Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Başbakan Tevhidi Tedrisat’ı tartışmaya açmalıdır! »

“… Tek parti döneminin Kemalist eğitim anlayışı özellikle Vatandaşlık, Yurt Bilgisi, Din Kültürü ve Beden Terbiyesi gibi derslere çok önem vermiştir. Maarif Vekâleti, eğitimi, öğretmenleri ve okulları kutsallaştırarak bireye devlete karşı vazifelerini öğreten milliyetçilik dozu yüksek bilgileri ders kitaplarına yerleştirmiştir. Örneğin dönemin ders kitaplarında ” Dünyada anamızdan da canımızdan da çok sevdiğimiz iki şey vardır; Türk yurdu ve Türk milleti” türünden bilgilere sıklıkla rastlamaktayız. 1927 yıllarında Abdülbaki Gölpınarlı’nın ilkokullar için yazdığı Din Kültürü kitabında ise iman “dinî” ve “milli” iman olmak üzere ikiye ayrılıyor. Milli iman bahsinde; “Bizim bir de milli imanımız vardır. Biz Türküz. Türkler medenidir. Milletimiz daima ileri gidecek, düşmanlarımızı alt edecektir. Türk adı anılınca göğsüm iftiharla kabarır, basım yükselir. Milletime, vatanıma faydası dokunanları severim, mübarek yurduma fenalık edenleri hiç sevmem. İste bu milli iman, bizi yaşatacak, ilerletecek imandır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti hükümetine tabi olanların hepsini bu iman birleştiriyor. Biz bu milli imanı, büyük Cumhurreisimiz Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’nin ve onun vatansever arkadaşlarının gayretiyle, Cumhuriyet sayesinde kazandık” deniliyor.
“İmanı” bile milli olarak takdim eden bir anlayışın oluşmasına hatta Kemalistlerin neredeyse milli marşı konumuna gelen 10. Yıl Marşı’nda “Türk’üz, bütün başlardan üstün olan başlarız, Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız, imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” türü ifadelerin milli eğitimi anlayış olarak beslemesine neden olan Türk milli eğitim tarihindeki en önemli gelişme; 1924 yılında yürürlüğe sokulan Tevhidi Tedrisat yasasıdır …”
TAMAMI

… Kemalizm ve CHP konusunda daha fazla okumak için …

  Kadın hakları ve Kemalizm

 “Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi” gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. “İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi “çağdaş Türk kadını’nın sesi” Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  “Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak”  Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  “Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış

  Türk Solu 

Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün.  Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce Dikkat Kitap kategorisinde yayınladığımız Pozitivizm Eleştirisi gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı buradan indirebilir ve paylaşabilirsiniz. Kitapta ele alınan başlıca konular: Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi.

Kendi ülkesini işgal eden ordu

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek  KORKU PROPAGANDASI yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.

 Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.

Tarih şaşırmaktır

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… Buradan indirebilirsiniz

Kemalizm ölmedi çünkü Kemal herkesin kalbinde »

12 Öfkeli Adam (Sidney Lumet) »

İnsanın kendisi adına karar alamayacağı, hakkında gelişebilecek bütün olayların başka birinin ya da birilerinin elinde olduğu anlarla karşılaşabilir. Hastaneye yolumuz düştüğünde en iyi doktoru isteriz; çünkü bizim hakkımızda karar verecek, bize bir tanı koyacak kişinin işinin ehli olduğunu bilmek isteriz ya da bir avukata ihtiyaç duyduğumuzda cevvalinden olsun deriz, “ipten adam alan” tabiri boşuna türememiştir. Şairin: “insan acizdir, muhtaçtır, çok artistlik yapmamalıdır” dediği noktaya hepimiz bir gün geliyoruz. İşte buna dair bir film; 12 Öfkeli Adam. Filmin başında sadece bir kaç saniye bakışlarını gördüğümüz bıyıkları bile terlememiş gencin bir jüri odasında hakkında çıkacak kararın usta bir yöntemle perdeye aksettirildiği bir şaheser.

Jüri yapısının yer aldığı filmler ve diziler oldukça rağbet görür yedinci sanatta. Dar alanda, bir çok oyuncuyu hapsederek, kamera oyunları kısıtlıyken seyircinin ilgisini düşürmeden yapıtını izletebilmek her yönetmen için zordur. Burada devreye senaryo giriyor. Tek bir mekanda çekilen, tıpkı bu gibi filmleri taşıyan ana kolon, ne oyuncuların yeteneği, ne yönetmenin zekası, ne de müziğin etkisidir. Doğrudan doğruya en etkili silah senaryodur. Her geçen gün gazetelerin üçüncü sayfalarını süsleyen haberlerinin mahkeme koridorlara düşen aksinden hikaye sıkıntısı çekilemeyeceği de herkesin malumu olsa gerek. Burada dipnot düşmek gerekirse Türk Sineması’nın en zayıf yanı senaryodur, yönetmen olarak çok büyük isimlere ev sahipliği yapmış olmasak da, oyuncular konusunda dünyanın sayılı ülkelerinden biriyiz.

Jüri’ye girmişken kısa bir not düşmeli. Türk Hukuk Sistemi, Franco-Germen Hukuk Sistemi’nin bir parçasıdır. Bu sistemde, avukat sanığı savunur, savcı hem sanığı suçlayacak deliller bulur hem de sanığın lehine deliller bulup dosya hazırlar, hakim de savcının iddiasını, savunma makamının yani avukatın savunmasıyla birlikte deliller ışığında değerlendirip kanunların kendisine çizdiği alanda karar verir. Burada önemli olan şey Franco-Germen sisteminin ezberci bir sistem olmasıdır ve “Hakimlerin takdir yetkisi” ve “kanun yapma yetkisi” sınırlıdır. Oysa Anglo-Saxon Hukuk Sistemi’nde de savcı, hakim, avukat üçgeni benzerdir. Fark ise hakime tanınan geniş alanıdır. Anglo-Saxon Hukuku, emsaller hukukudur. Hakimler karar alırken kendisinden önceki davalara göre karar verirler, Franco-Germen Sistemi’nde ise bu alan oldukça dardır. Parlemanto daha çok karar almak için toplanır, kanun yapma peşinde koşmaz. Amerika’da ise duruma oldukça etkili bir ek sağlanmıştır; jüri. 12 kişiden oluşan bu ekip karar noktasının son odağını oluşturur. İddia ve savunma makamının asıl muhatabı artık sıradan insanlardır, zengin veya fakir fark etmeyen insanlar, sıradan insanlar jüri sandalyelerinde oturduğunda artık adaletin halk katındaki vicdanı haline gelirler. Teoride muhteşem olan bu sistem, pratikte aynı etkiyi sağlayamamakta malesef. Adaletin vicdanı olan kişiler, şahsi olayları ile davalı arasında bağ kurup intikam arayışına girebilmekte ya da hukuk eğitiminden çok tiyatro uzmanlığı yapan avukat parçalarının göz boyamalarına kanabilmektedir. Bu kadar hukuk dersi yeter. Sadece filmde dikkat edilesi bir durum söz konusu; bütün jüri üyeleri erkek, farklı kültürden insanlar, ama aralarında siyahi yok. 1957 yılı Amerika’sını tanımak için güzel bir argüman.

İnsanlar genelde klasik filmlere uzak dururlar, siyah beyaz filmlerde kendilerine yabancı bir şey hissederler belki de. Bu filmi izlemiş birinden kötü film dediğini duymadım ve bu film insanların klasik filme olan bakışını değiştiren filmlerin başında gelir. Hikayeyi az biraz anlattık satır aralarında. Yine de düzgünce bir açıklamayı hak ediyor. Genç bir çocuk babasını öldürmekten dolayı tutuklanıp ardından yargılanır, kendisi hakkında karar aslında çoktan verilmiştir. Jüri üyelerine bakarken gözündeki çaresizlik aşikârdır. Avukatı kendisini iyi savunamamış, kendisi hakkındaki deliller yeterli görülmüştür. Bunların çoğunu film ilerledikçe jüri üyelerinden dinleriz. 12 adam bir odaya toplanır ve karar almaları istenir. Farklı farklı tipte 12 kişi aslında kararı vermiştir, belki de biri hariç, bir masa etrafında toplandıklarında “tiz urun kellesini” kıvamındalardır. Henry Fonda, ki filmin yapımcısıdır da, oynadığı beyefendi mimar karakteri ile çocuğun biraz daha konuşulmayı hak ettiğini belirtir. Avukatının acemi olduğundan da bahseder. Üyeler acelecidir eve gitmek, bu güzel günde mahkemelerde vakitlerini ziyan etmek istemezler. Bir tanesi vardır ki tek derdi beyzbol maçıdır, çocuk falan umurunda değildir, tek derdi çabucak karar verilmesi ve maça yetişebilmektir. Bu arada çocuğun cinayet günü yaşadığı olaylar bir mizansene çevrilir. Bıçak kullanmayı bileninden göçmenine hepsi oradadır aslında, bütün ihtiyaç duyulan araçlar hafızada mevcuttur. Zamanla kesin olan karar sorgulanmaya başlanır ve her birini ikna edecek bir karar çıkar.
12 Öfkeli Adam aslında bir tiyatro oyunudur, Henry Fonda bunun film yapılmasını istemiş ve yapımcılarından biri olduğu filmde başrolü oynamıştır. Henry Fonda’nın dışındaki tüm oyuncular tanınmış sinema aktörleri değildir, tiyatro kökenli oyunculardır ve filme doğru duyguyu verip senaryoyu ustalıkla taşımışlardır. Yönetmen koltuğuna ise Köpeklerin Günü (Dog Day Afternoon), Şebeke(Network), Serpico gibi filmlerin usta yönetmeni Sidney Lumet oturmuştur. Tek mekanda geçen film sürükleyici, zeka dolu bir hikayeyi seyirciyi sıkmadan ve ustalıkla anlatır. Filmin bütün yapı taşları işini ustalıkla yerine getirmişlerdir. Bize de seyredilesi bir başyapıt bırakmışlardır. İzlemeyenlere izlemeleri tavsiye olunur. İzlemiş olanlara ise tekrardan zarar gelmeyecek bir filmdir.

 

Okulda zorbalık ve intihar ilişkisi »

Orijinal metin: Mauren Healy

Okul zorbalığı intihara sebep oluyor mu?

Son birkaç haftadır gergin anne babalardan bir dizi telefon alıyorum. Çünkü çocukları onlara ” Beni okula geri gönderirsen intihar edeceğim. Tamamen bitirmek istiyorum. Okulda “arkadaşlarım” bana eziyet ediliyorken güldü. Hayattan nefret ediyorum.” diyordu.  İyi haber şu ki,  benim yardımımı isteyen bütün anne babaların çocukları şu anda kendilerini daha sağlıklı ve mutlu hissediyor. Ama soru hala geçerli:  ” Zorbalık bazı intiharların sebebi mi?”

Birbirleriyle ilintili mi?

Çoğu ruh sağlığı uzmanı ve intihar önleme uzmanı okul kabadayılığının intihara sebep olmadığını söylüyor. Kendini öldüren çocuk ve ergenlerde daha derinlerde bir şeyler olduğunu öne sürüyor. Katılıyorum.  Ne var ki onların inanmak istediği gibi her şeyin “siyah ya da beyaz” olmadığını Read the rest

Tüketim Uzmanları-1 / Giriş »

“… Marx’a göre de kapitalism işte bu fabrikalardan taşan objeler için duyulan ve doğal olmayan arzular üzerine kurulmuştur. Kapitalizm bizi, üretilip marketlerde satılan şeyleri istemeye yönlendirirken, bu eşyaların satılmasıyla elde edilen kazanç kapitalistlerin ceplerini doldurur. Böylelikle arzularımız yoldan çıkarılmış olur ve bizi bizden kazanç sağlayanların dalkavuğu haline getirir …”

Sunuş: Yazar kendisini ‘Avcılardaki bir Amerikalı’ olarak tanımlar. Bu ifade ilk bakışta ‘Avcılarda yaşayan bir Amerikalı’ gibi gayet açık ve basit bir anlama sahip görünse de ifade ettiği daha derin manalar vardır. Avcılarda yaşayan bir Amerikalı, George Simmel’in bahsettiği ‘yabancı’ kavramına birebir uyar. Simmel’in yabancısı yerli ve gezgin arasındadır. Geçmişten beri orada olmadığı için yerli değildir ve bir gezgin gibi ‘yarın ayrılmaz’; ‘yarına kalır’. Yabancının sahip olduğu dezavantajların yanısıra sahip olduğu bir avantajı vardır ki sırf bunun için o zorluklar çekilmeye değer hale gelir: ‘objektiflik’. İçinde bulunduğu topluma sonradan girdiği için, o toplumun üyelerinden farklı olarak, hareketleri, bilinçsizce takip edilen alışkanlık esamesi davranışlardan farklıdır. Çünkü çevresinin ‘farkındadır’. Bu farkındalık da ona normları özgürce tartma imkanı sunar ve ön yargısız bir şekilde değerlendirme şansı verir. Charles Allen Scorboro ‘Avcılardaki bir Amerikalı’ olarak Simmel’in yabancısından çok da farklı değildir. Bu yüzden yaptığı gözlemler ve edinimleri, bizi dışarıdan gözlemleyen ve yorumlayan ‘objektif’ ve ‘önyargısız’ bir perspektiftir. Belki de ne biz zannettiğimiz gibiyizdir ne de çevremizdeki şeyler…   

Tüketim Uzmanları-1 (Charles Allen Scarboro)

Çeviren : Müleyke Barutçu 

Yıllık ev iznimde Kuzey Carolinadaki oğlumu ve ailesini ziyaret ediyorum. Dört yıldır ABD dışında yaşıyorum. Her eve gelişimde, biraz da olsa yaşadığım kültür şoku beni şaşırtıyor. Hadi yabancı bir ülkeyi ziyaret ettiğimizde olan kültür şokuna alışığız da eve geri döndüğümüzde de bu şokun sürmesi de ne!? Tanıdık olması gereken (yazar tanıdık demek olan ‘familiar’ kelimesinin, aile demek olan ‘family’ kökünden geldiğini vurguluyor) yabancı görünüyor. Yurtdışında yaşamak beni kendi toplumuma bir yabancı yapıyor.

Dikkatimi tekrar tekrar çeken şey ABD’deki deki katışıksız tüketim coşkusu. Birinin sahip olması gereken şeylerin çokluğu ve bu şeylere ulaşım imkanının geniş olması gözüme sokulmak istercesine dikkatimi çekti. Nasıl bu kadar çok eşya olabilir? Niye herkes bu kadar çok farklı şeye sahip olması gerektiğini düşünüyor? Aslında mükemmel bir şekilde iş gören şeyler neden kat’i bir sürerlilikle aynı şeyin ‘yeni ve geliştirilmiş’ şekliyle değiştiriliyor? İnsanlar nasıl bu tüketim yığınlarını edinmeyi -ve sonra da çöpe atmayı- beceriyorlar? Read the rest

Bugün cuma, ne olur bir şey yap (8) »

 İnsanı ahsen-i takvîm üzere yaratan, kendisine muhatab kılan, kendi Mü’min isminden vererek yeryüzünde halife kılınma şerefine mahzar kılan Kerîm, Rahîm, Vedûd ve Rauf Cenab-ı Mevlâ’ya sonsuz hamd ü senâ olsun.

 İnsanın şerefini, izzetini, hilkâtini ve en güzel ahlâkını bildiren ve bulduran resûlu’s-sakaleyn, raûf, rahîm ve aziz Fahr-i âlem (S.A.V.)’e en güzel salât ü selâmlar arzolunsun. Bu hamd ü senânın ve salât ü selâmın bereketi ve rahmeti bizlerin ve cümle mü’minlerin üzerine olsun.

Silah üretip satanların kendilerini “barışçı” ilân ettiği bir dünyada yaşıyorsun. Petrol çalmak için çocuk öldürenlerin kurduğu bir ”medeniyetin” gölgesindesin.  O « barışçı ve medenî» ülkeler ki askerleri masum insanları öldürüyor. Bu nasıl bir medeniyet ki yetiştirdiği insanlar hayvanların bile tenezzül etmeyeceği rezilliklere yelteniyorlar. işte bileğini bükemediğin için çizmesi altında yaşamak zorunda kaldığın “medeniyet” böyle bir medeniyettir.

Bu medenî(!) insanlar öylesine açgözlüler ki kendi milletlerini dahi Read the rest

Billie Holiday – These Foolish Things »

Kürtler, PKK ve Abdullah Öcalan / Ahmet Cem Ersever »

PKK konusunda görmezden gelinen ya da atlanılan çok önemli bir nokta var: PKK, hemen herkes tarafından Kürt haklarının elde edilmesi için mücadele eden siyasi kanadı destekleyen askeri bir oluşumdur algısı.

Yaklaşık olarak otuz üç yıllık bir mazisi olan bir örgüt olması hasebiyle, ilk günleri kurcalamak kimsenin aklına gelmese de işin çıkışının öyle olmadığını anlatan bir kitap okudum. Aslında, Hürrem Sultan’ın kişiliğinde yüzlerce yıl öncesi için kalem oynatılan bir ülkede, PKK gibi bir konu için görsel bir belgesel hazırlanırsa bugünü ve geleceği anlamak çok daha kolay olur kanaatindeyim.

Belki benim gözümden kaçmıştır, belki de bu konu hakkında eli yüzü düzgün bir eser henüz vücuda getirilmemiştir, bilmiyorum. PKK konusunda okumalarım daha çok tarafların birisinin kaleminden çıkmış eserler oluyor genelde. Yine de bölgede bir yılı geçirmenin avantajıyla Read the rest

Kemalizm ölmedi çünkü Kemal herkesin kalbinde »

Gözünü sevdiğimin Van’ı. İzmir’de çay içmeyi de bilmiyorlar komşuluğu da »

“…Komşunun kapısını çalıyorsun, kapıyı açıp ‘Ne var’ diyor. Ne olacak canım sıkıldı çay içmeye geldim! Çayı da her bardakta daha içer misin diye soruyor, insanın iyice canı sıkılıyor. Eşim biraz sinirlidir, geçende misafirlikte bir, iki sordular çay koyayım mı diye, en sonunda bir kızdı, ‘Senin ne çayını içerim, ne başka şeyini’ diye bağırdı kalktı” “Neden kızdı?” diye sordum “Çay koyayım mı diye sorulur mu? Ben içmeyecek olsam söylerim, yeter diyene kadar koyması lazım” dedi…” TAMAMI