Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Yaz / Albert Camus »

soleil“… Sevilmemek yalnızca şanssızlıktır. Hiç sevmemek mutsuzluktur. Bugün, hepimiz bu mutsuzluktan ölüyoruz. Kan, kin yüreğin kendisini de kurutuyor da ondan; uzun süren adalet isteği aşkı tüketiyor, oysa aşk doğurmuştu onu. […] Kışın ortasında, en sonunda içimde yenilmez bir yaz bulunduğunu öğreniyordum. […] Birden bastıran bir aşk, bir büyük yapıt, belirleyici bir edim, dönüştüren bir düşünce, kimi anlarda aynı katlanılmaz sıkıntıyı verir, karşı konulmaz bir çekimle birlikte. Güzelim var olma bunalımı, adını bilmediğimiz bir tehlikenin çok hoş yakınlığı, yaşamak, o zaman, kendi yıkımımıza koşmak mıdır? Yeniden, durup dinlenmeden, yıkımımıza koşalım. […] Hep açık denizde, tehlike içinde, krallara yaraşır bir mutluluğun göbeğinde yaşıyormuşum gibi gelmiştir bana …”

… Bu konuda okumak için…

Derin İnsan

“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Neden insan her hangi bir hayvan gibi, yeryüzünü bir eğlence merkezi, kendisini de bir turist olarak kabul edip yaşayamıyor? Bilerek, isteyerek bu yaşamı seçen insanları bir zaman sonra “bir şeyleri aşmak, bir şeylerin ötesine geçmek” çabasında görüyoruz.

Gerçek şu ki korkudan elleriyle yüzünü kapatan insan aynı zamanda parmaklarının arasından kendini korkutan şeyi görmek istiyor! Okuduğunuz bu basit cümle insanın yeryüzündeki dramının özeti. Acıklı bir durum. Zira parmaklarınızı kaparsanız güvenliktesiniz(!). Ama kalbinizin derinliklerinden gelen bir ses kendi kendinize yalan söylediğinizi fısıldıyor. Modern dünyanın para kazanma makinesi homo-economicus’a, “maymunlaşmış insana” alternatif bir insan tarifi yapmak için yazıldı bu kitap. Bu “derin insan” kendi etik zemini ve alternatif siyasî projeleriyle 21ci yüzyıla damgasını vurabilecek mi?

Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Aulagnier, Cyrulnik, Politis, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.

Yaşama Uğraşı / Cesare Pavese »

07[1]“… Başka bir insan olmaya çalışmak boş bir çaba. İnsan için ilginç olan, o eski kişiliğin yeni yaşantılara nasıl bir tepki göstereceğidir […] Bu fırtınalı denizin ötesinde nasıl bir dünya var bilmiyorum, ama her okyanusun, uzak da olsa, bir başka kıyısı vardır. Ben de o kıyıya ulaşacağıma inanıyorum […] Uçurumdan kurtulmanın tek yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bıramaktır […] Açık şeyler hemen hazmedilir ve iştah geri döner. Zor olanın üzerine atılmak, küçük lokmayı bulmaya çabalamak, kısacası umudu daha uzun sürdürmek daha iyi olur […] Yaşamak uzun bir toplama işlemi gibidir, arada bir toplama yanlışı yaparsan, doğru sonucu hiçbir zaman bulamazsın […] Düşünmekten başka yapacak hiçbir şeyi olmadığı bir hapishane hücresinden bile gerçeği görebilir insan […] Gerçeklik, insanın şu ya da bu şekilde içinde bir bitki gibi yaşadığı ve yaşayacağı bir zindandır […] Herkesten kopup ayrılmak her insanın elinden gelen bir şeydir […] Yanlışlar hep başlangıçla ilgilidir […] Yalnızlığın biçimi yok, daha doğrusu her kişi için ayrı bir yalnızlık biçimi var; yalnızlar dünyasının destanı yok […] Her tutku ileride bir hesaplaşma günü olacağı gibi boş bir inancı da birlikte getirir gibidir …”

… E-kitap okumak için…

Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…

“…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…”

Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. Buradan indirin.

Kadınlar… Günümüzün Don Kişotları

Suzan Nur Başarslan’ın dediği gibi “kadına dair söylenmesi gereken ne kadar söz varsa erkeğin söylediği” bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor. Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

Öldürmeyeceksin / Hermann Hesse »

“… Eline tutuşturulmuş silahla ateş edip düşmanları öldüren bir askere, aslında her zaman, toprağı elden geldiğince iyi bir şekilde ekip biçen köylüden daha büyük bir vatansever gözüyle bakılır, çünkü köylünün yaptığı için yararını yine kendisinin gördüğü düşünülür. Ve ne acayiptir ki, bizim çapraşık ahlak anlayışımızda bizzat sahibine iyiliği dokunup yarar sağlayan erdem kuşkuyla karşılanır hep […] Henüz insan aşamasına ulaşmış değiliz, yalnızca insanlığa giden yolun üzerindeyiz […] Barış bir idealdir, barış dile gelmez ölçüde karmaşık bir neşedir; şöyle bir üflemek canına okumaya yeter. Birbirine muhtaç iki insanın bile gerçek barış içinde yaşamaları seyrek karşılaşılan bir olaydır, üstesinden gelmek ahlak ve düşün alanındaki diğer bütün uğraşlardan daha güçtür …”

… Bu konuda okumak için…

Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukukyerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları“ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor. Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirin.

Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?

İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “ötekine” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “zayıf” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle.Buradan indirin. 

 

Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler (Kitap + Tartışma)

Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişleIZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor. Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz.

İsrail ve IŞİD neden bu kadar benziyor? »

garip-benzerlik

 

… Bu konuda e-kitap okumak için…

Amerika Tedavi Edilebilir mi?

Bayrak yakmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz. ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.Ancak ne askerî ne de ekonomik olarak bu iki ülkeye üstünlük sağlayamayan insanlar Afganistan’da, Filistin’de, Irak’ta ABD bombaları altında can vermeye devam ediyorlar.  Barışçı yollarla bir şeyler yapmaya niyetli,  “yangına gagasıyla su taşıyanlar” ise Amerikan kamuoyunu uyarma çabasında. Fakat ne yanmış yıkılmış okullar, ne de kolları bacakları kopmuş bebek fotoğrafları Amerikalıların vicdanını uyandıramadı.

Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız?

Amerikan’ın bu saldırganlığı sıradan Amerikalılara da büyük zarar veriyor aslında. Sadece Irak’ın işgali için harcanan yüz milyarlarca dolar ile ülkelerini baştan yapabilir, zengin-fakir demeden herkese yüksek kaliteli sağlık ve eğitim hizmeti götürebilirlerdi. Oysa milyonlarca Amerikalı sefalet içinde yaşıyor. Kimi ekonomik kriz yüzünden kimi Katrina kasırgası gibi bir doğal felaketlerden dolayı evini, işini kaybetti. Devlet ise bu insanları yüz üstü bıraktı. Neden?

Bu 37 sayfalık kitap klişelerin ötesinde bir bakış açısı öneriyor. Buradan indirin.

Yahudi oldukları için mi zalimler?

Bu kitapta başlıca 4 konu bulacaksınız:

  • Yükselen Yahudi nefretinin Müslümanlar için bir afyon olması
  • Yahudi şeriatının İsrail zulmündeki rolü
  • Filistin’de zulüm gören insanların hayatı
  • Filistin sorunu ile ilgili güncel diplomatik hesaplar

Neden?

İsrail bir çok bakımdan Türkiye’ye benzeyen bir ülke. Paranoyak bir ulus-devlet. “Yoktan var edilmiş bir millet” dört tarafı “düşmanla çevrili” kutsal bir vatanda yaşıyor. Terör tehlikesine karşı ülkenin güvenliği için(?) haklar ve özgürlükler çiğneniyor. Devlet eliyle düşman üretiliyor!

Yahudilik devletin elinde siyasî bir araç mı yoksa Yahudiler hâlâ Hz. Musa’nın yolundan mı gidiyorlar? Bu zulümün sorumlusu Tevrat ya da diğer Kutsal(?) kitaplar mı? Yoksa tersine, İsrailliler dinden uzaklaştıkları için mi bu kadar zalim oldular?

İsrailliler soydaşlarını yok eden Nazi zulmünü adeta kopyasını ürettiler kendi ülkelerinde. Filistinlileri toplama kamplarına hapsedip duvarla çevirdiler. Ama tam da bu yüzden kendi ülkeleri dünyanın en büyük açık hava hapishanesi oldu. Milyonlarca Filistinli esir ve milyonlarca Yahudi gardiyan-cellat rolünde. Ülkenin gençlerine vaad edebileceği tek meslek bu, gardiyan-cellat. Ya da İsrail’i terk edip ABD veya bir Avrupa ülkesine kapağı atmak. Gidemeyenlerin ülkesi oluyor İsrail… Kendi zulmü altında ezilen, korku içinde yaşayan, dünyasıyla beraber Ahiret’ini de kaybetmiş olan İsrailli zannederim Filistinliden bile daha zavallı bir durumda bu yüzden. Buradan indirebilirsiniz.

Aklın Aynası / Titus Burckhardt »

“… İslam sanatının Bizans, İran, Hint ve Moğol kaynaklarında önceden mevcut unsurlardan oluştuğuna ilişkin çok şey yazılmaktadır. Ama bütün bu unsurları tek bir sentezde işleyen gücün doğası hakkında çok az şey söylendi. Hem zaman hem de mekan olarak İslam sanatının birliğini kimse inkar etmeyecektir; bu çok açıktır; sanat eseri Kurtuba’da bir cami, Semerkant’ta büyük bir medrese, Mağrip’te bir evliya mezarı olsun, isterse Çin Türkistan’ında türbe olsun, sanki hepsinden aynı ışık saçılmaktadır. Öyleyse bu birliğin doğası nedir? Şer’i hukuk hiçbir özel sanat biçimi emretmez; yalnızca bu biçimlerin ifade alanlarını kısıtlar, ve kısıtlamalar yalnız başına yaratıcı değildirler. Öte yandan, çoklukla yapıldığı gibi, bu birliği sadece ‘dini duygular’a atfetmek çok yanlıştır.

Bir tutku ne kadar yoğun olursa olsun, bütün bir biçimler dünyasını hem zengin hem de ölçülü, hem güçlü hem de kusursuz bir ahenge dönüştüremez. İslam sanatında gördüğümüz birlik ve düzenin bize kristale hükmeden yasayı anımsatması tesadüf değildir; zorunlu olarak müphem ve her zaman belirsiz olan salt tutkunun gücünü aşan bir şeyler vardır burada. Düşünce ve muhakemeden çok daha kapsamlı ve zaman-aşırı gerçeklerin sezgisini gerektiren bir yeti olarak, ‘akıl’ sözcüğünü orijinal anlamında alırsak, biz buna İslam sanatının doğasında mevcut ‘entellektüel bakış’ diyeceğiz. Bu aynı zamanda İslam geleneğinde ‘akıl’ anlamına gelir: İlahi Birlik öğretisi Tevhid’in anlamlarını kendi başına kavrayan akıl tarafından aydınlatılmamış inan tam değildir. Benzer bir biçimde, İslam sanatı güzelliğini hikmetten alır …”

… İslam, sanat ve inanç  ilişkisi üzerine okumak için…

Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır

yitikAfganistan’daki bir medreseyi, Bosna’daki bir camiyi, Hindistan’daki Taj Mahal’i görsel olarak islâmî yapan nedir hiç düşündünüz mü? Anadolu kilimlerini, İran halılarını, Fas’taki gümüş takıları, Endülüs’teki sarayları birleştiren ortak unsur nedir? Müslüman olmayan bir insan bile kolaylıkla“bunlar İslâm sanatıdır” diyebilir. Sanat tarihi konusunda hiç bir bilgisi olmayanlar için de şüpheye yer yoktur. Şüpheye yer yoktur da… bu ne acayip bir bilmecedir! Endonezya’dan Fas’a, Kazakistan’dan Nijerya’ya uzanan milyonlarca kilometrekarelik alanda yaşayan, belki 30 belki 40 farklı lisan konuşan Müslüman sanatkârlar nasıl olmuş da böylesi muazzam bir görsel bütünlüğe sadık kalabilmiştir?

Bakan gözleri pasifleştiren tasvirci sanatın aksine İslâm sanatı okunan bir sanattır. Yani görünmeyeni anlatmak için çizer görüneni. Doğayı taklid etmek değildir maksat. İnsanların aklını uyandırması, kalplerine hitab etmesi sebebiyle İslâm sanatının soyut bir sanat olduğu da aşikârdır. Ama Avrupa kökenli soyut sanattan ayrıdır İslâm sanatı. Meselâ Picasso, Kandinsky, Klee, Rothko gibi ressamlar gibi sembolizme itibar edilmemiştir. 284 sayfalık kitabımıza çok sayıda İslâm sanatı örneği ekledik. Bakmak için değil elbette, görünen sayesinde görünmeyeni akledebilmek, yani İslâm sanatını “okumak” içinBuradan indirebilirsiniz.


İslâm’da Mimar ve Şehir

Cumhuriyet’in ilânından beri yaşadığımız şehirler hızla tektipleşiyor. Betondan yapılmış kareler ve dikdörtgenler kapladı ufkumuzu. Trabzon, Aydın, Malatya… Anadolu’nun her yeri birbirine benzedi. Fakat Türkiye’ye has bir sorun değil bu. Batının “alternatifsiz” demokrasisi ve serbest piyasası mimarları da tektipleştirdi. Farklı düşünemeyen, yerel özellikleri eserlerine yansıtmayan mimarlar kutu gibi binalar dikiyor. Moskova, Tokyo, Paris, Hong Kong da tektipleşiyor ve çirkinleşiyor.

Çare? Binalara değil de mimara, yani insana odaklanmakolabilir; yani eşyayı ve sureti değil İnsan’ı ve sîreti merkeze almak. Zira bu bir norm ya da ekol meselesi değil: İslâmiyet’in ilk asırlarında bir şehir övüleceği vakit binalar değil yetiştirdiği kıymetli insanlar anılırmış. Biz de güzel binalarda ve güzel şehirlerde hayat sürmek için önce güzel mimarlar yetiştirerek başlayabiliriz işe. İnsan gibi yaşamak için mimarî çirkinliklerden ve bunaltıcı tektipleşmeden kurtulabiliriz. Bu ancak Güzel Ahlâk ile Güzel Mimarî arasındaki bağı yeniden tesis etmekle olabilir. Çare Mimar Sinan gibi cami yapmak değil Mimar Sinan gibi insan yetiştirmek. Kitabımızın maksadı ise teşhis ve tedaviye hizmet etmekten ibaret. Buradan indirebilirsiniz.

 

 

kapak-kucuk-2Gözle dinlenen müzik: Tezyin

Batı sanatı her hangi bir konuyu “güzel” anlatır. Bir kadın, batan güneş, tabakta duran meyvalar… İslâm sanatının ise konusu Güzellik’tir. Bunun için tezyin, hat, ebru… hatta İslâm mimarîsi dahi soyuttur, mücerred sanattır.

Derrida, Burckhardt, Florenski ve Panofski’nin isabetle söylediği gibi Batılı sanatçı doğayı taklid ettiği için, merkezi perspektif ve anatomi kurallarının hakim olduğu figüratif eserler ihdas eder. Bu taklitçi eserler ise seyircinin ruhunu değil benliğini, nefsini uyandırır. Zira kâmil sanat tabiatı taklid etmez. Sanat fırça tutan elin, tasavvur eden aklın, resme bakan gözün secdesidir. Tekâmül eden sanatçı (haşa) boyacı değil bir imamdır artık. Her fırça darbesi tekbir gibidir. Zahirde basit motiflerin tekrarıyla oluşan görsel musiki ile seyircilerin ruhu öylesine agâh olur ki kalpler kanatlanıverir. Müslüman sanatçı bu yüzden tezyin, hat, ebru gibi mücerred sanatı tercih eder. Güzel eşyaları değil Güzel’i anlatmak derdindedir. Çünkü ne sanatçının enaniyet iddiası ne de seyircinin BEN’liği makbul değildir. Görünene bakıp Görünmez’i okumaktır murad; O’nun güzelliği ile coşan kalp göğüs kafesinden kurtulup sonsuzluğa kanat açar. Tezyinî nağmeleri gözlerimizle işitmek için yazıldı bu e-kitap. John locke gibi bir “tabula rasa” yapmak için değil Hz. İbrahim (as) gibi “la ilahe” diyebilmek için. Buradan indirebilirsiniz.

Senin tanrın çok mu yüksekte?

senin-tanrin-cok-mu-yuksekte

Güzel olan ne varsa İnsan’ı maddî varoluşun, bilimsel determinizmin ötesine geçirecek bir vasıta. Sevgilinin bir anlık gülüşü, ay ışığının sudaki yansıması, bir bülbülün ötüşü ya da ağaçları kaplayan bahar çiçekleri… Dinî inancımız ne olursa olsun hiç birimiz güzelliklere kayıtsız kalamıyoruz. Etrafımızı saran güzelliklerde bizi bizden alan, yeme – içme – barınma gibi nefsanî dertlerden kurtarıp daha “üstlere, yukarılara” çıkaran bir şey var. Baş harfi büyük yazılmak üzere Güzel’lik sadece İnsan’a hitab ediyor ve bize aşkın/ müteâl/ transandan olan bir mesaj veriyor: “Sen insansın, homo-economicus değilsin”.

İşte bu yüzden “kutsal” dediğimiz sanat bu anlayışın ve hissedişin giriş kapısı olmuş binlerce yıldır. Tapınaklar, ikonalar, heykeller insanları inanmaya çağırmış. Ancak inancı ne olursa olsun bütün “kutsal sanatların” iki zıt yola ayrıldığını, hatta fikren çatıştığını da görüyoruz:

  • Tanrı’ya benzetme yoluyla yaklaşmak: Teşbihî/ natüralist/ taklitçi sanat,
  • Tanrı’yı eşyadan soyutlama yoluyla yaklaşmak: Tenzihî/ mücerred sanat.

Kim haklı? Hangi sanat daha güzel? Hangi sanatçının gerçekleri Hakikat’e daha yakın? Bu çetrefilli yolda kendimize muhteşem bir rehber bulduk: Titus Burckhardt hem sanat tarihi hem de Yahudilik, Hristiyanlık, İslâm, Budizm, Taoizm üzerine yıllar süren çalışmalar yapmış son derecede kıymetli bir zât. Asrımızın kaygılarıyla Burckhardt okyanusuna daldık ve keşfettiğimiz incileri sizinle paylaştık.Buradan indirebilirsiniz.

Deniz Feneri / Virginia Woolf »

virginia-woolf-deniz-feneri

“… Yaşam çetindir; en parlak umutlarımızın söndüğü, çürük teknemizin karanlıkta yok olduğu o efsane ülkesine geçiş de her şeyden önce yüreklilik, doğruluk, tüm acılara dayanma gücü isteyen bir geçiştir […] Zihinden geçen düşünceleri izlemek, not edilemeyecek kadar hızla konuşan bir sesi izlemek gibiydi […] İnsan bir ekspreste giderken okuduğu sayfadan başını kaldırıp pencereden dışarı baktığında, gözüne ilişen bir çiftliği, bir ağacı, bir bölük kulübeyi, nasıl okumakta olduğu şeyin resmiymiş gibi, o şeyi doğruluyormuş gibi görür ve ondan sonra, nasıl güçlenmiş, güven bulmuş olarak önündeki kitaba dönerse, öylece ona da, birbirinden hiç ayırt etmeden baktığı karısı ve çocuğu ona güç ve güven verdi […] İki bin yıl nedir ki? Gerçekten de bir dağ tepesinden aşağı, çağların sonsuz bozkırlarına şöyle bir bakarsanız, bu iki bin yılın ne değeri olurdu ki? Ayakkabınızın ucuyla vurup fırlattığınız taş parçası bile Shakespeare’den daha çok yaşayacak […] Düşüncelerinde bu kadar yürekli olan bir adam, yaşamda niçin bu kadar korkak oluyordu? […] Yaşamla arasında bir alışveriş sürüyordu; yaşam bir yanda, kendisi öbür yanda; o yaşamdan daha kazançlı çıkkmaya çalışıyordu, yaşam da ondan. Bazen de (kendi kendine olduğu zamanlar) karşılıklı geçip anlaşma yolları ararlardı …” 

 

… E-kitap okumak için…

kitap tanitan kitap 5Kitap tanıtan kitap 5

İmkânsız bir buluşma düşleyin: Nietzsche, Montaigne, Chomsky ile Fârâbî ve Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri bir arada. Ama yalnız değiller, hemen yanı başlarına John Berger, Cahit Zarifoğlu, André Gorz , Oğuz Atay, İsmet Özel, Amin Maalouf, Gilbert Achcar, Nevzat Tarhan, Randy Pausch ve daha bir çok aşina olduğumuz yazar, şair, düşünür gelip oturmuş. Bu imkânsız buluşmayı Derin Düşünce sitesinin yazarlarına borçluyuz. Sadık dostlarımız Alper Gürkan, Mustafacan Özdemir, Mehmet Alaca, Mehmet Salih Demir ve en az “eskiler” kadar çalışıp didinen genç yetenekler: Essenza, Esma Serra İlhan, Gülsüm Kavuncu Eryilmaz, Abdülkadir Hacıaraboğlu, Azat Özgür. Kitap tanıtan kitapların beşincisini ilginize sunuyoruz, kitapların dünyasına açılan 23 pencereden bakmak için. Buradan indirebilirsiniz.

Kitap tanıtan kitap 3

İnsanları birleştiren, engelleri ortadan kaldıran bir eylem yazmak… ve tabi okumak. Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

Muhtemel / mümkün / possible / probable / المحتمل / ممكن »

Hayat yaşanır. Ama hatıraların dikiz aynasından geriye baktığımızda yaşadıklarımız ve yaşamadıklarımız bir labirente benzer. Bir sürü pişmanlıklar, keşke’ler, iyiki’ler… Oysa hayat yaşanır, görünmez. Bu yüzden mekânsal hayat tasavvurları Hakikat’i ıskalamaya mahkûm. Yaşamadığımız hayatların, seçmediğimiz seçeneklerin bizim dışımızda bir yerlerde (bizden evvel ve ahir) var olduğunu vehmederiz. Bu vehim büyük ölçüde illiyet bağları ve ağlarından kaynaklanıyor. (Bkz. Derin Lügat maddesi Sebep-Sonuç / Nedensellik / İlliyet / Causality). Geçmişe bakarken mekânlaştırdığımız hatıralar yüzünden geleceği de bir mümkün yollar haritası sanıyoruz. Sanki geride bıraktığımız ayak izlerine benzer, önceden çizilmiş yollar varmış gibi tahayyül ediyoruz. Stéphane Chauvier’nin tabiriyle:

“… ‘Muhtemel’ nedir? Bu soruya tek bir cevap veremeyiz. Bir şeyin ihtimal dahilinde olduğunu söylediğimizde neyi kastediyoruz? Bazen dünyanın o andaki ya da geçmişteki veya gelecekteki halini düşünüyoruz. ‘muhtemel’ derken kâh bilmediğimiz bir gerçeği, kâh bilinen gerçeğe alternatif bir durumu kastediyoruz. Birincisinde ‘muhtemel’ kelimesi onu telaffuz edene, özneye, konuşanın bilgisine bağlı. İkinci durumda ise dünyadaki bir değişime bağlı. Birinci ‘muhtemel’ malümat dahilinde. İkinci ‘muhtemel’ ise dünya dahilinde …” (Le sens du possible – Muhtemelin Mânâsı)

Geçmişte aldığımız kararlara bakarak bir harita çizmek ve geleceğin de (henüz keşfedilmemiş) bir tür gizli harita olduğunu sanmak… Adeta dikiz aynasından gerideki yola bakarak öndeki virajları, kavşakları tahmin etmeye çalışan bir sürücü gibi yaşıyoruz hayatı. Özgür olduğumuzu tam anlamıyla bilmediğimiz için bu özgürlüğü yaşayamıyoruz! Önceden çizilmiş yolların içinden seçme özgürlüğünü savunurken deterministlere karşı çıkmış olmuyoruz aslında. Bir başka tür determinizmin tuzağına düşüyoruz! Nasıl kurtulabiliriz bu fikir tuzağından? Read the rest

İnsanların Dünyası / Antoine de Saint Exupery »

insanlarin-dunyasi-saint-exubery-1 

“… Uzaklık değildir uzaklaşmanın ölçüsü. Bizim orada bir bahçenin duvarı Çin seddinden daha çok giz saklayabilir içinde, sessizlik de bir genç kızın ruhunu kumların derinliğinin Sahra vahalarını koruduğundan daha iyi koruyabilir […] Her şey öylesine çabuk değişti ki çevremizde: insan ilişkileri, çalışma koşulları, töreler. Duygu ve düşünce yapımız bile en gizli temellerine kadar sarsıldı. Sözcükler aynı kaldı, ama ayrılık, yokluk, uzaklık, dönüş kavramları aynı gerçekleri içermiyor artık. Bugünün dünyasını kavramak isterken, dünün dünyası için kurulmuş bir dili kullanıyoruz. Geçmişin yaşamı, sırf dilimize daha iyi uyduğu için, yaratılışımıza da daha iyi uyuyormuş gibi geliyor bize […] Yaşamın yaşama böylesine güze ulaştığı, çiçeklerin yelin yatağında çiçeklere karıştığı, kuğunun bütün kuğuları tanıdığı bir dünyada, yalnızlık duvarlarını yalnız insanlar örüyor […] İnsanın kendini evinin içinde bildiği, insanların dünyasına güzelce yerleştiğini sandığı bir kentin yanı başında, yüz metre enindeki bir su birikintisi, denizin nabzıyla atar […] İçimde neler olup bitmekte bilmiyorum. Bunca mıknatıslı yıldız varken, bu yerçekimi toprağa bağlıyor beni. Başka bir yerçekimi de kendime getiriyor. Beni nice nice şeylere doğru çeken ağırlığımı duyuyorum. Düşlerim bu kumullardan, bu aydan, bu varlıklardan daha gerçek …”

… E-kitap okumak için…

Sanat Yoluyla Hakikat Bulunur mu?

İnanmak belki zor ama … eğer sınırsız görme kabiliyetine sahip olsaydık hiç bir şey göremezdik!güneşe dürbünle bakan biri gibi kör olurduk.Gözlerimizin sınırlı oluşu sayesinde görüyoruz dünyayı. Immanuel Kant’ın meşhur bir güvercini vardır, havayı iterek uçar ama havanın direncinden yakınır durur. “Hava olmasaydı daha hızlı uçabilirdim” der. Hakikat’i görmekte zorluk çekmemizin sebebi O’nun gizli olması değil tersine aşikar olmasıdır. Aksi takdirde Hakikat’i içeren, kapsayan ve perdeleyen daha hakikî bir Hakikat olması gerekirdi. İşte bu sebeple Hakikat’i görmek için Bilim’e değil Sanat’a ihtiyacımız var, bilmek için değil bulmak söz konusu olduğu için. Derin Düşünce yazarları Sanat-Hakikat ilişkisi üzerine yazdılar.Buradan indirebilirsiniz.

Kitap tanıtan kitap 4

Alışılagelmiş kitap sunumlarından farklı bir çalışma bu. Neden? Öncelikle kitap tanıtan kitap serisinde tanıtımı yazanlar da tıpkı tanıtılan sanatçı ve filozoflar gibi birer yazar. Bir çoğu profesyonel ve yarı-profesyonel olarak yazı hayatlarını sürdürmekteler. Ek olarak… katkıda bulunan yazarlar eserin güzelliği kadar kendi iç güzelliklerini, kişisel tecrübelerini, eserle ve yazarla tanışma serüvenlerini de ortaya koyuyorlar. Bu bakımdan kitap tanıtan kitapAktaş, Kafka, Ramazanoğlu veya Kazancakis ile olduğu kadar Başarslan, Gürkan, Becer ve Özdemir ile de tanışmanın veya mevcut dostluğu ilerletmenin güzel bir yolu. Bu 4cü kitapta Yine « ağır » konuklarımız var : Franz Kafka, Cihan Aktaş, Michel Houellebecq, Yıldız Ramazanoğlu, Nikos Kazancakis, Ali Şeriati, Jacques Derrida, Selim İleri, André Gide. 20 farklı kitap, Rusya, Fransa, İran, Almanya ve Türkiye’den 20 yazar. 98 sayfalık bu kitabı, kitap tanıtan kitapların dördüncüsün ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

Mükemmel / kusursuz / كميل / parfait / perfect / έντελέχεια »

mukemmelNe değildir?

Mükemmel “kusursuz” değildir. Günlük hayatta, evde, işte, fabrikada  “kusurları” işlevine engel olmayan eşya “kusursuzdur”: Kilidi açan anahtar, ısıtan soba, soğutan buz dolabı…  Endüstriyel ve ticarî perspektiftir bu. Kusursuzluk niceliktir; ölçülür, sayılma ve bölünme kabul eder. Ne de olsa kalite kontrol bir mühendislik mesleğidir. Mükemmellik ise niteliktir; çarpılmaz; bölünmez.

Nedir?

kemmellik İnsan’a mahsustur. Çünkü  Tekâmül etmek, İnsan’daki bilkuvve vasıfların bilfiil hale geçmesidir. Dışarıdan eklenen bir zenginlikle kıymetlenmek değil batındaki güzelliklerin (artmadan ve eksilmeden) zahirde bilfiil hale geçmesidir.

Aristoteles’in dilinde έντελέχεια (oku. Entelesia) adındaki mevhuma odaklanalım: Uykuda ya da pasif, durağan halde bulunan,  bilkuvve (δύναμης /dunamis) bir kudretin, güzelliğin, muradın meydana çıkması, tezahûr etmesi, görünmesi, bilfiil varoluşa geçmesi (ενεργεια / energeia) anlamına geliyor. Büyük usta bu kelimeyi türetmek için üç kavramı bir potada eritmiş:

  • έντελές: Mükemmellik
  • έχειν: Sahip olmak
  • Τέλοϛ: Hedeflemek, Önceden belirlenmiş bir hedefe yönelmek, sürekli o yönelme halinde olmak.

Kendi isteğimiz dışında başlayan bir hayat sürüyoruz ve biz istemeden bitecek. Yaşamanın mânâsı, kimilerine göre mânâsızlığı nedir?Aristoteles yaşama bir mânâ yüklüyor (ya da o mânâyı keşfediyor) : Mükkemmelliğe yönelmek, kâmil olma arzusu ve şuuruyla yaşamak. Yalnız bu mânâ katmerli bir sembolik sistemle anlatılmış, ilk bakışta έντελέχεια kelimesinin birden fazla anlamı varmış gibi geliyor . Aristoteles özel olarak gizlemeye çalışmamış elbette. Sadece Kâinat’ın şiirine sadık kalarak yazmaya gayret etmis. Açalım:

Gerek Metafizik (Kitap 9 ve 11) ve gerekse Nefs Üzerine (Kitap 2, Bölüm 1; Gr. Peri Psuke, Lat. De Anima) adlı eserleri okuyanlar fark edecektir ki bu kelime kullanıldığı yere göre bir değişkenlik arz ediyor, farklı şeyleri/süreçleri işaret ediyor:

  • Maddeye çalışma yoluyla verilen nihai şekil,
  • O şekli verme eylemi,
  • Mümkün olanın gerçekleşmesi,
  • Tabiatı icabı bir cismin/canlının olgunlaşması, mükemmelleşmesi,
  • Bu mükemmelleşme sonucu meydana gelen canlı (Kelebek olan tırtıl veya doğan bebek)

 

mukemmellik

Sartre’ın kitabı Varlık ve Hiç’te de var bu “prizma”. Yaklaşık 40 kez kullanılan “potentialité” kelimesi kâh şuurlu seçimler ve yönelmeleri kastediyor kâh mümkün olanın gerçekleşmesini. Kanaatimce bu bir çok anlamlılık ya da çelişki değil. Bu anlamların hepsini birden düşündüğünüzde έντελέχεια kelimesinin (ya da “potentialité“) gerçek mânâsı çıkıyor ortaya: Yokluktan varlığa geçiş sürecinde varlıkların kendi rollerini oynamaları yahut yaratılma gayelerine uygun bir sûrete bürünmeleri. Neden? Read the rest

Dokuz yüz katlı insan / Mustafa Merter »

cocuk“… S. Freud, bastırma (repression) diye tanımlanan süreci, tedavisi altına aldığı hastalarında, rüyalarda ve günlük hayatın akışının dikkatlice izlenmesinde (dil sürçmeleri, hatalar, “tesadüfî” düşünceler ve icraatlar) bulur ve ispat eder. Çok çarpıcı bir örneği kendi tedavi tecrübelerimden vereyim. Ağır bir nöroz yaşayan ve kendini ifade etmekte çok zorlanan bir hanım hastam, evden ayrılma sürecini anlatırken, dil sürçmesi olarak “Evden ayrıldım (ana/baba ocağı) ve tekrardan evlendim” cümlesini kurdu. “Şu son cümleyi tekrarlar mısınız?” dediğimde, yüzü kızardı, gözyaşlarına boğuldu ve terapide, çocukken (defalarca baba tarafından) uğradığı tacize nihayet temas edebildi. İşte kendisinin bu olayı seneler boyu bastırmış olmasına rağmen, sanki ikinci bir sistem devreye girmiş ve bu acıyı ikimizin de duyması için ifade etmişti  […]

S. Freud’a Göre İnsanın Özü Nedir ve İnsan “Neyi” Bastırır? Bu soru sorulduğunda, “Biz aslında neyiz?” denildiğinde, Batı dünyasının insanı anlama mevzuundaki felsefi gidişatının son derece ilginç süreci ile karşılaşırız. Eflatun’a baktığımızda insanın temel arzusu, sevgisi (Eros) için tatmin eden bir muhatap bulmaktır.[…]

İnsan denen “bilgisayar”, Freud’a göre haz almak üzere programlanmıştır, hayatın başka bir amacı yoktur. Ama maalesef bu hazperest insan, dış dünyanın gerçekliği ile temas ettiğinde büyük bir şok yaşar. Sonsuz arzu ve isteklerinin dış dünya tarafından kabul edilmediğini gördüğünde kalan tek çare, acısını bastırmaktır (yani alt bilinçdışı deposu dolmaya başlar). Eğer aslımız sonsuz derecede hazperest ise, varlığımızın ağırlık noktası (sıklet noktası) alt bilinçdışımız olmalıdır. Bilinç ve ego ise arızi(ikincil)dir. Yani Freud’a göre, tımarhanedeki şehvet, hırs, gurur ve zevk düşkünü deliler aslında haklıdırlar ve sokağa salınmaları gerekir. Hiçbir şey bu nörotik yapımızı değiştiremez. Tüm çabalar, mesela ileride göreceğimiz letâfet kazandırma/ süblimasyon, aslında kendini kandırmaktan başka bir şey değildir. İşte bilinçli benlik (ego/ben), bu çatışmanın ortasında meydana çıkmaya başlar. Ego ve ben gerçek hayata daha yakın olduğu için daha ziyade gerçeklik prensibinin hükmü altındadır ve ömür boyu alt bilinçdışı kaynaklı arzu ve istekleri denetleyip kontrol altında tutmaya çalışır. İnsan denen varlığın diğer “hayvanlara” göre üstünlüğü nörotik olmasında yatar; yani insan, sistematik bir ısrarla “hayvani”, içgüdüsel yönlerini bastırır ve bu nedenle, Friedrich W. Nietzsche’nin de tanımladığı gibi temelden hastadır. Evet, gördüğümüz gibi, S. Freud’a göre insanın aslı, şehvani arzu ve isteklerdir ama insan toplumla bağdaşmadığı için bu yönünü yok sayarak bilinçdışını inşa eder.
…”

 

… Bu konuda okumak için…

freud-kapakGurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığı sorgulamak için iyi bir fırsat… Sigmund Freud gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmişlik hissini anlatan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada. Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur? Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

Derin İnsan

“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan, Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.