Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Laiklik Tehdit Altındaysa Halkı Tehdit Etmek Teferruattır: 27 Nisan »

Demokrasinin bir sistem olarak yer bulduğu ülkelerde, ülke vatandaşlarının seçimleri ve tercihleri ülkenin kaderini belirler. Demokrasinin özde değil, sözde olduğu ülkelerde ise yönetim darbe-muhtıra-müdahaleler ile kurgusal bir şekilde sağlanır.

Aslında bir ülkenin darbeler tarihini inceleyecek kadar uzun bir zaman, belirli aralıklarla darbe ve muhtıraya şahit olunması dahi sistemin olması gerekenin dışında olduğuna kanıttır. İşte bu kanıtlardan bir kanıt olan 27 Nisan E-Muhtırasını, Türkiye Darbeler Tarihi yazı dizisinin son başlığı olarak atıyoruz.

Genel Kurmay Başkanlığı 27 Nisan 2007 tarihinde gece saat 23.20’de laiklikle ilgili bir açıklama yaptı. Her açıklamada mevcut ‘ sertliği ‘ barındıran bu açıklamanın her zaman olduğu gibi gerekçesi laiklikle ilgiliydi.

 Çok uzun yıllar belirli periyotlarla darbe-muhtıra görmüş bir milletin, radyo ile başlayan askeri Read the rest

Ana Dilde Eğitim »

“…Bir insanın kendi ana diliyle konuşması kadar, bir çocuğun özellikle ilk eğitimini ana diliyle yapması da o kadar yalın ve fıtrî bir haktır ki, bunun üzerinde tartışmak bile oldukça abes bir şey. Hele hele bu konuda Müslümanların çeşitli ideolojik mülahazalarla ya da salt mevcut iktidarla veya ulusalcı söylemle birlikte… “ YAZININ TAMAMI:Ümit Aktaş / Özgün Duruş

Müslüman devlet olur mu ? (Ümit Aktaş ile dobra dobra) »

Takdim: Vatandaşı olduğumuz devletin vicdanımıza uygun hareket etmesini bekliyoruz. Ama devletimizin hukukî uygulamaları ile bizim ahlâk anlayışımız çatışabiliyor. Vicdanımız, ahlâkımız İslâm ile şekillendiyse ne yapmak gerek? Devletin “Müslümanlaşması” çözüm müdür? Müslümanlık, Devlet, İktidar ilişkisi nasıl olmalıdır? İyi, güzel ve doğrunun resmî ideoloji, millet meclisi veya bir ulema sınıfı tarafından belirlenmesi İslâm ile uyumlu mudur? Müslümanca ve/veya İslamcı siyaset arayışında “ötekinin”,  dindar olMAyan Müslümanın ve gayrimüslimin yeri nedir? Bunları konuşuyoruz bu hafta.

Ümit Aktaş görmeyi, okumayı özlediğimiz aydınlardan. İçinde yaşadığı çağın dogmaları ile arasına mesafe koyabilmesi, “İslâmcılık” dahil her görüşe, siyasî projeye eleştirel bakabilmesi okurları için büyük kazanç. Ele aldığı olayları tarihsel, inançsal, ontolojik perspektifte değerlendirirken kullandığı dilin sadeliğini, örneklerin, açıklamaların netliğini de teslim etmek gerek. Belki kendisiyle her konuda hemfikir olmayabiliriz ama bu berraklık karşısında “anlaMAdık” diyemeyiz.

Giriş: Ümit Bey öncelikle çok teşekkür ediyorum söyleşi talebimizi kabul ettiğiniz için. Paris’te bulunduğum için söyleşimizi internet üzerinden, yazılı olarak yapıyoruz. Ancak bunun getirdiği bazı avantajlar da var. Sonuna kadar kullanalım derim. Öncelikle yanıtlarınıza bir uzunluk sınırı koymayın. Konuyla ilgili kitap ve makalelerinizden alıntı veya aktif bağlantı da koymak isterseniz bu Derin Düşünce okurları için bir kazanç olacaktır. Ayrıca çok sayıda kitap yazdığınızı, Birikim Dergisi, Özgün Duruş  gibi fikir dergilerinde ve internet sitelerinde editörlük ve koordinasyon yaptığınızı biliyoruz. Bu kaynaklardan da istifade edebilmemiz için arzu ettiğiniz referansları paylaşabilirsiniz.

1° Müslüman aydınların inançlarıyla, akıl ve vicdanlarıyla ahenk içinde yaşayabilecekleri siyasî bir düzen beklentisi hiç gündemden inmedi ama bugün daha büyük bir önem kazandı zannediyorum. Zira teknoloji sebebiyle bir kara parçasına ya da demir perdenin arkasına sığınma imkânı kalmadı. Bu bağlamda tarihteki Müslüman devletler, geçmiş siyasî tecrübeler ne ölçüde bir referans teşkil edebilir? Endülüs, Selçuklu ya da Osmanlı tecrübesinden “İslâm’ın değişmezleri” olarak alıp bugüne taşınabilecek neler var?

Bir kere şunu söylemeliyim ki yeryüzünde yaşayan ve bir insan olma vasfına sahip olan hiç kimse siyasete bigâne kalamaz. “Kişisel olan siyasaldır ve direniş, dolayısıyla da zulüm de her yerdedir.” Çünkü siyaset insanın bir insan olarak durduğu yerin ve tavrın tanımıdır. Bunun tersini söyleyen herkes de ya “siyaset yapmakta” ya da yalan söylemektedir. Mesela Vatikan ya da laik devletlerdeki kiliseler; bunlar siyasetin içinde değiller mi? Papa kadar söylemi siyaset içeren kim var? Öyle ki gittiği her ülkede siyasal gündemi belirlemekte ve değiştirmektedir. Tarikat ve cemaatlerin liderleri siyaset yapmıyorlar mı? Hatta bunların siyasetin baş aktörleri olduklarını bile Read the rest

Sayın Böhürler, Ya Provakatör Değillerse? »

  – Yine mi başörtüsü?
  – Evet, çözülene kadar başörtüsü.
  – Çözülecek mi?
  – Başörtüler çözülmeyecek, sorunlar çözülecek.
  – Ne zaman?
  – Şimdi.
  – Neden şimdi?
  – Anlatayım.
 
  Her sorunun bir cevabı, her sorunun bir çözümü; kaide bu olmalı elbet. Sorunların, sorular ile desteklendiği Başörtüsü yasağı sürecinde bu yasağın devamlılığı adına ısrar edenler ve yasağın son bulması lehine konuşanların sıratı üzerinde hemen hemen aynı şeyleri tekrar edip durduk. Ne yasağın devamlılığında ısrar edenlerin gereksiz ‘endişeleri’ ne de yasağın son bulması konusunda önerilerde bulunanların yaşadığı ‘zulüm’ bir realite olarak tarafları değiştirmedi. Bu güne kadar!
 
  Ayşe Böhürler hem çalışmaları hem de yazıları ile takip ettiğim ve takip edilesi bulduğum Read the rest

Bu Pazartesi Sessiz Kalmayın! »

 “… Ola ki önümüzdeki günlerde başörtülü bir arkadaşınızın YÖK kararına rağmen sınıftan atıldığını, rektörlüklere çekilip uyarıldığını, hakaret işittiğini, hakkında tutanak tutulduğunu görürseniz sessiz kalmayın!  Sınıftan çıkarılan arkadaşınız ile siz de çıkın. Rektöre giden arkadaşınızın yanına sizler de katılın. Hakkında tutanak tutulan arkadaşınızla beraber siz de tutanak tutanların hakkında tutanak tutup bu tutanakları imzalayarak YÖK’e yollayın. Arkadaşlarınızın hakaret işitmesine, darp edilmesine izin vermeyin.  Susmayın, susturulmayın, zulme, tacize, şiddete, ayırımcılığa rıza göstermeyin!  Sessiz Kalmayın!…”

 DUYURU 

Başörtüsü sorunun ağırlıklı olarak yaşanmaya başladığı 1983-84 yıllarında üniversitelerden öğrenciler atılmaya başlandığı zaman medya eliyle yayılan etkili bir propaganda söylemi vardı. Bu kızlar Suudilerden ve İran’dan para alıyor. Türkiye’yi İran’a çevirecekler. Öylesine yaygın bir propagandaydı ki sonraki yıllarda başörtüsü ile hak talebinde bulunan genç kızlara Cumhurbaşkanı Demirel bile Suudi Arabistan’a gitmelerini söylemişti. O yıllarda yapılan laikçi yürüyüşlerin en temel sloganı “Mollalar İran’a slogan”yla “Türkiye İran olmayacak” sloganıydı.

 Tam 27 yıl geçti. O günden bugüne gördük ki Türkiye İran olmadı. Başörtülü kadınlar da ne İran’a ne Suudi Arabistan’a gittiler. Ne de bu ülkelerden aldıkları maaşla (!) zengin oldular. Peki bu süre içerisinde Read the rest

Kitab Keşf al Mânâ ‘an sır asmâ’ ALLAH al-Hüsna (Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri) »

 Birbirine aşk ile mi dolanmıştır o iki sağ el yoksa dua mı etmektedir? Neden iki sağ el? Bir aşk mümkün olsun diye iki elin iki farklı kişiye ait olduğu mu anlatılır yoksa tek bir sağ el aynada kendini mi seyretmektedir? Rodin müzesini gezen bir göz (=akıl) zannediyoruz La Cathédrale isimli o heykeli unutamaz kolay kolay.

Başlangıçta sıradan insanların gözünde kocaman, şekilsiz bir taştı belki… Ama Rodin o mermere, maddeye baktığında bitmiş eserini, maddenin surete bürünmüş hâlini görüyordu… Bomboş bir tuval karşısında ressam da neticeyi, maksadını, muradını, eserinin kemale ermiş hâlini hayal eder.

Sanatçıların zâhirî “yaratma eylemi” aslında bu tasavvur halinde, hayal aleminde zaten “yaratılmış” olan bir şeyin maddî alemde de VAR edilmesidir. Bir başka deyişle MADDE yani mermer, tuval, boya veya şairin, yazarın kelimeleri işte bu mânânın surete bürünmesi, maddî alemde tecellî etmesidir.

Maddî ortam sanatçıdaki mânâların yansıdığı bir ayna olur. Aynadaki suret sanatçının anlattığı gerçeğin kendisi değildir. Ama o gerçekten ayrı da değildir. Surete bakarak perde arkasını yani gerçeği görmek için sanatçının lisanını, sanatındaki semboliği bilmek gerekir. Bu sembolik sanatçıya bağlıdır. Hayat hikâyesi, acıları, umutları, korkuları, kavgaları… Ayrıca eserin yapıldığı dönemi, sanatçıyı etkileyen fikirleri,  tarihi olayları bilen kişinin gözü (yani aklı) sanatçının lisanına da hakim olur. Sadece akıllı (=gören) seyirciler lisanı kullanarak sanat eserine baktıklarından zahirden gerçeğe doğru gidebilirler.

 Aynanın ve yansımanın ne olduğunu bilen göz (yani akıl) baş aşağı duran bir cami gördüğünde bunun suda yansıyan bir akis olduğunu teşhis eder, başını yukarı kaldırır, gözünü (yani aklını) gerçeğe çevirir ve gerçek camiyi bulur. Aynanın ters çevirici yansıma lisanından gafil gözler ise baş aşağı duran camiye bakıp şaşırırlar.Başlarını ters çevirmek yoluyla gözlerini (=akıllarını) surete uydururlar. Şekilcidir bu yaklaşım, Hakikat’ten uzaklaşan boya-sanat’ın yoludur bu. Hedonistlerin, ırkçıların, pozitivistlerin buluştuğu meydana çıkar bu yol. Zira NE? sorusunu merkezden çıkarıp yerine NASIL? sorusunu koyar.

Kâinat ALLAH’ın “ol!” emriyle var olduğu için bütün varlıklar O’nun sözleridir. Bu bağlamda Kâinat’ın yaratıldığı Lisan’ın dışında bir gerçeklik olamaz. Haliyle iktisab al nu’ût yani O’nun sıfatlarıyla şereflenmek de bir bakıma bu “Lisan” ile alâka kurmak, Lisan-ı İlâhi’yi kesbetmek mânâsındadır.(*)

“Varlık bir harftir, sen onun mânâsısın” diyordu Şeyh ül Ekber Hazretleri. Sormadan edemiyoruz Read the rest

Son 30 günde en çok okunanlar »

  1. Mantığın bittiği yer tek tip askerlik
  2. Zorunlu askerlik kaldırılsın!
  3. Türk’üm! Doğruyum! Sarhoşum!
  4. Organik dinimi geri istiyorum!
  5. Endoktrinasyon ve Türkiye’de Toplum Mühendisliği (Serdar Kaya)
  6. Kaçın Kadınlar; Devlet Geliyor!
  7. Varlık bir harftir, sen onun anlamısın
  8. Seçmeli Kürtçe Dersi Niçin Olamasın?
  9. Bahçeli 1, Kahpe Bizans 0!
  10. Cemaat’ten korkanlar klübü

Kemalizmin Zararları(8): Adamı çevirir »

Roman, Gerçeklik ve Kurmaca »

Gerçek dünyadaki sorun, binlerce yıldır kendimize bir mesajın olup olmadığını, bunun bulunup bulunmadığını sormamızdır. Anlatısal bir evrende o evrenin bir anlam oluşturduğunu, onun köken olarak ve okuma yönergelerinin bütünü olarak onun arkasında yetki sahibi bir varlık olduğunu kesin olarak biliriz.[1] Nesir bir uzun anlatı olan roman, kendi gerçekliğini yaratan bir hayal dünyası oluşturur. “Gerçekçilik” anlayışına edebi açıdan yaklaşımı tarihçiler ve romancılar arasında çok farklı olmuştur. Maupassant gibi kimi yazarlar gerçeğin izlendikten sonra değerlendirme süzgecinden geçirilerek aktarılmasını savunurken, Zola gerçeklerin objektif olarak aktarılmasından yanadır. Roland Borthes, dilin nesne gerçeğini tam olarak veremeyeceğini[2] savunur.

Fiktif yani itibari, gerçeğimsi denilen bu yapı, “…harici âlemin bir düşünce sistemi etrafında sanatkar tarafından yorumlanması neticesi vücut bulur.”[3] Romanı biyografiden, otobiyografiden, yaşanılan olaydan, ifade tutanağı tarzından, seyahat yazılarından, tarihe dayalı eserlerden ayıran işte bu fiktif unsurdur.[4] Sanatla gerçeklik arasındaki bağıntı gerçekliğin doğrudan yansıtıldığı yansıtma kuralı ile karmaşık ve dolaylı bağlantı dolayım/mediation kuramı olarak iki şekilde karşımıza çıkar. Dolayım kuramı, somut gerçekliğin artistik olarak yeniden-üretilmesidir ve dönüştürme anlamına gelmektedir. Bu yeniden üretim görünüşün arkasındaki anlamı/içkin anlamı öykülemektir ki bu da gerçeklik kavramını bir sorun olarak ortaya çıkarmaktadır. Gerçekliğin artistik üretimi sürecinde üretim araçlarının, tekniklerin, kullanılan gereçlerin ve asıl önemlisi yazarın kurmacaya ilişkin tasarımının da belirleyiciliğini göz ardı etmemek Read the rest

KÂBUS GiBi »

Kurtulus savasi kazanildiginda Türkiye nüfusunun çogu Kürtçe konussaydi bugün Kürdiye Cumhuriyeti’nde Türkçe egitim hakki için mücadele ediyor olacaktik. çünkü Kürt Ulus Devleti bunu gerektirecekti. (Bkz. Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu)

çocuklarimiz her sabah “Ne Mutlu Kürdüm Diyene” diye bagirmak zorunda kalacakti.

Türklerin özünden uzaklasmis, Kürtlügünü unutmus barbar, ilkel daglilar oldugu iddia edilecekti.

Kürdiye Cumhuriyetinin bölünmez bütünlügünü savunmak için “varligim Kürt varligina armagan olsun” Read the rest