Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Elveda Proletarya / André Gorz »

Kollektif mülkiyetin olanaksızlığı

Marksist kuramda, genel soyut emeğin, küçük sanatkârın kişisel emeğinin yerini alması, komünizmin tarihsel olarak gerekli olmasının anahtarıdır. Aletlerinin ve ürünlerinin sahibi olduğu ölçüde, küçük sanatkâr kişisel kimliğini koruyor, üretimine özel damgasını vuruyor ve işini, özerkliğinin dolaysız uygulaması olarak yaşıyordu. Gerçekten de küçük sanatkâr, yabancılaşmasının deneyimini, yalnızca ürünlerinin pazarda satılmak amacıyla yapılan birer mal olması durumunda yaşıyordu; üretiminin değişim (mübadele) değerine egemen değildi, bu değer geniş ölçüde, kendi denetimine girmeyen ticari akımlara, daha sonraları da, yalnızca üretimin ulaşabildiği teknik yeniliklere bağlıydı. Ama küçük sanatkar, ürünlerin sahibi ve satıcısı olarak, yabancılaşmış olsa da, maddeyi, bazı sınırlar çerçevesinde, kendine özgü yöntemlere ve ritme göre dönüştüren ve işleyen yaratıcı ve üretici olarak işinde egemendi. Read the rest

İslâmî devlet olur mu? »

  • Bütün –izm’ler ölülerin dirilere hükmetmesidir. İslâmizm, komünizm, liberalizm, kemalizm… Bir zamandaki siyaset tarzı başka bir zamana dayatılamaz.
  • İslâm âlimlerinde bir –izm var mı? Nasihatü’l-mülük, Umdetü’l-mülük, Tuhfetü’l-mülük, Zahiretü’l-mülük, Enisü’l-mülük, Kitabu’s-siyase, Rumuzu’l-kenz…
  • Asr-ı Saadet’te veya Osmanlı, Selçuklu, Endülüs’te, İslâmî mânâda siyaset felsefesi bir ideoloji arayışı mıdır? Hayır. Yok.
  • Katı, tepeden inmeci metinler yok karşımızda. Toplumu proletarya, burjuva vb sınıflara bölmek yok. Yazıldıkları dönemler için cari olan etnik ve dinî zümrelere işaret edilmiş: Türkmenler, Şiiler, hariciler…
  • Devlet soğuk bir yapı. Bir düzen, bir mekanizma. Oysa İslâm’ın muhatabı İnsan’dır; makineler, mekanizmalar değil.
  • Yani iyilik, güzellik ve doğruluk prosedürleşemez; endüstriyel kalıplara sıkıştırılamaz.
  • İslâmcılık çok sorunlu bir kavram. İslâm’ın önüne veya arkasına takı getirenler ancak İslâm’ı anlamayanlardır.
  • İslâm bir tanedir ama İslâm-cılıklar onlarca. Bir araya gelip ortak tarif yapamazlar. Çünkü beşerî fikirle, menfaat üzere bina edilmiştir. Tevhid olmaz, kesrete gider.
  • İlginçtir, komünizm ve liberalizm de böyle bin parçadır. Devletin rolü, sınırları gibi bir çok konuda ekol savaşları vardır. Read the rest

Amerika’da Demokrasi / Alexis de Tocqueville »

Amerika’da bulunduğum esnada, dikkatimi çeken yeni meselelerden hiçbiri, beni, şartların eşitliği kadar şaşırtmadı. Bu vakanın, cemiyetin gidişi üzerindeki muazzam tesirini kolayca farkettim: halk efkârına belli bir istikamet veren; kanunların muayyen bir tarzda çıkmasını sağlayan; idare edenlere yeni formüller, idare edilenlere de hususî alışkanlıklar kazandıran hep oydu. Çok geçmeden aynı vakıanın, tesirini kanunların ve siyasî adetlerin çok ötesine kadar yaydığını ve sivil hayattaki nüfuzunun Devlet hayatındakinden daha az olmadığını anladım: Fikirler yaratıyor, hisler doğuruyor, adetler telkin ediyor ve kendi yaratmadığı her şeyi de tadil ediyordu. Böylece, Amerikan cemiyeti ile  alâkalı tetkiklerimi artırdıkça, şartların eşitliği vakıasının, her hususî oluşun kendisinden çıktığı temel vakıa olduğunu gitgide daha fazla bir şekilde görmeye başlıyor ve onu hep önümde bütün müşahedelerimin varacağı merkezî nokta olarak buluyordum.

O zaman düşüncelerimi bizim yarım dünyaya yönelttim ve yeni dünyanın bana arzettiği manzaraya benzer bazı şeyleri orada da farkeder gibi oldum. Amerika’daki gibi son hudutlara varmamış olsa bile, oraya doğru her gün biraz daha fazla yaklaşan, şartların eşitliği oluşunu gördüm. Ve Amerikan cemiyetlerinde hüküm süren tipte bir demokrasi, Avrupada’da, bana, iktidara sür’atle yaklaşır gibi göründü. Bu andan itibaren, okumak üzere bulunduğumuz kitabın ana fikri kafamda belirdi.

Read the rest

Bir Silah Sistemi Olarak Para »

Amaçları kadar araçları da ekonomik olan yeni bir savaş türü

Unutmamak gerekir ki, jeopolitik, mekân ve imkânlarla savaş arasındaki münasebeti inceleyen ilimdir. Bu mekânın coğrafyası, dağlardan ve nehirlerden ibaret değildir. Teknolojik ve ekonomik ilerleme, mümkün ile imkânsız arasındaki hududu değiştirir. (Bkz. Muhtemel / mümkün / possible / probable / المحتمل / ممكن)

 “… Sömürge imparatorluklarının ticareti, askerî yöntemlerin güdümündeydi. Yeni jeo-ekonomik dönemde savaşın sadece amaçları değil araçları da ekonomik …”

Edward Luttwak’a ait bu sözler 1993’te yayınlanan Endangered American Dream adlı eserinden. Kitabın ikinci başlığı oldukça ilginç: “ABD’nin bir üçüncü dünya ülkesi haline gelmesi nasıl durdurulabilir ve endüstriyel üstünlük için jeo-ekonomik mücadele nasıl kazanılır?”

1990’larda, Amerikalı endüstri patronlarının ve işçi sendikalarının en büyük korkusu Çinliler değil Japonlardı. Fakat onlar da Luttwak gibi ulusal ve endüstriyel bir vizyona sahip oldukları için gerçek tehlikeyi göremediler. Mücadelenin büyüğü, ülkeler arasında değil ulusal endüstriler ve küresel finans arasında gerçekleşecekti. Nedir?

Ulusal ve kısmen bölgesel imkânlarla üreten ve yine ulusal/bölgesel piyasalara mal satan endüstriler işçi hakları, vergi, çevre koruma gibi konularda, “yaşadıkları” ülkenin, bazen de Avrupa Birliği gibi bölgelerin yasalarına uymak zorundaydılar. Oysa WTO (sonra TPP) gibi inisiyatifler ulusal hukuk duvarlarını inceltti. Zaman içinde bu duvarlarda gedikler açılmaya başladı. Meselâ Malezyalı işçileri Çin yasalarına göre çalıştıran yük gemileri Avrupalılarla doğrudan rekabete girdiler. Keza, petro-kimya, çimento, metalürji gibi çevre kirleten sektörler, doğayı koruyan ülkeleri terk etmeye başladılar. Liste uzun. Hem ulus-devletlerin iktidarını hem de bir kurum olarak demokrasiyi zayıflatan bu süreç hakkında ayrıntılı bilgi ve yorumu şu 3 kitapta bulabilirsiniz:

Ulus-devlet yasalarından kaçarken finansal diktatörlüğün ağına düşmek

Hülasa, endüstriyi ulus-devlet baskısından kurtaran küreselleşme, hükümetler üstü, hukuk üstü finansal bir diktatörlük doğurdu. Çünkü endüstrinin küreselleşmesi onu denize, dolara, petrole ve ABD ordusuna bağımlı yaptı. 1980’de deniz ticaretinde 50 milyon konteynır taşınırken bu rakam 2005’te 9 kat artarak 450 milyon konteynır olmuş. Oysa aynı dönemde dünya ekonomisi yaklaşık 10 trilyon dolardan 40 trilyona yükselmiş yani 4 kat artmış. Ne nüfus artışı ne de hızlı kalkınan ülkelerle açıklanamayacak olan bu fark, üretim ve tüketim merkezlerinin coğrafî olarak uzaklaşmasından kaynaklanıyor. Read the rest

Düşüş / Albert Camus »

  • Uyku bir düşüş, uyanıklık bir çömelmeydi.
  • İnsanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak siz öldüğünüzde inanırlar.
  • İnsan böyledir, iki yüzü vardır onun: Kendini sevmeden sevemez.
  • Aşktan ve iffetten umudumu kesince, geride, aşkın yerine çok iyi geçen, gülüşleri susturan, sessizliği geri getiren ve en önemlisi, ölümsüzlüğü sağlayan sefahatin kaldığını düşündüm en sonunda.
  • Şurası gerçek ki her şeyde rahattım, ama hiçbir şeyden de hoşnut değildim. Her haz bir başka hazzı aratıyordu bana.
  • Evet, bu dünyada savaş yapılabilir, aşk taklit edilebilir, hemcinsine işkence yapılabilir, gazetelerde boy gösterilebilir ya da yalnızca örgü örerken komşu çekiştirilebilir. Ama bazı hallerde, devam etmek, yalnızca devam etmek insanüstü bir şeydir.

Read the rest

Derin Lügat güncellendi. Sürüm 7.0 yayında. »

  • Yeni sürümlere dair not: Eski sürümleri indirip okumuş olanların işini kolaylaştırmak için kelimelerin sırasını değiştirmiyoruz. Yani her yeni sürümde okumaya kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.
  • 7ci sürüme eklenen yeni terimler: Uluslararası adalet, Az gelişmiş ülke, Hoşgörü, Kabz, Büyüme, Gerçek sonrası, Realpolitik, Kaos.

İnsanlık neredeyse 4 asırdır “ilerleme” adını verdiği müthiş bir gerileme içinde. Tarihteki en kanlı savaşlar, sömürüler, soykırımlar, toplama kampları, atom bombaları, kimyasal ve biyolojik silahlar hep Batı’nın “ilerlemesiyle” yayıldı dünyaya. En korkunç barbarlıkları yapanlar hep “uygar” ülkeler.  Her şeyin fiyatını bilen ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen bu insanlar nereden çıktı? Yoksa kelimelerimizi mi kaybettik?

Aydınlanma ile büyük bir karanlığa gömüldü Avrupa. Vatikan’ın yobazlığından kaçarken pozitivist dogmaların bataklığında kayboldu. “Yeniden doğuş” (Rönesans) hareketi sanatın ölüm fermanı oldu: Zira optik, matematik, anatomi kuralları dayatıldı sanat dünyasına. Sanat bilimselleşti, objektif ve totaliter bir kisveye büründü. (Bkz. Rönesans’ın Kara Kitabı)

Kimse parçalamadı dünyayı “Birleşmiş” Milletler kadar. Güvenliğimiz için en büyük tehdit her barış projesine veto koyan BM “Güvenlik” Konseyi değil mi? Daimi üyesi olan 5 ülke dünyadaki silahların neredeyse tamamını üretip satıyor. “Evrensel” insan hakları bildirisi değil güneş sisteminde, sadece ABD’deki zencilerin haklarını bile korumaktan aciz. Bu kavram karmaşası içinde Aşk kelimesi cinsel münasebetle eş anlamlı oldu: ing. To make love, fr. Faire l’amour… Önce Batı, sonra bütün insanlık akıl (reason) ile zekânın (intelligence) da aynı şey olduğunu sanmışlar. Oysa akıl iyi-kötü veya güzel-çirkin gibi ayrımı yaparken zekâ problem çözer; bir faydayı elde etmek ya da bir tehditten kurtulmak için kullanılır. Bir saniyede 100.000 insanı ve sayısız ağacı, böceği, kediyi, köpeği oldürecek olan atom bombasını yapmak zekâ ister ama onu Hiroşima üzerine atmamak için akıl gerekir.

İster Batı’yı suçlayalım, ister kendimizi, kelimelerle ilgili bir sorunumuz var: İşaret etmeleri gereken mânâların tam tersini gösterdikleri müddetçe sağlıklı düşünmeye engel oluyorlar. Çözüm ürettiğimizi sandığımız yerlerde yeni sorunlara sebep oluyoruz. Dünyayı düzeltmeye başlamak için en uygun yer lisanımız değil mi? Kayıp kelimelerin izini sürmek için yazdığımız Derin Lügat’ı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

Kaos / Chaos / хаос / χάος / فوضى »

Ne değildir?

Kuralsız, kaidesiz bir varoluş değil.

Nedir?

İnsan aklının umduğu düzeni bulamadığı zaman verdiği isim.

Neden?

İnsan karşılaştığı yeni durumları, bilmediklerini bildikleri cinsinden ifade etmek ister. Tarafların ve savaş sebebinin belli olduğu durumda, bir savaşa bile “kaos” demez. Ama kimin kimi neden öldürdüğü, şiddetin ne zaman duracağını bilmiyorsa bu onun için kaotik bir durumdur. İnsan, bilimsel bilgisiyle açıklayamadığı, tümevarımla öngöremediği durumlara da “kaos” adını verir. Aslında bu bilimsel bir saptama değil indî bir yargıdır. (Bkz. İndî / Sübjektif / Objektif / ذاتي)

Nedensellik zincircilerini kurmakta zorluk çektiğimiz her durum için “kaos teorileri” üretiriz. Kelebek etkisi, atmosferik olaylar, sosyo-psikolojik eğilimler, ekonomik krizler… (Bkz. Nedensellik / Causality / العلاقة السببية ) Aslında bu olayların hepsi tâbi oldukları tabiatın kaidelerine uygun biçimde gerçekleşir. Ama insan “bilmiyorum” demeyi sevmez, bu nefsine ağır gelir. Bu sebeple “bilinecek bir şey yok, kaos bu!” der. Köfte yapmak için pazara gidip, ne soğan, ne maydanoz, ne de kimyon bulamayan teyzemize “Ah! Pazarda hiçbir şey yok” dedirten sübjektif yokluktur bu. (Bkz. Yokluk / Absence / غياب) Kısacası, fırtınalı bir deniz, saatte 400 km hızla esen rüzgâr veya Florida’yı yerle bir eden bir hortuma “kaotik” denilemez. Zira havanın ve suyun etkileşimi Newton fiziği ve hidrodinamik kaidelerle açıklanabilir. Isınan ve soğuyan moleküllerin hareketleri (biz hesaplamayı beceremesek bile) fizik yasalarına uygundur. Read the rest

Realpolitik / الواقعية السياسية »

Ne değildir?

Ahlâksız, ilkesiz, sadece menfaat hesaplarıyla yapılan dış politika değil.

Nedir?

Ülkeler arası politika tarifi icabı daima ahlâksız (kötü ahlâk değil, renksiz, a-moral), ilkesiz, sadece menfaat hesaplarıyla yapılır. Uydurulan ideolojik veya ahlâkî kılıflar genellikle çok uzun ömürlü olmaz.

Diplomasi zaten reeldir

Yobaz laik Fransa İslâm(?) devrimcisi Humeyni’ye, ultra-liberal Thatcher Şili diktatörü Pinochet’ye destek vermişti. Bugün de Mısır diktatörü Sissi, en büyük desteği demokratik ve özgürlük savunucusu(?) Batı Avrupa’dan ve ABD’den almakta. (Bkz. Her başarılı diktatörün arkasında bir Batı ülkesi vardır!)

Ülkeler neden insanlara benzemez?

Ülkeler insanlardan oluşur ama aralarındaki münasebetler, yani diplomasi “reel” bir mefhumdur yani ülkeler ya ticaret yaparlar yahut savaş. Bir başka deyişle, iki ülke birbirine ya müspet menfaatler sağlar yahut bu “menfaat” menfi olur, yani zarar verir. Bunun dışında ülkeler arasında bir faaliyet zemini aramak muhaldir. Oysa insanlar arası ilişkiler 5 zeminde gerçekleşir:

  1. Muhabbet,
  2. Merhamet,
  3. Adalet,
  4. Ticaret,
  5. Şiddet.

Diplomasiyi anlamayan insanlar, kendi aralarındaki dostluk, sevgi gibi münasebetlerin benzerini ülkeler arasında da olduğunu vehmederler. Oysa Read the rest

Siracul Mülûk / Muhammed Bin Turtuşi »

Nasihat etmek: Bilmelidir ki, müslümanlara ve bütün insanlara nasihat etmek, doğruyu göstermek ve öğretmek, peygamberlerin sünnetidir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, bütün peygamberlerini nasihat edici olarak gönderdiğini bildirdi. Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Din nasihattir. Din nasihattir. Din nasihattir” buyurdu. Müslümanlara nasihat; onlara şefkatli olmak, büyüklerine hürmet ve hizmet, küçüklerine merhamet göstermektir. Onların sıkıntılarını gidermek ve kendilerini saadete çağırmaktır.

Bütün insanların İslâmiyeti sevmeleri için nasihat; onları imâna da’vet etmek ve küfrün kötülüğünü anlatmaktır. Hazreti Ömer ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Kusurlarımı bana gösteren kişiye Allahü teâlâ rahmet etsin.” Meymûn bin Mihrân, Ömer bin Abdülazîz’in kendisi için şöyle dediğini bildirdi: “Bende olan hoşlanmadığın şeyleri bana söyle. Kişi, arkadaşının beğenmediği şeyleri onun yüzüne söylemedikçe nasihat etmiş olmaz.”

Abdullah bin Vehb buyurdu ki: “Kişinin, beğendiği şeyi, başkası için de beğenmesi güzel olur. Kendisine faydası olmayanın, başkasına faydası olmaz.”

Akıllı ve ağırbaşlı olmak: Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde hilm sahiplerini övdü. Yahyâ bin Zekeriyyâ, Îsâ aleyhisselâm ile karşılaştı ve ona; “Ey Rûhullah! Dünyâ ve âhırette en şiddetli olan şey nedir?” diye sorunca; “Allahü teâlânın gadabıdır” buyurdu. Tekrar, “Beni Allahü teâlânın gadabından koruyan şey nedir?” dedi. Îsâ (aleyhisselâm); “Gadabı terk etmendir” buyurdu. Tekrar, “Gadabın, öfkenin başlangıcı ne iledir?” dedi. O da; “Büyüklenmek, insanlara karşı övünmek” buyurdu. Read the rest

Kitle Psikolojisi / Sigmund Freud »

Kitle uysal bir sürü gibidir, başında bir sürü olmadan yaşayamaz. İtaate karşı öylesine bir susamışlık içindedir ki, ortaya çıkıp kendisini efendi ilan edecek herkese içgüdüsel bir boyun eğişle karşılık verir. […]

Schiller’in sözü “Herkes tek başına hayli zeki, akıllı ama başkalarıyla kalın kafalı”. Kitle ferdinin ana özellikleri şunlar; bilinçli kişiliğin kaybolarak bilinçsiz kişiliğin hakimiyeti ele geçirişi, duygu ve düşüncelerin telkin ve sirayet neticesinde aynı yöne yönelişi, telkinle alınan direktifleri vakit geçirmeden gerçekleştirme eğilimi, yani bireyin artık kendisi olmaktan çıkıp iradeden yoksun bir otomata dönüşü. […] Ayrıca, örgütlenmiş kitleye yalnızca katılışı bile, insanın uygarlık merdiveninin birden çok basamağını gerisin geri inmesine yol açar. Cemiyetten tecrid durumdayken belki üstün bir aşamada bulunan birey, kitlede barbar bir kişiye dönüşür, yani içgüdüleriyle davranan bir yaratık olup çıkar, ilkeller gibi içinden geldiği gibi hareket eder, ansızın parlar, vahşice eylemlere girişir, coşkulara ve yiğitlik gösterilerine kaptırır kendini.

Read the rest