellerden ekomik savaş araçlarına ve psikolojik harbe kadar… Kitabı buradan indirebilirsiniz.

Elveda Proletarya / André Gorz »

Kollektif işçinin kişisel işçilerin dışında kalması bundan dolayı üretim aygıtının maddi yapısı, süreçlerin tabiatı ve hükmettiği fiziksel akımlara bağlıdır. Ve Lenin’in Taylorculuğun, Troçki’nin de (iktidarda olduğu sırada) çalışmanın askerileştirilmesinin taraftarı olmaları yalnızca tarihsel koşullarla ilişkili değildir. Proletaryayı, proleterlerden farklılaşmış —giderek ayrı— bir bütün olarak görmeye öylesine alışmışlardı ki, onların gözlerinde, bir yandaki bölünmüş ve hiyerarşik işbölümüyle, öte yandaki proletaryanın bölünmez iktidarı arasında hiçbir uyuşmazlık yoktu.

Gerçekten de, Marx’m kuramı, hiçbir zaman kollektif sahiplenmeyi kesin olarak kimin gerçekleştirdiğim, bu işlemin içeriğinin ne olduğunu, işçi sınıfı tarafından kazanılmış özgürleştirici iktidarı kimin nerede kullanacağını; toplumsal işbirliğine iradi niteliğini hangi siyasal arabulmalarını kazandıracağını; kişisel işçilerin kollektif işçiyle, proleterlerin proletaryayla ilişkisinin ne olacağını kesin biçimde belirtmedi. Marx, bu sorunlara, gençlik yapıtlarında, felsefi alanda eğildi. Görünürde bunlar, ilke olarak çözülebilir sorunlardı. Bunun için, Proletarya’yı, Hegel’in R u h u gibi, kendinde ve kendi için mevcut bir öz olarak ele almak ve yabancılaşmış varlığının, yani, toplumsal üretici emeğin, dışa vurulmamasını «gerçeğin hareketi» olarak kabul etmek yeterliydi. Ama bunu yapmakla, Hegel’i Prusya devletinde Tarih’in sona erdiğini görmeye itenlerle aynı türden yanlışlara düşme tehlikesine maruz kaimmiş olurdu. Bu da, Proletarya Kuramcılarının devletiyle, proleterlerin sınıf iktidarını, kollektif işçinin devlet düzeyinde kurumsallaşmasıyla, üretim araçlarının birleşmiş üreticiler tarafından kollektif olarak sahiplenilmesini birbirine karıştırma tehlikesiydi. Read the rest

Dünya Görüşüm / Bertrand Russell »

Felsefe ne demek Lord, Russell?

Bertrand Russell — Epey tartışmalı bir soru. Sanmam ki iki filozof bu sorunuza aynı cevabı versin.

«Felsefe, henüz tam bilgi sahibi olamadığımız konularda kurguya (spekülâsyon) başvurmak demektir.» diyeceğim. Bu benim düşüncem tabiî; başkası ne der, bilmem.

Bilimle felsefe arasında bir ayırım görüyor musunuz?

R. — Genellikle bilim, ne biliyorsak odur; felsefe de bilmediğimiz. Tanımlaması zor değil, bu yüzden her an felsefe sorularının bilim alanına aktarıldığını görmekteyiz.

Yani, belirli olan, açığa vurulan bir şey felsefe olmaktan çıkıp bilim mi oluyor?

R. — Evet. Felsefe etiketini taşımış pek çok şey, bu niteliğini yitirmiştir.

İyi felsefeden ne anlıyorsunuz?

Read the rest

Tarih Nedir? / Edward Hallett Carr »

Tarih nedir? Bu sorunun anlamsız ya da gereksiz sayılmaması için, Cambridge Modern History’nin sırayla birinci ve ikinci basımlarına ilişkin iki parça üstünde durarak söze başlayacağım. Lord Acton, basımını üstlendiği çalışma hakkında Cambridge Üniversitesi Yayınevi’nin yöneticilerine, Ekim 1 896 tarihli raporunda şöyle diyordu:

“…Bu, 19. yüzyılın gelecek kuşaklara miras bırakmak üzere olduğu bilgileri, en çoğa en yararlının verilmesi yolunda kaydetmek için eşsiz bir fırsattır. Akıllıca bir işbölümüyle bunu yapabilmeli ve herkese en son bulunan belgeleri, uluslararası araştırmanın en olgun sonuçlarını sunabilmeliyiz. Nihai tarihe, biz bu kuşakta ulaşamayız; fakat geleneksel tarihi aşabiliriz, artık bütün bilgiler ulaşılabilir, her sorun çözülebilir duruma geldiğine göre de, geleneksel tarihten nihai tarihe giden yolda vardığımız noktayı gösterebiliriz…”

Ve hemen hemen tam 60 yıl sonra Profesör Sir George Clark Cambridge Modem History’nin ikinci basımına yazdığı genel girişte, Lord Acton ve arkadaşlarının bir gün nihai tarihin ortaya konulabileceği yolundaki inançlarını eleştirmektedir:

“… Bir sonraki kuşağın tarihçileri, böyle bir imkânı ummuyorlar. Çalışmalarının tekrar tekrar aşılmasını bekliyorlar. Geçmişin bilgilerinin bir ya da birkaç kişinin zihninden geçerek ve bu zihinler tarafından “işlenerek” kendilerine ulaştığını, bu nedenle hiçbir şeyin değiştirmeyeceği birimsel, kişilik izi taşımayan atomlardan oluşmadığını düşünüyorlar. Araştırma uçsuz bucaksız gözüküyor; bazı sabırsız bilginler, şüpheciliğe ya da en azından tarihe ilişkin yargılamalar kişileri ve bakış açılarını işin içine karıştırdığından hepsinin birbirinden farksız olduğu ve ortada “nesnel” bir tarihi gerçeğin bulunmadığı öğretisine sığınıyorlar…”

Üstadların birbirleriyle böylesine açıkça çeliştiği yerde, alan soruşturmaya açıktır. Ben, 1890’larda yazılanların saçmalığını teslim edecek kadar açık fikirli olduğumu umarım. Fakat 1950’lerde yazılmış her şeyin de mutlaka doğru olduğu görüşüne bağlanacak kadar ileri fikirli değilim, henüz. Read the rest

Işık Doğudan Gelir / Cemil Meriç »

Diderot için, ilim demek insan demektir. Tabiatın sadece insanla ilgisi bakımından mânâsı ve değeri vardır. Ansiklopedide hâkim olan zihniyet: ilmî zihniyet, tecrübî zihniyet. Diderot için ilimlerin en mühimi fizyoloji idi. Ömrünü, başından sonuna kadar, fizyoloji ile ahlâka adayacaktır. Fizyoloji ile ahlâka yani insan bilgisinin iki kutbuna, o zamanın diliyle: bedeni, ruhu ve gönlüyle insana. Hülasa edersek, ansiklopedi, bir topluluğun eseri. Amaç, bilgilerin bilançosunu yapmak ve hazineyi gelecek nesillere aktararak maddi ve ruhî hayatın daha zengin, daha mutlu olmasını sağlamak. Abidenin baş mimarı Diderot, ikinci mimar d’Alembert. Fakat onlarla beraber çalışan yüzlerce kalfa var. Ansiklopedi, Rönesans’la başlayan uzun bir fikir mayalanışının meyvesidir. İşaret etmiştik… kelimeyi Fransızcada ilk kullanan Rabelais (Pantagruel, bölüm XX). Gargantua, yalnız kanma bilmeyen bir bilgi aşkı duymakla kalmaz, Parisli zanaatkârların çalışmaları İle de ilgilenir. Nazari bilgi ile tatbikatı birbirine bağlamak ister. Ansiklopedistlerin de ayırıcıvvasfı bu değil mi? Hümanistler de önce dünyada mutlu olmak peşindeydiler. Aynı bilgi yığma susuzluğu. Fakat Rönesansta üretim güçleri gelişmemişti henüz. Bunun içindir ki hümanistlerin bilgisi tatbikata açılamazdı. Düzensizdi, temellendirilmemişti, karışıktı. Bacon’ı beklemek lâzımdı (XVII. asır başlan). Bacon’ın gerçekleştirdiği terkip sayesinde zihin, bilginin bütününü kavrayabildi. Onyedinci asırla onsekizin ilk yansında ansiklopedistlerin eserini hazırlayan üç nevi çalışma yaplımıştır:

1 — İnsan zekâsının gelişme tarihini tenkitçi bir bakışla anlatan terki b eserleri. Meselâ Alman papazı Brücker’ in Historia critica philosophiae’sı (1742-1744) ve bilhassa, Pierre Bayle’in Dictionaire Historique et Critique’i (1697).

2 — İlmi ve teknik bilgilerin dökümünü yapan kamuslar: Bilhassa Moreri’nin (1674) ve Thomas Corneille’in (I694)kiler, İngiltere’de Chambers’uı Cyclopaedia’sı (1728-1742 arası)).

3 — Sanat ve hırfetleri inceleyen çeşitli monografiler. Colbert’den beri kralın hükümeti bu çalışmalarla ilgileniyordu.

Read the rest

Da Vinci Şifresi / Dan Brown »

  • Hayat sırlarla doludur, hepsini birden öğrenemezsin.
  • Yani tarih daima kazananlar tarafından yazılır. İki kültür çarpıştığında, kaybeden silinir ve tarih kitaplarını kazanan taraf yazar…Kendi davalarını yücelten ve kaybeden düşmanı küçük düşüren bir tarih. Napolyon bir zamanlar “Tarih, üzerine anlaşmaya varılan bir masaldan baska nedir ki? ” demişti.
  • Para ve inanç çok güçlü teşvik unsurlarıydı.
  • Langdon talihli olmak dışında her şeyi hissediyordu, ayrıca tesadüf, kesinlikle güvenmediği bir kavramdı. Hayatını,farklı amblemlerle ideolojilerin birbirleriyle gizli bağlılıklarını keşfetmekle geçiren biri olarak Langon dünyayı birbirine iyice dolanmış tarihin ve olayların bir ağı gibi görüyordu. “Bağlantılar görünürde olmayabilir” diye sık sık tekrarlardı. Read the rest

Altın Defter / Doris Lessing »

  • İnsanlar hâyâ etmekten yorulduklarında alay etmeye başlarlar.
  • Fazla duygusal insanlar duyguları dışındaki şeylere inanmazlar.
  • Hayret edilecek bir şey, hasret büyüdükçe, duyduğumuz heyecan yüzünden, tıpkı mikroskop altında ürüyen hücreler gibi Yeni  hikâyeler teşekkül etmesi…
  • Sürekliliğin, sırf süreklilik olduğu için doğru olması gerekmez.
  • Birçok romanın beğenilmesinin nedeni, henüz genel edebiyat bilincine sunulmamış bir yaşam biçimini ya da insan türünü tanıtması, yani özgün bir yönünü bulunmasıdır.
  • İnsanlar, tıpkı dünya gibi o kadar çok parçaya bölündü ki, bırakın başka ülkelerdeki insanları, kendi ülkelerindeki insanlar konusunda bir şeyler öğrenmek için bile umutsuzca çırpınıyorlar.
  • İçinde hafif bir kin ya da alay tınsı taşıyan bir ses tonu, insanın kişiliğini on yıl içinde tümüyle mahveden bir kansere dönüşebilir.

…Yeni yazar ve kitaplarla  tanışmak için…

Kitap tanıtan kitap 7kitap-tanitan-kitap-7 - kucuk Ücretsiz kitap indirin78 kitap indirin

Kitap tanıtan kitapların 7cisine damgasını vuran düşünür Susan Sontag oldu. 1977’de yayınladığı “Fotoğraf Üzerine” isimli cesur kitaptan bahseden 4 makale ile başlıyoruz. Mehmet Özbey’in kaleminden eskimeyen bir kitabı ziyaret edeceğiz sonra: Yüzyıllık Yalnızlık (Gabriel Garcia Marquez) Değerli yazarlarımızdan Mehmet Salih Demir ve Mustafacan Özdemir tek bir kitaba ve tek bir yazara odaklı kitap sohbetlerinden farklı makaleler hazırladılar. Bunlar kavram ve/veya olaylara odaklı, birden fazla kitaptan ve müelliften istifade eden çalışmalar: Terör, vicdan, modernleşme, bilim felsefesi (Kuhn, Heidegger, Derrida, Gadamer, Dilthey, Mach, Baudrillard, Toulmin) … Suzan Nur Başarslan’ın yazdığı Türk romanının tarihçesi ve Seksenli Yıllarda Türk Romanı Ve Post Modern Eğilimler de bu kategoriye dahil edilebilir. Bunların  yanısıra yazar kadar hatta bazen daha fazla ünlenmiş kitaplara adanmış makaleleri de yine bu sayıda bulacaksınız: Zeytindağı (Falih Rıfkı Atay), Hayy Bin Yakzan (İbn-i Tufeyl), Körleşme (Elias Canetti), Taşrada Düğün Hazırlıkları (Franz Kafka). Kitap tanıtan Kitap 7’nin daha önceki sayılardan bir diğer farkı da Georg Simmel’e adanmış iki makale içermesi. Karl Marx ve Max Weber arasındaki kayıp halka olarak nitelenen Simmel’in “Büyük şehir ve zihinsel yaşam” (Die Großstädte und das Geistesleben, 1903) isimli özgün çalışmasından bahsettiğimiz makaleler kitabın sonunda. Buradan indirebilirsiniz. Önceki kitap sohbetleri:

Jeopolitik mekân ve jeo-ekonomik imkân: Luttwak »

“… Eskiden gençlere bir üniforma verip yeni topraklar ele geçirmek üzere savaşa gönderirdik. Bugün, vergi mükelleflerini yeni endüstriyel savaşları desteklemeye çağırıyoruz. Fransa, Almanya ve Britanya birbiriyle savaşmak yerine Airbus projesiyle Boeing ve McDonnell-Douglas’a saldırıyor. Cephenin ilerleyişini harita üzerinde ölçmek yerine, ürünlerin dünya piyasalarında aldıkları paylara bakıyoruz …” (Luttwak, Endangered American Dream, 1993)

İzokronik bir Avrasya haritasına bakıyoruz. Mesafeleri hem kilometre, hem de saat/gün olarak gösteren bir harita. Açık renkli yerlerden büyük şehirlere ulaşmak birkaç saat. Mavi çizgiler ise deniz ticareti. Fiziken İstanbul’a eşit mesafedeki Mısır veya Irak’ın bazı noktaları, ulaşım zamanı bakımından Londra ve Paris’ten daha uzak. Bu tür haritalarla “mekân” kelimesi gerçek anlamına kavuşuyor: Bir şey yapabilme imkânı. Yani donuk bir coğrafya değil, coğrafyanın sağladığı bütün imkânlar. Müellifimiz Luttwak’ı anlamak için bu mekân algısını daha da genişletelim. Teknolojinin, ticarî tercihlerin, dövizlerin, internetin sağladığı imkânların tamamını jeopolitik unsur kabul ederek jeo-ekonomik zemini tanımlayalım. Meselâ Endangered American Dream’deki şu sözleri:

“… Eğer AR-GE’nin ağır topları, teknolojik üstünlük sayesinde yeni pazar payları ele geçirmeye kâfi gelmezse ve devlet sübvansiyonları da yetersiz kalırsa, piyasadan ucuz krediyle çok güçlü rakiplere karşı yine de ihracat yapabiliriz …”

Ekonomik silahlara bir bakalım: devlet destekli araştırma, ihracata vergi indirimi ve ihracatçıya düşük faizli kredi vermek… Tabi Luttwak bunları ulusal bir perspektifte yazmış. Yani meselâ ABD, ihracatını arttırmak için ulusal imkânları kullanıp Pazar payını arttıracak; zenginleşen ihracatçı da vergi ve istihdam yoluyla ülkeyi zenginleştirecek. Bu toz pembe tablo sadece kısmen doğru. Neden? Read the rest

Siracul Mülûk / Muhammed Bin Turtuşi »

Ba’zı haberlerde gelen, “Küçüklükte öğrenilen ilim, mermere yazmak gibi, yaşlılıkta öğrenilen ilim, suyun üzerine yazı yazmak gibidir” sözü, sana mazeret kapısı açmasın. Ahnef bin Kays, bu sözü söyleyen bir kişiye; “Yaşlı bir zât, aklen daha kâmildir. Ancak, kalbi meşgûl olup, ma’nâyı araştırır ve dikkatini sebeblere verir” buyurdu. Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) Eshâbı arasında, yaşlılar, olgun kimseler, gençler vardı. Hepsi ilim, Kur’ân, sünnet öğreniyorlardı. Hepsi ilim deryaları, fıkıh ve hikmet menbaaları idiler. Ancak küçüklükte öğrenilen ilim, sağlam temellere oturur. Ancak, bir şeyin hepsi ele geçmezse, hepsini de kaybetmemelidir.

Birisi Ebû Hüreyre’ye ( radıyallahü anh ); “Ben ilim öğrenmek istiyorum. Ancak onu zayi etmekten korkuyorum” dedi. Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “İlim öğrenmeyi terk etmen, ilmi zayi etmeye yeterlidir.”

Akl-ı müktesib (Sonradan kazanılan akıl): Bu akıl, akl-ı garîzînin (Tabiî aklın) neticesidir. Bu da, bilginin doğruluğu, fikrin isâbetidir. Bu aklın bir nihâyeti, sonu yoktur. Kullanıldıkça artar, ihmâl edildikçe eksilir. Artmasının iki sebebi vardır: Birincisi; iştiyâk, arzu, zekâ sahibi, güzel anlayışlı bir kişi olmaktır. Meşhûr nahiv âlimi Esmâi şöyle anlatır: “Birgün bir Arab çocuğuna; “Bana Arab evlâtlarından bahset?” dedim. O da konuşmaya başladı. Onun konuşmasındaki güzellik beni büyülemişti. Ona; “Bin dirhemin olup da ahmak olmak seni sevindirir mi?” diye sorunca, o çocuk; “Hayır” dedi. “Niçin?” diye sorduğumda; “Bu para, benim ahmaklığımı arttırır. Bende bulunan diğer şeyleri alır. Böylece bende, sâdece ahmaklığım kalır” dedi. “Bu durum, çocuğun zekâsının parlaklığını ve kendisinden daha yaşlı olanlardan daha dikkatli davrandığını göstermektedir, İslâm âlimleri: “Aklın alâmeti, anlayışın sür’atli olması, gayesi, vehmin isâbetidir. Zekâ için bir gaye yoktur. Zekânın ve cömertliğin bir sınırı yoktur” buyurdular. Read the rest