Opa Cupa »
By Mehmet Yılmaz on Şub 15, 2012 in İnsan Müzikleri | 0 Comments
Önceki YazılarBy Emre Paksoy on Şub 15, 2012 in AKP, Demokrasi, Derin Devlet, Devlet Terörü, KCK, PKK, Türk Adaleti | 1 Comment
“… Suçun işlenmesini önlemek amacıyla orada bulunurken onu önlemek yerine eğer kendisi eylemleri gerçekleştirirse, zaten örgütün yapmak istediğini kendisi yapmış olur. Bu yüzden Bekir Bozdağ’ın söylediği “istihbaratın suç işlemeden örgüte sızamayacağı” iddiası da bir doğruluk içermez […] “istihbaratçıların” suç işlemesine yetki veren bir kanuni düzenleme de bildiğim kadarı ile yok…”
Kürt Sorunu üzerine bir yazı hazırlığına girmek oldukça zor… Her yazılası bir konu ele alındığında daha o konunun üzerine sağduyu ile düşünemeden başka bir sıcak gelişme ile karşı karşıya kalıyoruz… Şöyle bu süreçte yaşananlara bir bakarsak… Peş peşe gelen KCK operasyonları, sınır ötesi harekâtlar, Uludere faciası ve son olarak KCK-MİT mevzuu her birisi aslında uzun uzun ve düşünerek konuşulması tartışılması gereken Read the rest
By Mehmet Yılmaz on Şub 14, 2012 in Ateizm, Hümanizm, Jean-Paul Sartre, Kitap Sohbeti, Varlık, Varoluşçuluk, Yokluk | 3 Comments
Rüzgârsız bir gecede yağan kar tanelerinin yavaş yavaş süzülüp yere inişini seyrettiniz mi hiç? Sokak lambasının ışığında önceden belirlenmiş yerlerini arar gibidirler. Sanki her bir kar tanesinin tam olarak nereye düşeceği önceden bellidir. Gösteri başlamadan önce sahnedeki yerlerini alan aktörlerin rahatlığıyla yere, kendi yerlerine inerler kar taneleri.
Bazı müzikler vardır, kar tanelerinin sükûnetini hatırlatırlar. Notalar müzik aletinden veya müzisyenlerin telaşlı parmaklarından çıkmıyordur da… gökyüzünden yeryüzüne iniyordur, yavaş yavaş, süzüle süzüle… Meselâ Schubert’in Der Leiermann‘ı böyle bir müziktir. Schubert değildir besteleyen, o sadece gökten yağan notaları eteğine toplayıp bize vermiştir… Havadaki boşluk kar taneleri için ne ise sessizlik nota için odur. Boşluk’un, Yok’un varlığıdır bu sükûnet. Kar tanesinin bir yere düşmeme ihtimali, notaların sustuğu zamanlar gibidir. Yokluk eğer var olmasaydı kar yağmazdı, çığ düşerdi. Sessizlik (=nota yokluğu) eğer var olmasaydı müzik dediğimiz şey fondaki bir gürültüden ibaret olurdu, duyulurdu ama dinlenmezdi.
Sessizliğin sesini duymak için Johann Sebastian Bach‘tan Musikalisches Opfer de dinlenebilir.(1) Özellikle eserin başlangıç kısmı sessizliği duymak, notaların gökten inip yeryüzündeki nizamî yerlerini alışlarına şahid olmak için idealdir. (Bu kayıtta ilk 50 saniye)

Ateist bir özgürlük teorisi
Ateizmin ürettiği en kaliteli metinlerinden biri Varlık ve Hiç. Bu kitapta Jean-Paul Sartre’ın tanrısız bir ahlâk teorisi, Jüdeo-Kretyen ilâhiyat ile göbeğini kesmiş bir “iyi insan” arayışı içinde olduğunu söylersek sanırım yanılmış olmayız. Elbette Sartre’ı anlamak isteyen her okur Read the rest
By Editorden on Şub 14, 2012 in Site İstatistikleri | 0 Comments

By Alper Gürkan on Şub 13, 2012 in edebiyat, Kitap Sohbeti, Modernleşme, roman, Sanat | 3 Comments
Oblomov bir köhneliğin romanıdır. Rusya’nın uçsuz bucaksız topraklarında hüküm süren bir anlamsızlığın romanıdır. Hangi işe yaradığını ne tarihin ne de kendisinin bilmediği bir soylunun romanıdır. Kendine oturacak yer bulamayınca çekip giden adamların romanıdır. Oblomov, oblomovluğun romanıdır…
Gonçarov XIX. yüzyılın ortasında bu eseri kaleme aldığında, Ekim Devrimi’nden bî-haber olan ve Stalin’in sanayileşmiş Rusya’sından uzak bir konumda feodalizmin tüm titreşimlerini içinde barındıran bir Rusya mevcûd idi. Tahta çıkar çıkmaz liberalleşme gayesiyle reformlar başlatan Çar II. Aleksandr’ın serfliği kaldırmak üzere hamle yaptığı, köylüye toprak dağıttığı Read the rest
By Editorden on Şub 13, 2012 in Dikkat Kitap, Kitap Sohbeti | 1 Comment
Yazmak vermektir. Bir “alan” yoksa vermek de yok demektir. Düşünen ve hisseden insanlar insanlıklarından bir iz bırakmak isterler. Ne bir kibir ne de bir başka zayıflıktır bu. İz bırakmayan insan bir eksiklik hisseder, tamam olmamış, yarım kalan bir şeyler vardır. Nefes alıp da vermemiş gibi olur, sevinip de gülmemiş, üzülmüş ama ağlaması engellenmiş gibi hisseder kendisini.
Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… Neden yazdılar o satırları?
İnsanları birleştirirken zaman ve mekân engellerini ortadan kaldıran bir eylem yazmak… ve tabi okumak. Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yaza(r/n)lar birer insan ve bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler.
Evet… Yazmak vermektir. Bir “alan” yoksa vermek de yok demektir.
Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.
By İbrahim Becer on Şub 13, 2012 in islamcilik, Laiklik, Muhafazakarlık, Politika | 1 Comment
Bazen, Tayyip Erdoğan’ın konuşmasını, Cemil Meriç Üstadın yazmasına benzetirim ben. Okuyanlar bilir, Cemil Meriç yazarken karşısındakinin seviyesiyle, anlayıp anlamadığıyla pek ilgilenen bir Yazar değildir. Bu konuda da kırmızı çizgileri sert ve nettir Üstadın: “Halkın seviyesine ineceğiz diye dilimizi papağanınkine benzetmek, halklaşmak değil eşekleşmektir” der. Kant’ı da bu konuda örnek göstererek, “Kaç Almanın kendisini anladığını” sorgular.
Bir Düşünüre, ‘hele ki bu isim Cemil Meriç’se’ yazma tekniği konusunda akıl vermek her babayiğidin harcı olmadığı gibi haddi de değildir. Beğenilmez, okunmaz ve olay kapanır gider. Oysa ki bir siyasetçiyi aynı kefeye koyamazsınız. Çünkü siyasetçi, siyaseti sanat için değil halk için yapan kişidir. “Halk için mi, sanat için mi” tartışmaları, bir siyasetçi için liseli yılların popüler bir münazara konusudur o kadar.
Fakat Türk Siyasetinin bir noktada ciddi bir açmazı var; Özellikle Refah Geleneğine ve Cemaat Geleneğine kendilerini düşman / muhalif olarak konumlandıranların rakipleri konusunda olağanüstü cehaletleri. Bu konunun çok detaylı bir konu olduğunun farkındayım ve girmeyi düşünmüyorum. Benim amacım, Tayyip Erdoğan’ın ‘dindar nesil’ derken ne demek istediğini anlayabilmek.
Tayyip Erdoğan dindar mıdır? Tanıkların şehadetine göre iyi bir dindardır. Hapishanedeki arkadaşı Hasan Yeşildağ Read the rest
By Tavit Kilimciyan on Şub 12, 2012 in Demokrasi, Ekonomi, Kriz Çıkarma Özgürlüğü, Liberal Totalitarizm | 4 Comments
Yunanistan’da bugün kritik bir gün. Yeni kredi anlaşmasının onaylanması için kemer sıkma paketi oylanacak. Liderler vekilleri uyardı: Onay yoksa, bir daha seçilemezsiniz!
“… Yunanistan’da hükümeti oluşturan siyasi partilerden PASOK ve Yeni Demokrasi Partisi’nin liderleri, 130 milyar avroluk yeni kredi anlaşmasının onaylanması için parti gruplarında milletvekillerine çağrıda bulundu. AB ve IMF tarafından istenen yeni tasarruf önlemlerini içeren ikinci kredi anlaşması ile hükümetin özel sektör kreditörleriyle yaptığı PSI (özel sektör katılımı) tahvil takası anlaşması, yarın
parlamentoda yapılacak oylamadan önce parti gruplarında tartışıldı.
Bu milli bir konu
Yeni Demokrasi Partisi lideri Andonis Samaras, partisinin milletvekillerinden, yeni anlaşma ile PSI anlaşmasını onaylamalarını istedi. Samaras, anlaşmayı onaylamayanların gelecek seçimlerde partisinden aday olmayacağını belirtti. PASOK lideri Yorgo Papandreu da, bugün tüm dünyanın gözünün Yunanistan’da olacağını belirterek, herkes için sorumluluk zamanı olduğunu ifade etti…” TAMAMI
… Bu konuda okumak için…
Önceki makaleler
Ve bir kitap:Liberalizm Demokrasiyi Susturunca…
Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur?
Demokratik yolla yönetilen bir ülkede halkın tercihleri daha güçlü, bazen daha “sosyal” bir devletten, kolektif dayanışmadan, yüksek asgârî ücretten yana olabilir. Yani daha az liberal bir devletten. Peki halka rağmen dayatılmalı mıdır liberalizm? Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkların iradesi çiğnenebilir mi?
2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. ve ABD, Fransa, Almanya gibi “batamayacak kadar büyük” devletler dahi zorlanıyorlar. Halk için kurulmuş, halkın vergisiyle yaşayan batılı ulus-devletler finans sektörünün emrine girmiş gibiler. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemiyor insanlar, protesto ediyorlar. Ama batılı ulus-devletler ısrarla hatta bazen polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar.
Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkları finans sektörünün kölesi yaptı?
Liberal düşünürlerin içinde Hayek ve Mises gibi peşinen anti-demokratik duruş almış bir çok isim var. Ancak batı demokrasileri bu gerçeği yeni keşfediyorlar. Dünyaya özgürlük dersleri verirken kendi demokrasileri liberalizmin ağırlığı altında çökebilir. Okuyacağınız kitap halk iradesi ile liberalizmin savaşı üzerinedir. (Eserlerinden istifade ettiğimiz fikir adamları: Edmund Burke, Ludwig Von Mises, Friedrich A. Hayek, Atilla Yayla, Karl Marx, Hannah Arendt, Alexis de Tockeville, Alexandre Soljenitsyne, Noam Chomsky, Ignacio Ramonet, Max Weber) Kitabı buradan indirebilirsiniz.
By Korsan Mahyaci Kamil on Şub 12, 2012 in atatürkçülük, CHP, Kemalizm | 0 Comments
By Berivan K. on Şub 12, 2012 in İnsan Müzikleri | 0 Comments