Dokuz yüz katlı insan / Mustafa Merter »
By Katrin Baskiotis on Kas 17, 2014 in Ben kimdir?, Kitap Alıntısı, Psikanaliz, Sigmund Freud | 0 Comments
“… S. Freud, bastırma (repression) diye tanımlanan süreci, tedavisi altına aldığı hastalarında, rüyalarda ve günlük hayatın akışının dikkatlice izlenmesinde (dil sürçmeleri, hatalar, “tesadüfî” düşünceler ve icraatlar) bulur ve ispat eder. Çok çarpıcı bir örneği kendi tedavi tecrübelerimden vereyim. Ağır bir nöroz yaşayan ve kendini ifade etmekte çok zorlanan bir hanım hastam, evden ayrılma sürecini anlatırken, dil sürçmesi olarak “Evden ayrıldım (ana/baba ocağı) ve tekrardan evlendim” cümlesini kurdu. “Şu son cümleyi tekrarlar mısınız?” dediğimde, yüzü kızardı, gözyaşlarına boğuldu ve terapide, çocukken (defalarca baba tarafından) uğradığı tacize nihayet temas edebildi. İşte kendisinin bu olayı seneler boyu bastırmış olmasına rağmen, sanki ikinci bir sistem devreye girmiş ve bu acıyı ikimizin de duyması için ifade etmişti […]
S. Freud’a Göre İnsanın Özü Nedir ve İnsan “Neyi” Bastırır? Bu soru sorulduğunda, “Biz aslında neyiz?” denildiğinde, Batı dünyasının insanı anlama mevzuundaki felsefi gidişatının son derece ilginç süreci ile karşılaşırız. Eflatun’a baktığımızda insanın temel arzusu, sevgisi (Eros) için tatmin eden bir muhatap bulmaktır.[…]
İnsan denen “bilgisayar”, Freud’a göre haz almak üzere programlanmıştır, hayatın başka bir amacı yoktur. Ama maalesef bu hazperest insan, dış dünyanın gerçekliği ile temas ettiğinde büyük bir şok yaşar. Sonsuz arzu ve isteklerinin dış dünya tarafından kabul edilmediğini gördüğünde kalan tek çare, acısını bastırmaktır (yani alt bilinçdışı deposu dolmaya başlar). Eğer aslımız sonsuz derecede hazperest ise, varlığımızın ağırlık noktası (sıklet noktası) alt bilinçdışımız olmalıdır. Bilinç ve ego ise arızi(ikincil)dir. Yani Freud’a göre, tımarhanedeki şehvet, hırs, gurur ve zevk düşkünü deliler aslında haklıdırlar ve sokağa salınmaları gerekir. Hiçbir şey bu nörotik yapımızı değiştiremez. Tüm çabalar, mesela ileride göreceğimiz letâfet kazandırma/ süblimasyon, aslında kendini kandırmaktan başka bir şey değildir. İşte bilinçli benlik (ego/ben), bu çatışmanın ortasında meydana çıkmaya başlar. Ego ve ben gerçek hayata daha yakın olduğu için daha ziyade gerçeklik prensibinin hükmü altındadır ve ömür boyu alt bilinçdışı kaynaklı arzu ve istekleri denetleyip kontrol altında tutmaya çalışır. İnsan denen varlığın diğer “hayvanlara” göre üstünlüğü nörotik olmasında yatar; yani insan, sistematik bir ısrarla “hayvani”, içgüdüsel yönlerini bastırır ve bu nedenle, Friedrich W. Nietzsche’nin de tanımladığı gibi temelden hastadır. Evet, gördüğümüz gibi, S. Freud’a göre insanın aslı, şehvani arzu ve isteklerdir ama insan toplumla bağdaşmadığı için bu yönünü yok sayarak bilinçdışını inşa eder.
…”
… Bu konuda okumak için…
Gurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”
Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığı sorgulamak için iyi bir fırsat… Sigmund Freud gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmişlik hissini anlatan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.
Bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada. Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi, buz dağının görünen ucu mudur? Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.
“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)
“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan, Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.







“… İslami mimari kimliği tüm dünyada ve dil ve medeniyet çeşitliliğine karşın aynı tarzda idi ve bu durum Çin topraklarından Atlas okyanusuna kadar uzanan alanda geçerli olup çeşitli kültürlerde göze çarpmaktadır. Gerçi Romalılar ve diğer medeniyetler de mimarı tarzına sahipti, ancak İslami mimari sanatı kendine özgü bir sanat tarzı idi. İslami mimari sanat tarzının özelliklerinden çatıların ve tavanların süslenmesi idi ki bu alanda ilk İslami eser olarak Mescid-ül Nebi bu özelliği taşıyor. Gerçi Hz. Resulüllah (sav) döneminde çatılar hurma ağaçlarının yapraklarından olup süs unsuru olarak kullanılmazdı, ancak Velid Bin Abdulmelik döneminde İslami mimari çeşitli renkler ve motifler taşıyan fayansları kullanmaya başladı.








Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı” karşılaştırdığımızda hiç yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce komşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü. Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor. Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericilikle, bağnazlıkla suçlanabiliyor. Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı 


Kitap Tanıtan Kitap 2![04[1]](http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2014/10/041.jpg)




