İşgal mi ediliyoruz ne? »
By Emre Paksoy on Haz 13, 2011 in Beyin Yıkama, Irkçılık, Psikolojik harp, Türk Basını, Ulus-Devlet | 1 Comment
Bir zamanlar “dört bir yanı düşmanlarla çevrili” bir ülke olduğumuzu hatırlarsınız… Yunanlılar bizimi azılı düşmanımızdı… Araplar ise bizi “arkadan vurmuştu”… Kuzeyde Rusya ise “sıcak denizlere inmek için komünizmi ülkemize sokmaya” çalışıyordu… Kısacası “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok”tu… Şimdi bakıyoruz ki bu korkuların birçoğu vehimlerden öteye gitmedi…
Daha önce gördüğüm ancak şu an internette bulamadığım bir resimde Türkiye sınırları bir taraftan bir akrep, bir taraftan sırtlan, diğer bir taraftan ise yılanla kuşatılmıştı. Hepsi aynı anda Türkiye’ye saldırmak için dört gözle bekliyorlardı… Bu resme göre, Avrupa ile Asya arasında köprü görevi gören, JEOPOLİTİK yönden çok önemli bir bölgede bulunan topraklarımız “düşmanlarımızın” ağzını sulandırıyordu… İşte bu jeopolitik kavramı bizim korkularımızın ve dünya ile ilişkilerimizin şekillenmesinde önemli bir olgu oldu. “Jeopolitik konumumuz” korkularımızı, korkularımız ise kimliğimizi şekillendirmesini sağladı. Jeopolitik kaynaklı bu kimlik ise şu an ki sorunlu ulus-devlet yapımızın önemli bir öğesini teşkil ediyor.
Jeopolitik-kimlik-korku ekseninde gelişen bu olgu Benedict Anderson’un Türkçe’ye “hayali cemaatler” olarak çevrilen “imagined community” kavramını akla getiriyor. Anderson’a göre ulus kavramı doğal bir süreçten ziyade “özel bir yapımın” ürünü… Neticesinde meydana gelen “uluslar” ise hayali (imagined)…
Ancak bu noktada şunu belirtmekte fayda var: Anderson’un tezinde hayali olan kimlik değil cemaat… Bir aidiyet duygusu olan cemaat kimliğin meydana getirilmesinde bir temel unsur… Yani meydana gelen/getirilen cemaat/ulus kimliği meydana getiren bir öğe görevi görmekte…
Diğer taraftan Anderson’un “hayalî cemaatler”i ‘modernist teoriler’ kategorisinde Read the rest












Yıllar ve yıllar önce, bundan hayli zaman önce ve zamanların birinde, bir şehir varmış. Adı Çok Kapılı Şehir olan şehrin çok kapısı varmış; her biri kendi görevini eda eden. Şehrin ileri gelenleri ayrı kapıdan, askerleri ayrı kapıdan, ahalisi ayrı kapıdan, alimleri ayrı kapıdan, misafiri ayrı kapıdan, her bir meslek grubu ayrı ayrı kapılardan girer ve çıkarlarmış. Şehir bu ya, şehrin bir de kimsenin bilmediği, bilenin unuttuğu, iki kişinin kullandığı bir kapısı daha varmış. Sırra Kadem Kapısı. Orayı bir tek şehrin güzeller güzeli on yedisine yeni adım atmış prensesi ve şehrin her sırrının aslını bilen Şifacı’sı kullanırmış. Prenses elbiselerini değiştirip köylü kıyafetleri giyerek süzülürmüş o kapıdan dışarı, şehri Tek Kapılı Şehir’le birleştiren ormanda gezer, akşam etmeden sessizce yine Sırra Kadem Kapısından içeri süzülürmüş. Kimsenin bilmediğini sadece prensesle Şifacı bilirmiş. Aralarındaki anlaşma sözlere dökülmese de, gözlerle imzalanmış, sır ikisinin gözlerinde mühürlü kalmışmış.