Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

İnsan Zihni Üzerine Bir Araştırma / David Hume »

Mânevi felsefe (İng. Moral philosophy), yani insan tabiatının ilmi, her biri kendine mahsus m değeri bulunan ve insanlığın eğlenmesine, bilgilenmesine ve iyileşmesine yardım payını getirebilecek olan iki ayrı metotla ele alınabilir. Birisi insanı, asıl aksiyon için yaratılmış, girişmelerinde, zevklerine ve duygularına kapılan ve eşyanın görünürdeki değeriyle, kendilerini içinde bulundukları görüş tarzına göre, bu eşyanı» birini arayıp diğerinden uzaklaşan bir varlık sayar. Erdemin, bütün şeyler arasında, en değerlisi olduğu kabul edildiğinden, bu ekolün filozofları, şiirle güzel söz söyleme sanatının bütün yardımlarından faydalanıp konularını ele almak için hem hayal gücünü doyurmaya hem de kalbe hitab etmeye en yüksek derecede elverişli olabilecek kolay ve açık bir tarzı benimseyerek erdemi en hoşa giden renklere büründürürler. Her günkü hayattan en göze çarpan hal ve misalleri seçer, birbirine zıt olan karakterleri, gereğince, karşıtlık durumunda gösterir, ve bizi, şeref ve saadet umuduyla erdemin yollarına çekerek, bu yollar üzerine, adımlarımızı, en sıhhatli kurallar ve en ünlü örnekler sayesinde güderler. Bu filozoflar, bize düşkünlükle erdem arasındaki farkı duyurur, duygularımızı harekete getirip düzenlerler ve, yetişir ki kalblerimizi sadece dürüstlük ve gerçek şeref aşkına meylettirmiş olsunlar, böylece bütün emeklerinin tamamiyle ödenmiş olduğuna inanırlar. Read the rest

Işık Doğudan Gelir / Cemil Meriç »

Vahiy Karşısında İnsan Ve Kâinat

İslâmiyet gibi geleneksel bir medeniyette, kozmolojik ilimler sıkı sıkıya vahiy’e bağlıdır, çünkü böyle medeniyetlerde vahiy eseri olan ezeli mebdeler, başka bir deyişle «egemen düşünce» kendini her yerde gösterir; hem toplum hayatında hem o medeniyetin kucağında yaşadığı ve soluk aldığı kozmos’da. Bu gibi medeniyetlerde kozmolojik ilimler çeşitli tabiat olaylarını felsefî (conceptual) şemalar içinde kaynaştırır. Bu şemaların hepsi vahiy eseri olan mebdeleri yansıtır… Demek ki, kozmoloji ananevi sanatın yaptıklarını tekrarlar. Sanat da şekillerin sonsuzluğu içinden geleneğin ruhuna uygun olarak seçmeler yapar. Vahiyle ona mazhar olan kavim arasındaki münasebet Aristo’nun «hylomorphism» nazariyesindeki suretle madde arasındaki münasebetlere benzer az çok. Vahiy yahut tecelli eden görünüşleriyle düşünce suret’tir; vahiy’e mazhar olan kavmin zihnî veya maddi yapısı ise suret’e tâbi madde. Madde ve suret’in izdivacından doğan medeniyet, kavmin maddi ve ırkî vasıflarına bağlıdır. Kavim medeniyetin iki yoldan taşıyıcısıdır: (l) Vahiy, Kur’anın sık sık tekrarladığı gibi, kendisi için nazil olduğu kavmin diliyledir. (2) Bu medeniyetin »madde»si medeniyetin “billurlaşmasında ve daha sonraki gelişmesinde büyük rol oynar. Hakikatin sınırsız ve sonsuz cevheri, bir yandan vahiy’in özel biçiminde, bir yandan da vahiy’in kendisine nazil olduğu kavmin vasıflarında tecelli eder. Hakikat’in insanlara doğrudan doğruya ayan olduğu alan Tabiat İlimleridir. Suretler alemiyle ilgili bütün kozmolojik görüşler de ondan kaynaklanır. Saf metafizikle matematik, izafî değildirler; kozmolojik ilimler ise «müşahede edenin» görüş açısına bağlıdır; başka bir deyişle, vahiy’den veya kucağında doğdukları medeniyetin keyfî cevherinden nebeân ederler. Aynı medeniyet içinde bile çeşitli kozmolojik ilimler mevcut olabilir. Hepsi de aynı alanı inceler, fakat herbirinin ayrı bir görüş açısı vardır. Read the rest

Siracul Mülûk / Muhammed Bin Turtuşi »

Hasen bin Muhammed bin Hasen, Ömer bin Abdülazîz’in huzûruna geldi ve ona; “Yâ Ömer! Üç şey vardır ki, kimde bulunursa îmânı kâmil olur” dedi. Bunun üzerine Ömer bin Abdülazîz dizleri üzerine çökerek; “Ey Resûlullahın ( aleyhisselâm ) torunu! Bunları bana söyler misiniz?” dedi. Hasen bin Muhammed; “Kişi râzı olur, rızâsı onu bâtıla düşürmez. Kişi kızar, kızması onu haktan ayırmaz. Muktedir olduğu hâlde, hakkı olmayana el uzatmaz” buyurdu.

Ömer bin Abdülazîz halîfe olunca, memleketin her tarafından heyetler gelmişti. Hicaz’dan gelen bir heyet, Ömer bin Abdülazîz’in yanına girince, heyette bulunan genç birisi konuşmaya başladı. Ömer bin Abdülazîz; “Sen dur, yaşlı olanınız konuşsun” diyerek genci ikaz etmek istedi. Genç; “Ey mü’minlerin emîri! İş yaşa göre ise, müslümanların içinde senden daha yaşlı olanları yok mu?” deyince, Ömer bin Abdülazîz; “Konuş bakalım” diyerek gence söz verdi. Genç; “Biz, senden bir şey isteyen ve senden korkan bir heyet değiliz. Biz, bir şey de talep etmiyoruz. Çünkü lütuf ve ihsânınız o kadar çok ki, bize kadar ulaşmıştır. Senden korkmuyoruz, çünkü adâletin bizi korkmaktan emîn kılmıştır” dedi. Ömer bin Abdülazîz; “Siz kimsiniz?” diye sorunca, genç; “Teşekkür heyetiyiz. Teşekkür edip geri dönmek için geldik” dedi. Ömer bin Adülazîz; “Ey genç! Bana nasihat et!” deyince, genç; “Allahü teâlâ hâllerini râzı olduğu şekilde ıslâh etsin.

İnsanlar, Allahü teâlânın onlar üzerindeki merhametine, Tûl-i emellerine, insanların kendilerini medhetmelerine aldanmakta, böylece ayakları kayarak ateşe (Cehenneme) düşmektedirler. Ey Emîr-ül-mü’minîn! Allahü teâlânın üzerindeki merhameti, Tûl-i emel, insanların seni çok övmesi seni aldatmasın. Eğer aldanırsan ateşe düşen aldananlara dâhil olursun. Eğer aldanmazsan, Allahü teâlâ seni bu ümmetin sâlihleri ile beraber bulundurur” dedi ve sustu. Ömer bin Abdülazîz, gence yaşını sorduğunda, genç; “Onbir” dedi. Nesebini sorunca, Hüseyn bin Ali bin Ebî Tâlib’in oğlu olduğunu söyledi. Read the rest

Elveda Proletarya / André Gorz »

Marx, nesnel bir gerekliliğin doğrulanmasından («kişiler, varlıklarını güvence altına almak için, mevcut üretici güçlerin tümüne sahip olmak zorundadırlar»), varoluşsal bir olanağın doğrulanmasına nasıl geçer: «Kişisel faaliyetlerini gerçekleştirebilecek olanlar, doğrudan doğruya birbirine bağlı yetenekler toplamını geliştirmeyi ve üretici güçlerin tamamına sahip çıkmayı savunan ve artık hiçbir sınır tanımayan, her türlü kişisel faaliyetten tamamen soyutlanmış olan zamanımızın proleterleridir, yalnızca.» Soru yanıtsız kalır. Çünkü, proletaryanın, üyelerinin her birinde tüm’e dönüşme yeteneği, her şeye sahip olma gerekliliği ile aynı şey değildir. Birinci tez. felsefe alanına girer; Marx’ın Hegel’den türettiği biçimde, proletaryanın özünün sonucudur: Proletarya, dünyanın ve tarihin kaynağı olarak kendi bilincine varan evrensel Emek gücüdür. Bunun tersine, her şeye sahip olma gerekliliğinin doğrulanması, proleterleşmenin tarihsel sürecinin çözümlenmesinin bir sonucudur (ya da sonucu olduğu iddiasındadır). Gerçekte bu çözümleme, felsefi postülayı temellendirmekte başarısızdır. Gerçekten de yakından bakılınca hiç zorlanmadan farkedilir: Marx’ta, ilk (felsefi) kanı, genel olarak proleteryanın ve özel olarak her proleterin bir beceriler bütününü geliştirme amacıyla üretici güçlerin bütününe egemen olabilme zorunda olduğudur. Read the rest

Tarih Nedir? / Edward Hallett Carr »

Tarihi olgu nedir? Daha yakından bakmamız gereken çetin bir soru bu. Sağduyucu görüşe göre, adeta tarihin omurgasını oluşturan ve bütün tarihçiler için değişmez olan, belirli birtakım temel olgular vardır. Örneğin, Hastings Savaşı’nın l 066’da yapılmış olması olgusu. Fakat, bu görüşe karşılık şu iki noktayı da göz önünde bulundurmamız gerekir. Bir kere, tarihçinin asıl ilgilendiği buna benzer olgular değildir. Şüphesiz, bu büyük savaşın 1 065 ya da l 067’de değil, l 066’da, Eastbourn ya da Brighton’da değil, Hastings’de yapılmış olduğunu bilmek önemlidir. Tarihçi bunları doğru bilmeli. Fakat bu tür noktalar ileri sürülünce Housman’ın “Kesin doğruluk bir ödevdir, erdem değil” sözünü hatırlıyorum. Bir tarihçiyi kesinliğinden dolayı övmek, bir mimarı yapısında iyi fırınlanmış kereste, gereğince karıştırılmış harç kullandığından ötürü övmeye benzer. Bu, onun işinin zorunlu bir koşuludur, fakat onun temel işlevi değildir. Tarihçiye Read the rest

Fetih / Conquest / conquête / فتح »

Ne değildir?

Bir beldenin istilâsı değil.

Nedir?

Toprakların İslâm’a açılmasıdır.

Neden?

Siyasî mülk olan belde, kalbin rumuzudur. Kalben fethedilen bir insanın Müslüman olması gibi kalbi fethedilen bir halkın toprağı da İslâm’a açılır. Eziyetle, zulümle işgale gelen bir komutan, bir beldenin halkına şu sözü söyletemez:

Konstantinapolis’de Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim!

İslâm ordularının Arap yarım adasından Fas, ispanya ve Fransa’nın güneyine kadar uzanan toprakları çok kısa bir sürede ele geçirmesi ve asırlarca hâkim olması teknik olarak mümkün değildir. İskender, Napoleon, Hitler’inki gibi istilâ orduları askerî başarılar elde etmişler ancak bunlar saman alevi gibi geçici olmuştur. Bugünkü radar, uydu kontrolü, balistik füzelerin binlerce kilometreye varan menzillerine rağmen istilâ orduları böyle bir şey yapamıyorlar. Meselâ Irak’ın işgalinde ilk saldırıdan itibaren 160.000 asker gerekmişti. Hülasa, ölüm tehdidiyle bir belde istilâ edilip yağmalanabilir ama adalet tesis edilmeden asırlarca elde tutulamaz.

Kâfirler, münafıklar bu “fetih” mefhumunu fehmedebilir mi?

Edemez. Onlar aşıya zorla götürülen çocuk gibi, kendilerine şifa olacak olan imana itiraz ederler. Karanlıkta yaşayan hayvanlar gibi gözleri ışıktan rahatsız olduğundan, zulmetten kurtulmaya “zulüm” derler. (Bkz. Derin Lügat: İndî / Sübjektif / Objektif / ذاتي)

Tavsiye okuma: Read the rest

Dünya Görüşüm / Bertrand Russell »

Savaş ve barışseverlik

Lord Russell, sizce haklı savaşlar olmuş mudur? Bu kelime kullanılabilir mi?

Bertrand Russel — Kullanılabilir; tabiî, haklıdan ne kastedildiği açıklanmak şartıyla. Haklılıkları kabul edilmiş savaşlar akla gelebilir. Öyleleri vardır ki taraflardan biri haklı olabilir. Ama kötülükten çok iyilik beklenen savaşlardan da söz edilebilir; burada değişik, çok değişik bir sınıflandırma yapmak gerek.

Örnekler verebilir misiniz bize?

  1. R. — Hiç de zor değil. İşgalciye karşı her direnme bence haklıdır. Örneğin, İngilizler, İspanyol armadasına karşı koyduklarında haklı idiler. Özgürlükleri için savaşan Macarlar da öyle. İngilizler başardı; Macarlar yenildi. Ama sonuca göre yargılarsanız sınıflandırmanız değişik olacaktır. Bir savaştan iyilik çıkıp çıkamayacağını soracaksınız kendinize. Öyle bir savaş düşünün ki hukuk yönünden haklı hiç bir tarafı olmasın: Örneğin Kuzey Amerika’nın Beyazlarca işgali. Tüm olarak, hukukî hiçbir dayanağı olmamakla birlikte, iyi olmuştur diyeceğim.

Ya Amerika’nın bağımsızlık savaşı?

  1. R. — Bu da haklı bir savaştır bence. Ama hukuk yönünden belki değildir. Amerika’ya giderseniz şayet, üstü kapalı olarak George Washington’u suçlamanız gerekir; meşru hiç bir hükümete karşı güç ve şiddet kullanmanın doğru olmadığını söylersiniz. Ama bu söylediklerim geçmişle ilgilidir.

Read the rest

Işık Doğudan Gelir / Cemil Meriç »

İslâm Dünyasında Yazılan Tek Ansiklopedi: İhvan-ı Safa Risaleleri

İhvan-ı Safa risaleleri üzerinde biraz durmak istiyoruz. Zira İslâm dünyasında hem felsefî bir görüşe dayanan hem de zamanın bütün ilimlerini kucaklayan tek ansiklopedi İhvan-ı Safa risaleleridir. İslâm’da ansiklopedik eserler sayılamayacak kadar bol, fakat mazbut ve gerçek bir ansiklopedinin tek örneği, onuncu yüzyılda kaleme alınan bu garip eser. Konu üzerinde ısrar edişimizin bir başka sebebi de ilim adamlarımızın şaşılacak kayıtsızlığı. Filhakika ehli sünnet vel cemaat uleması, kaynaklan oldukça bulanık olan bu «muhit-ül-maarife»e temas etmeden geçmeyi maslahata daha uygun bulmuşlardır. Avrupa da geç tanımıştır bu risaleleri. Uzun zaman Asya Cemiyeti’nin sekreterliğini yapan allâme Jules Mohl, Steiner’in bir kitabını vesile ederek ondokuzuncu asır oryantalizminin ortak kanaatına tercüman oluyor: Read the rest

Dikkat Kitap: Petrol kandan ağırdır »

Petrolün fiyatının 50$ üzerinde kalması için yılda ortalama 75.000 insanın ölmesi gerekiyor. Süveyş kanalının Mısır tarafından kamulaştırılması, petrol krizleri, 6 sün savaşı, İran-Irak savaşı, Irak’ın işgali ve Suriye… İnsan kanıyla para basan bu makine 50 senedir asker, sivil, kadın çocuk demeden insan öğütmeye devam ediyor.

Nasıl? 1ci Dünya Savaşı tarihteki ilk küresel karbon savaşı oldu. Kömürle beslenen fabrikalar kömür ve petrolle işleyen makineler ürettiler ve insanın öldürme kapasitesini binlerle çarptılar. Ama makineler savaşta insanın yerini almadı. Bunun yerine daha çok insanı daha hızlı şekilde cepheye göndermek için kullanıldı. Cepheler genişledi ve muharebeler uzadı. Alman-Fransız sınırındaki zengin kömür yataklarından İslâmistan’daki petrol kuyularına uzanan savaşta insanlar karbon için öldüler, öldürdüler. Petrolcüler, kömürcüleri yendi. Endüstrileşen savaş sadece savaş makinelerinin değil üretim, sevk ve idare kapasitelerinin de savaşıydı.

Elinizdeki 55 sayfalık bu e-kitap şu sorunun cevabıdır: İnsan kanıyla para basan bu makine nasıl çalışıyor?

Buradan indirebilirsiniz.

Siracul Mülûk / Muhammed Bin Turtuşi »

Ey Emîr-ül-mü’minîn, kapını aç. Perdeleri kolaylaştır. Mazlûma yardım et ki, Allahü teâlâ da sana yardım etsin.

Biliniz ki, insanlar; emirlere tâbi olmakta, Cehennemden korkmakta ve arkadaşları ve ailesi ile münâsebetlerde fıkıh ilmine çok muhtaçtırlar. Halk, sultandan güzel huy ve yüksek davranışlar bekler. Ahkamda ayrılıkların ve düşmanlıkların giderilmesini isterler. Bu işleri halletmek için, sultanların daha fazla ilme ve hikmete ihtiyâçları vardır. İlimsiz insan, insansız şehir gibidir. Sultanda husûsi, insanlarda umûmî olan en güzel şey; ilmi sevmek, onunla süslenmek ve ilim sahiplerine hürmettir. Zîrâ bu husûsta insanî tarafın kuvvetine ve hayvani duygulardan uzaklığına, derecesine ve duygularının yüceliğine delîl vardır. Eğer sultan ilimden uzak olursa, nefsinin arzu ve isteklerine tâbi olur ve teb’asına yularsız at gibi zarar verir. Çıkmaz sokaklara girer ve uğradığı yerleri felâkete uğratır. Biliniz ki, kötü huylardan, fuhuştan ve rezillikten uzaklaşmak, ilimden ne kadar nasiplenmişse, ona göre mümkün olur. Bunların hepsi sende görülebilir. Güzelliğin artması için âlimlerin meclislerinde oturmaya, fakîhlerin sohbetini dinlemeye, ilim kitaplarını ulemânın dîvânlarını, geçmiş hükümdârların hayatlarını incelemeye çok fazla ihtiyâç vardır.

Ey Sultan! Allahü teâlâdan korkmayı emredenden üstün, onu emretmeyenden küçük, Allahü teâlânın emrini kabûl edenden ve Allahü teâlânın hükmünü öğrenenden daha kıymetli, Allahü teâlânın sıfatları ile sıfatlanandan daha şerefli kimse yoktur, ilim, Allahü teâlânın sıfatıdır. Allahü teâlâ, ilminin genişliğini ve çokluğunu bildirmekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allahın kürsüsü, gökleri ve yeri çevrelemiş, kaplamıştır” (Bekâra-255). Bu âyet-i kerîmedeki kürsî, ilimdir. Kürsî sâhibleri de ulemâdır. İlim böyle faziletli olunca, sultanların, iktidar sahiplerinin, eşrafın ve şeyhlerin ilimle meşgûl olmaları evlâdır. Zîrâ, bu makamlarda hatâ yapmak çok çirkindir. Fazilet göstermek ise büyük bir fazilettir. Read the rest