Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Zor bir konaklama: Sığınma evi »

  “Salonda oturan gencecik kadınların yüzündeki derin kederi, örselenmişliği görünce burası bir yuva değil diye düşündüm ister istemez, fakat cehennemi bir yangından kurtuldukları, eteklerini tutuşturan alevlerle birlikte kendilerini buraya attıkları da aşikârdı.Bir sığınma evinde en temel kural gizliliktir. Güvenlik en çok bunun üzerine kurulur çünkü. Bir görüşme talep etmeye, bu incelikleri zorlamaya kıyamazdım normalde; fakat özel bir bülten hazırlamak üzere Ak-der yönetiminden Neslihan Akbulut randevu almışken ona eşlik etmek çok şey öğretti bana. ” (Yıldız Ramazanoğlu)

YAKINDA: Makinele-N-mek ve Makinele-Ş-mek »

Makinelerle donaNırken makineye dönüŞmek; Teçhizatın efendisi iken kölesi olmak… İnsan’ın 18ci ve 19cu asırdaki devrimlere, dünya savaşlarına ve soykırımlara hazır hale gelişini anlamak için önce bu KOPMAYI anlamak gerek.

Aslında İnsan konforunu arttırmak için hep alet yaptı. Ama makineler farklı. Makineler insana kendi ritimlerini dayattılar. Dikiş iğnesi ile dikiş makinesi arasındaki fark bu. Üretimi kolaylaştırmanın ve hızlandırmanın dışında bir mesele. Makinenin “istediği” hızda dikmek zorunda artık işçi:

 “Makina ile alet arasındaki en önemli fark belki de “Makine mi İnsan’a uymalı yoksa İnsan mı makineye?” şeklindeki soru etrafında bitmeyen tartışmalarda saklı. […] Eğer insan karşılaştığı her yeniliği ve ürünü yarınına dahil ediyorsa,  insanların makinelere icad edildikleri andan itibaren uyumlu olduklarını söyleyebiliriz.  Makineler geçmiş zamanların basit aletleri kadar hayatımızın ayrılmaz birer parçası oldular. Bizce ilginç olan bu uyum sorusunun hâlâ sorulabilmesidir. Aletlere uyum sağlamamız hiç söz konusu oldu mu? Bari ellerimize de uyum sağlayalım!  Makinelerin durumu ise farklı. Aletler elin hizmetçisi iken makine insanın kendisine uymasını bekliyor. Vücut ritmini ona ayarlamasını, hareketlerini mekanikleştirmesini.  Bu elbette insanın makineye hizmet etmesi demek değil. Ama çalışma süresi boyunca mekanik süreç vücudun ritmine ikame ediliyor. En gelişmiş, en hassas bir alet bile elin hizmetindedir. Ne onu yönetir ne de yerini alabilir. Oysa en basit bir makine bile bedensel çalışmayı “güdebiliyor” ve hatta tamamen insan emeğinin yerini alabiliyor.” (İnsanlık Durumu – Hannah Arendt)

 

 Türk Solu 

Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün.  Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce Dikkat Kitap kategorisinde yayınladığımız Pozitivizm Eleştirisi gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı buradan indirebilir ve paylaşabilirsiniz. Kitapta ele alınan başlıca konular: Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi.

İdeolojiye boyun eğen İnsan ve Makineleşme’nin rolü »

Çalışma ritmini işçiden almayan, tersine kendi ritmini işçiye dayatan mekanik sistemler hem fabrikalara hem de dünya ekonomisine bir bütün olarak şekil verdiler. O çağdan günümüze siyasî rejimler, devrimler ve savaşlar da “ritimlerini” otomatik makinelerden aldılar. Marx ve İnsan’ın kendine yabancılaşması (2): Makineleşmek isimli bölümde bu makinelerin etkisini tek tek insanlar açısından tartışmıştık. Oysa bir de cemiyet açısından bakılmalı makineleşme olgusuna. Bu sebeple insan topluluklarının ideolojilere, beyin yıkamaya, ırkçılığa, militarizme, devrimlere ve topyekün savaşlara hazır hale getirilmesinde makinelerin rolünden bahsedeceğiz yakında. Bu bölüm sadece Karl Marx’tan bir alıntı ve bir kaç fotoğraftan oluşuyor. Gelecek bölüme zihinleri hazırlamak ve bir parça tefekkür maksadıyla:

 “Makine, adale gücünü vazgeçilmez bir öğe olmaktan çıkardığı ölçüde, adaleleri zayıf, vücut gelişmesi eksik, ama eklem ve organları kıvrak işçileri çalıştıran bir araç halini alır. Bu nedenle de kadın ve çocuk emeği, makine kullanan kapitalist için aranan ilk şey olmuştur. Emek ve emekçinin yerini alan bu güçlü araç, çok geçmeden, yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin işçi ailelerinin bütün üyelerini doğrudan doğruya sermayenin egemenliği altına sokarak; ücretli işçi sayısını artırmanın bir aracı olup çıkmıştır. Kapitalist hesabına yapılacak zorunlu iş, yalnız çocukların oyun alanlarına elatmakla kalmamış, aile çevresinde bireylerin kendileri için diledikleri gibi harcayabilecekleri zamana ve emeğe de elatmıştır.” (Karl Marx, Kapital, Cilt 1, Üçüncü Kesim. Makinenin İşçi Üzerindeki Dolaysız Etkileri, a- Sermayenin Ek Emek-gücüne Elkoyması, Kadınlarla Çocukların Çalıştırılmaları)

Resimleri tam boy görmek için… Read the rest

Ben sizi hiç sevmiyorum! »

Ak Partinin her iki kişiden birinin oyunu alarak çıktığı ihtişamlı seçim zaferi sonrası, en sıkı muhaliflerin konuşmaları bir deja-vu yaşamama sebep oldu. Sıkı bir müntesibi olmasanız dahi sinema klasikleri arasında olması hasebiyle her daim ilgi çeken, İslâm Dininin ilk yıllarının konu edildiği ‘Çağrı’ filmini izlemişsinizdir. Oray Eğin, Yılmaz Özdil başta olmak üzere muhalif cephenin bu kudretli kalemşorlarıyla, filmin final sahnesindeki Ebu Sufyan ve eşinin konuşmalarındaki paralelliği bir araya getirince aklıma kadim olma yolunda hayli mesafe kat ‘eden “uzlaşma kültürü” sorunumuz geldi.

 “Bu kadar mı yanılmıştık?” diyen eşine, “kesin bir zafer bu!” diyordu Ebu Sufyan.

Şüphesiz ideal olarak lanse edilen “uzlaşma” olsa da toplum olarak bizi ayakta tutan, ihtiyacımız olan motivasyonu bize sağlayan uzlaşma değil, uzlaşamamadır. Toplumun bölündüğü sayısız kampları birbirine yaklaştırmak, en azından komşu kılabilmek adına Read the rest

Son 12 ayda en çok paylaşılanlar »

  1. Çirkin Cumhuriyet ve Mânâ’sız Maneviyat
  2. Atatürk İngiliz valisi olmak istedi mi?
  3. Aleviler Ama Namuslu İnsanlar (Cafer Solgun İle Röportaj)
  4. Ali Bulaç Hiç Melek Görmüş Müdür?
  5. Neye “evet”, Niye “hayır” ?
  6. Referanduma “Hayır” diyenler, rahat uyuyabiliyor musunuz?
  7. Kemalist İslâm : Atatürk’ün vecizeleri Yeni Kuran’a eklenecek!
  8. Robin Hood, Liberalizm ve Şeriat
  9. Mantığın bittiği yer tek tip askerlik
  10. DUYURU: Hanefi Avcı ve “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabını tekzip ediyoruz

Hikem-i Ataiyye Şerhi (Yeniden) »

Sunuş: Bu eşsiz kitabı daha önce bir kez tanıtmış idik. Uzun uzadıya anlatmak yerine yeni bir hikmet ile kitabın kendi kendini tanıtmasını daha faydalı buluyorum. Kalplere şifa olması duasıyla (MY)

 

 “Ey mürid, kulluğa ters düşen beşerî sıfatlardan sıyrılırsan HAKK’ın davetine icabet etmiş ve HAKK’a yaklaşmış olursun.” (1ci Cilt, 35ci Hikmet)

Ahmed Mahir Efendi’nin şerhi:

Din emri zâhirî ve bâtınîdir. Azalara ve kalbe dair emirlere “amel”, bâtını olanlara “akide” denir. Ameller ilâhî emre muvafık olursa taat, aykîrı olursa mâsiyettir. Akidelerin ilâhî emre uygun olanı imandır, aykırı olanı nifak veya cehalettir. Zahiri ile ilgili olanlara “fıkıh”, bâtınına dair olanlara “tasavvuf” denir. İnsan bu iki kısımdan ibarettir. Zahiri haller bâtının hükümlerine tâbidir. Çünkü yaratılış kanununa göre vücud ülkesinin hükümdarı kalptir, azalar onun emri altındaki halk ve askerlerdir. Bunun delili olan hadis-i şerifte buyuruldu:

“İnsan vücudunda bir et parçası vardır ki sağlığı vücudun sağlıklı olmasını, bozulması vücudun bozulmasını gerektirir. Bu da çam kozalağı şeklinde olan kalptir”

Kalbin sağlığı kötü sıfatlardan temizlenip iyi vasıflarla doldurulmasıyla hâsıl olur. Kulluğa ters düşen beşerî sıfatlar, işte bu kötü vasıflardır. Yoksa Read the rest

DUYURU: Vicdan Filmleri (vicdanfilmleri.org) »

 

“Sağduyunun, vicdanın sesi suskunluğa mahkûm edildi. Şimdi o vicdan çıkış yolu arıyor.“
Hrant Dink

GELİN, VİCDANIMIZLA BAKALIM

Bu çağrı hepimize. Eli herhangi bir kamera tutabilen herkese.

Gelin, kameralarımızı elimize alıp dünyaya bakalım. Dünyaya vicdanımızla bakalım.

Gelin, vicdanımıza görünenleri birbirimizle paylaşalım.

Mesela… Yol kenarında yalnız bir kadın olmak, sokaklarımızda bir engelli olmak.

Mesela… Kendi ülkesinde ‘sürgün’ olmak, ana babanın dayağa kalkan elini izleyen küçük bir çocuk olmak, okullarımızda başörtülü olmak, HIV pozitif olmak, dayağa mahkûm olduğu evinde hapis bir kadın olmak, cinsiyet ve cinselliği kapalı kutulara hapseden bir dünyada transseksüel ya da eşcinsel olmak, ‘duyulur’ endişesiyle anadilinde konuşmaktan korkmak.

Mesela… Savaşmaya, eline silah almaya, öldürmeye mecbur kılınmak, koca şehirlerde zenginliğin orta yerinde açlık sınırında yaşamak. Hatta mesela… Bir sokak köpeği olmak… Dünyanın herhangi bir yerinde ‘öteki’ olmak.

Belki de mesela başkaları için önemsiz, sıradan bir ayrıntı olan ama tam da bizim vicdan gözümüze takılan o benzersiz şeyi bulmak.

Elbette vicdan sadece gözlerden ibaret değil. İyi ki de değil. Vicdanın bir de elleri var. Vicdan, kötülüğü sadece görmekle yetinmez, ona karşı harekete geçer. Vicdan, zulmü sadece kaydetmekle yetinmez, ona son vermek için mücadele eder. Vicdan, sadece mağduriyeti kayda geçmekle kalmaz, bizzat mağdur için, mağdurla dayanışma içinde bir şeyler yapmanın da derdinde olur.

Ve son olarak, vicdan tamamen özgürdür. En doğrusunu yine kendi bilir. Dolayısıyla yukarıda verdiğimiz tüm örneklemeler, sadece projeye katılmanız için ilham ve teşvik amaçlıdır; yollayacağınız işlerin çerçevesini tanımlama ve sizi sınırlama amacını asla gütmez.

Öyleyse gelin, dünyaya şöyle bir vicdanımızla bakalım. Ve en fazla 5 dakika uzunluğunda bir kısa film çekelim.

İhtiyacımız olan tek şey, bir çift göz, bir kamera ve gönül gözü vicdanımız.

Gelin, vicdanımızla bakalım. Ortak bir vicdan için vicdanlarımızı görünür kılalım.

“Gerçekliği kabul edip etmemek esasen herkesin kendi vicdan sorunudur, bu vicdan da temelini bizatihi insanlık denilen ortaklığımızdan, ‘insan’ kimliğimizden alır.”
Hrant Dink

Philippe Jaroussky – Vedro con mio diletto – Vivaldi »

 

 

Vedrò con mio diletto
l’alma dell’alma mia
Il core del mio cor pien di contento.
E se dal caro oggetto
lungi convien che sia
Sospirerò penando ogni momento…

I will see with joy,
the soul of my soul
heart of my heart full of content.
And if from my dear object
I be far away
I will sigh, suffering every moment…

İnsan’ı devirmek için kökünden sökmek gerekir(1) »

Kirpiler ve İnsanlar

“Soğuk bir kış sabahı çok sayıda kirpi ısınmak üzere bir araya toplanır. Ama kısa süre sonra dikenlerin batması  yüzünden yeniden uzaklaşırlar. Isınma ihtiyacı onları tekrar bir araya getirdiğinde dikenler yine batar ve üşümekle diken arasında gidip gelirler, ta ki birbirlerine katlanabilecekleri uygun mesafeyi bulana kadar. Bunun gibi, insanlar da hayatın tekdüzeliğinden kurtulmak için bir araya gelirler ama ötekilerin nahoş ve sıkıntı verici özellikleri yüzünden uzaklaşırlar.” (Arthur Schopenhauer(*) , Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar, 1851)

İnsanlar sadece yalnızlıktan kaçmak için bir araya gelmiyorlar elbette. Birlikte çalışmak, üretmek için hemen herkes Schopenhauer‘ın kirpileri gibi “ötekilere” muhtaç. Ancak insanların kirpilerden bir farkı Read the rest

İşgal mi ediliyoruz ne? »

Bir zamanlar “dört bir yanı düşmanlarla çevrili” bir ülke olduğumuzu hatırlarsınız… Yunanlılar bizimi azılı düşmanımızdı… Araplar ise bizi “arkadan vurmuştu”… Kuzeyde Rusya ise “sıcak denizlere inmek için komünizmi ülkemize sokmaya” çalışıyordu…  Kısacası “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok”tu… Şimdi bakıyoruz ki bu korkuların birçoğu vehimlerden öteye gitmedi…

Daha önce gördüğüm ancak şu an internette bulamadığım bir resimde Türkiye sınırları bir taraftan bir akrep, bir taraftan sırtlan, diğer bir taraftan ise yılanla kuşatılmıştı. Hepsi aynı anda Türkiye’ye saldırmak için dört gözle bekliyorlardı… Bu resme göre, Avrupa ile Asya arasında köprü görevi gören, JEOPOLİTİK yönden çok önemli bir bölgede bulunan topraklarımız “düşmanlarımızın” ağzını sulandırıyordu… İşte bu jeopolitik kavramı bizim korkularımızın ve dünya ile ilişkilerimizin şekillenmesinde önemli bir olgu oldu. “Jeopolitik konumumuz” korkularımızı, korkularımız ise kimliğimizi şekillendirmesini sağladı. Jeopolitik kaynaklı bu kimlik ise şu an ki sorunlu ulus-devlet yapımızın önemli bir öğesini teşkil ediyor.

Jeopolitik-kimlik-korku ekseninde gelişen bu olgu Benedict Anderson’un Türkçe’ye “hayali cemaatler” olarak çevrilen “imagined community” kavramını akla getiriyor. Anderson’a göre ulus kavramı doğal bir süreçten ziyade “özel bir yapımın” ürünü… Neticesinde meydana gelen “uluslar” ise hayali (imagined)…

Ancak bu noktada şunu belirtmekte fayda var: Anderson’un tezinde hayali olan kimlik değil cemaat… Bir aidiyet duygusu olan cemaat kimliğin meydana getirilmesinde bir temel unsur… Yani meydana gelen/getirilen cemaat/ulus kimliği meydana getiren bir öğe görevi görmekte…

Diğer taraftan Anderson’un “hayalî cemaatler”i ‘modernist teoriler’ kategorisinde Read the rest