Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Suyu Arayan Adam / Şevket Süreyya »

 

“… İstiklâl Mahkemesi, Hacı Bayram türbesine giden yolun alt soka­ğında, iki katlı harap bir binada yerleşmişti. (…) Biz mahkeme kapısına girince, evvelâ alt kat sahanlığında veya odaların aralığında bir yerlerde oturtulduk. Yukarıda birtakım hareketler oluyordu. İnenler, çıkanlar, getirilenler, götürülenler vardı. Fakat bir aralık yukarıda kopan bir güruhu bütün hareket­leri durdurdu. İri yarı, pehlivan yapılı bir mahkeme üyesi, merdi­venin başında bağırıyor, tepiniyordu. Başında kocaman bir kalpa­ğı vardı. Hasır şapkalı bir gencin yakasına yapışmış tartaklayıp duruyordu;

— Nedir bu kepazelik? Bu şapka da ne oluyor? Baban da mı şap­ka giyerdi. Anandan mı şapkalı doğdun?

Sonra sözler, muameleler daha da sertleşti. Arkasından kuvvetli bir tekme yiyen genç, merdivenlerden aşağı tekerlendi. Çantası bir tarafa, şapkası bir tarafa gitti. Fakat heybetli üye hâla hıncını alamıyordu. Basamakların başında boyuna birtakım küfürler, ağır tabirler savuruyordu. Şapkasını, çantasını güçbela toparlayan genç kentlini sokağa attı. Artık bu tabirleri işitemeyeçek kadar uzaklaşmıştı. 

Bu genç bir gazeteci idi (Hikmet Şevki). Şapka giymenin henüz kanunlaşmadığı, fakat bazı atılganların şapka giyebildiği günlerdi. Bu genç gazeteci de başına hasır bir şapka geçirmiş ve mahke­me binasına haber derlemek için şapkayla gelmişti. (…)

Aradan bir zaman geçti. Gene mahkemeye çağrıldık. (…) Bir ara­lık üst sahanlığın başında aynı iri yapılı üye göründü. Fakat şim­di başında bir hasır şapka vardı. (…) Basma kanundan evvel şap­ka giydi diye genç bir gazeteciyi merdivenlerden yuvarlayan [bu] adam, aradan kısa bir süre geçince, ünlü bir müderrisi [İskilipli Atıf Efendi] şapka giymedi diye darağacına verebiliyordu…” 

 

 

 

… Kemalizm üzerine e-kitap okumak için…

Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.

Kendi ülkesini işgal eden ordu

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler. İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek KORKU PROPAGANDASI yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz. 

Tarih şaşırmaktır

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… Buradan indirebilirsiniz.

 

Yeni Dünya Düzensizliği / Tzvetan Todorov »

yeni dunya duzensizligi 

“Adalet ancak hakikatten, mutluluk ancak adaletten doğabilir.”(Anatole France) 

“Bir Avrupalı’nın bakışıyla” imzasını taşıyan kitap(1), Bulgar asıllı düşünürün analitik gücünü sade bir dille bütünleştirmiş. Önsöz değerli bir ismin; Harvard Üniversitesi’nden Stanley Hoffmann. Hoffman’ın tabiriyle: “az sayfada, o kadar çok bilgi”. Kalın kitaplara uzaktan bakanlar için ideal/tam 120 sayfa.

Kitapta eleştirel gücün hak babında yerini koruduğu kanaatindeyim. Misal, Ortadoğu’da işgallerin görünen/görünmeyen yüzü, BM’nin faaliyetlerinde görmezden gelme politikasının işlenmesi, ABD’nin demokrasi anlayışındaki tutarsızlıklar ve özerkleşmesini istediği düzene atıflar…

Todorov,  “hiper güç” nitelemesinin karşısında “sakin güç” diye tanımladığı Avrupa’yı, “barışçıl birlik modeli” üzerine kurgulamış. ABD’nin karşısında, söz sahibi olabilmek ve yanlış yapılanmalara farklı bir duruş sergilemek için daha güçlü bir bütünselliğin, AB ile mümkün olabileceğini belirtmiş.

amerikan_askerleri_vietnama_ozgurluk_getirirken

Terazinin kefelerinde katmerleşen “güç” ve arka raflara itilen “hukuk” bu bağlamda çelişkileri aktaran düşünceler… Sayfaları çevirdiğimde, üstünkörü bir geçişin temsili söz konusu olmamakla beraber, kelimelerin kodları çözülmekte ve sade bir güzergah izlenmekte.

“Herkesin gözünde erdem dili, kuvvet dilinden üstündür” diyen yazar, bu sözün nasıl kullanılabileceği üzerine cümleler aktarıyor. Asıl ideallerin çok tehlikeli retorik bir silah olduğunu belirtip, tutarlılığını devam ettiriyor. “Eğer bir politikanın ilkelerini tartışmak istiyorsak, yaldızlı kelimelerle formüle edilmiş ifadeler yerine hadiselerin adını tam koymamız ve gerçek hiyerarşiler kurmamız daha yerinde olacaktır” (s.26-27).

Peki, dayatmanın yanlış yol olduğunu vurgulayan Todorov, demokratik tutumun nasıl Read the rest

Bekleyiş Belgeseli: Suriyeli mültecilerin gözünden »

… Biraz okumak için…

  İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

 Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

Oğuz Atay’ı Yeniden Tartışmak »

Alper Gürkan

Son dönemin belki de en mühim ve dikkate değer edebiyat dergilerinden olan Notos’un son sayısı bir dergi için kapsamlı sayılabilecek bir Oğuz Atay dosyasıyla çıktı. Saygın edebiyatçılardan Semih Gümüş’ün titizliğiyle yayına hazırlanan Notos’un en az öncekiler kadar çok ilgi gören söz konusu dosyası -Atay’ın Demiryolu Hikâyecileri öyküsünün son cümlesi olan- “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” ismiyle sunuldu. Cumhuriyet gazetesinin gedikli çizeri Semih Poroy’un çizimleriyle, Ömer Türkeş, Handan İnci, küçük İskender, Cevat Çapan, Enis Batur, Yıldız Ecevit, Murat Belge, Selim İleri gibi yazarların yazı ve yorumlarıyla Atay’ın yaşadığı dönemde vermiş olduğu birkaç röportajla oldukça besleyici ve tatmin edici bir dosya hazırlanmış doğrusu. Elbette isimleri sayılan, sayılmayan tüm yazarların yazı ve sözleri dikkate değerdir. Ama özellikle üç yazı diğerlerine nazaran oldukça ilgi çekici ve öne çıkan yorum ve tesbitlerle dolu.

“Yanlış okumalarla keşfedildi Tutunamayanlar. Selim Işık’ta kendisini bulanlar, aslında tam da Oğuz Atay’ın eleştirisini yönelttiği kesimdendiler.” diyen ve roman tahlilleri konusunda kendisini özellikle takip ettiğim A.Ömer Türkeş’in “Oğuz Atay’ın Oyunları” yazısı bunların ilkidir. Türkeş yazısında edebiyat keyfi vaat ettiğini söylediği Atay romanlarında Selim, Turgut ve Hikmet karakterlerinin küçük burjuva aydını olmalarının Read the rest

Aralık ayında en çok okunan kitaplar »

Aralık ayında sanal kitaplığımızdan indirilen kitap sayısı 19.449 oldu. ekonomik krizi ve liberalizmi sorgulayan “Banka Ordudan Daha Tehlikelidir” adlı kitabımız ciddi bir yükseliş kaydederek ilk 3’e girmeyi başardı.

ODTÜ’deki şiddet ve solculuk, devrimcilik sorgulamalarının etkisiyle Derin MAЯҖ yine birinciliğe yükseldi, 1376 kez indirildi. Solcularımız Marx’ı ve sol külliyatı okumadıkları müddetçe şiddet-sol-demokrasi tartışmaları da bitmeyecek gibi görünüyor.

Diğer yandan Suriye, Mısır, Filistin ve Irak başta olmak üzere İslâm coğrafyasında yaşanan çalkantılar durulmuyor. Bir rejime ya da devrime “islâmî / islâmcı” etiketi yapıştırmakla, “İslâm’ın Ordusu / ALLAH’ın partisi” demekle hiç bir yere varılmıyor. Yeşile boyansa da beşerî kurumlar tıpkı ötekiler gibi rüsvet yiyor, zulüm yapıyor. Aklın ve vicdanın işini, insanların mesuliyetini ne dağlar, taşlar ne de bayraklar, rozetler, sloganlar taşıyamıyorlar. Herşeye rağmen sevindirici olan ise eski klişelerin terk edilmesi. Genç Müslümanlar kamplaşmış ağabeylerinin aksine sorguluyorlar din-devlet ilişkisini. “İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında” adlı kitabımız yayına girdiği günden beri neredeyse her ay liste başı oldu, olmakta.

Geride bıraktığımız yılda sanat ve felsefe kitapları yükselişlerine devam ettiler. Suzan Nur Başarslan’ın “Roman nedir? Nasıl Yazılır?” isimli çalışması neredeyse her ay ilk 10’un içindeydi. Terör ve Ergenekon ile gerilen ortama rağmen binlerce okurumuzun güzelliklere, psikolojiye, düşünceye ve mânâya yönelmesi yazarlarımıza da ilham verecektir sanıyoruz.

Geçtiğimiz aralık ayında en çok okunan ve toplam indirmelerin %50’sini teşkil eden kitapların listesi şöyle:

  1. Derin MAЯҖ
  2. İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında
  3. Banka Ordudan Daha Tehlikelidir
  4. Türkiye bölünür mü?
  5. Roman nedir? Nasıl Yazılır?
  6. Derin İnsan
  7. Zaman Nedir?
  8. Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler
  9. Kadın hakları ve Kemalizm
  10. Müslüman’ın Zaman’la imtihanı
  11. Liberalizm Demokrasiyi Susturunca
  12. Jean-Paul Sartre ile Kaliteli bir Ateizme Doğru
  13. Sosyalizm İslam’a uyar mı? (Tartışma)
  14. Liberalizmin Kara Kitabı
  15. Tarih şaşırmaktır
  16. Ölümden Bahseden Kitap

Ellerin Tiryandafilya, ellerin… »

Tiryandafilya,

Tamam, ümit vermedin, ben de farkındayım ama en azından ihtimal vermediğin anlamına da gelmez bu değil mi? Şu saat itibarıyla gözüm telefonda ama ümitlerin tükendiği son çeyreğe de girmiş bulunuyoruz. Yazı yazmak zor zanaat aslında, sen bunu bilmezsin. Kendi çapımda adak adadım, geçtim bir dost sohbetini ‘imkânsız, seni arayamam’ diyen sesini duyayım, bu yazıyı çöpe atacağım.

Kendi aklım yetmediği için şairlere kulak kabartıyorum da sonumuz bildiğin rezalet Tiryandafilya. En akıllısının ‘kapına dayanıp, karakolluk olmamızı’ öğütlediği insanlar tayfası bugün hemen hepsi. Tövbe, senden taraf bir İskender Pala var ki onu da işime gelmediği için dinlemiyorum. Kitabını hatmettim ama adı hatırımda değil şu anda; hemen hemen, noktasına virgülüne kadar anlatıyor bu içine düştüğüm durumu. Hazret, yine de alt perdeden anlatmakta beni, bana. Kendisi, Divan Edebiyatıyla meşgul, biliyorsun ya Tiryandafilya. Beni geç, müskirat ve mükeyyifat ehlinin aşkını bir anlatma Read the rest

Devrim ile isyanın farkını bilmeyen Türk solu iktidar olamayacak »

“… ODTÜtartışmaları bir kez daha gösterdi ki soldaki şiddet özentisinin meşruiyet alanı çok geniş. Başka görüşlerin silahsız eylemlerine bile huşunetle yaklaşan kadim solcular, yumurta atmaktan araba yakmaya, banka soymaktan adam öldürmeye kadar her hadiseyi ‘devrimci eylem’ formülüyle aklayıp paklıyor. Oysa kamu vicdanı bu eylemleri onlar kadar masum görmüyor. Bu nedenle bizdeki çakma sol, bir türlü demokratik yollardan iktidara gelemiyor. Belki de bu yüzden bizdeki solcuların kahir ekseriyeti darbe ve cunta işlerine sıcak bakıyor. Ne dersiniz? “

(Gazetelerden)

… Bu konuda e-kitap okumak için…

Sosyalizm İslam’a uyar mı? (Tartışma)

Bir yanda zekât üzerinden eşitlikçi bir İslâm yorumu yapan anti-kapitalist Müslümanlar. Diğer tarafta bir türlü iktidar olamayan, sosyalizmi bilmeyen, kemalizmi demokrasi zanneden devletçi, hatta darbe yanlısı bir Türk solu.

Türk solu geçmişiyle yüzleşemekten korkuyor. Solcunun solcuyu katlettiği 1 Mayıs 1977 bir tabu. Deniz Gezmiş’in ulusalcı duruşunu da eleştiremiyorlar. Evet… Türk solcuları iktidara yürümek için bir koltuk değneğine muhtaçlar. Peki ya İslâm? Sosyalizm İslâm’a ne kazandırabilir? Sosyalist devletlerin Müslümanlara yaptığı onca eziyetten sonra Müslümanlar sosyalizm ile ittifak yapabilir mi? Derin Düşünce okurları tartıştılar, biz de kitaplaştırdık. Buradan indirebilirsiniz.

Türk solu iktidar olur mu?

Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün. Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce Dikkat Kitap kategorisinde yayınladığımız Pozitivizm Eleştirisi gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı buradan indirebilir ve paylaşabilirsiniz. Ele alınan başlıca konular: Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi.

 

Derin MAЯҖ

Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden?

Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok. Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… Buradan indirebilirsiniz.

İspanya’da liberalizmin son kurbanı: Emekliler »

ispanya_kriz“… İspanya’da iki büyük sendikanın çağrısıyla sokağa dökülen binlerce kişi, ülke genelinde hükümetin tasarruf politikalarını protesto etti. Başbakan Mariano Rajoy liderliğindeki merkez sağ hükümet, 2013’te emekli maaşlarına yapılması öngörülen enflasyon farkından doğan zammı iptal etme kararı almıştı. Halk Partisi iktidarını seçim vaadlerini tutmamakla eleştiren 2 bin kadar kişi ellerinde ‘Haklarınızı savunun’ yazılı panklarla başkent Madrid’te yürüdü:

“Hükümet seçim vaatlerini, vatandaşlara verdikleri sözleri terkediyor. İktidarın politikalarındaki başarısızlıktan öte, asıl sorun bunun İspanyol vatandaşları üzerindeki olumsuz yansımaları.”

Madrid’in yanı sıra diğer 55 şehirde de benzeri gösteriler düzenlendi. Hükümet, yeni mali önlemler sayesinde 2013 bütçesinde 3,8 milyar euro tasarruf öngörüyor. Ancak, bu son kemer sıkma paketinin düşük gelirli 9 milyon civarında emekli vatandaşı vurması bekleniyor …” (Euronews)

 

 

Banka Ordudan Tehlikelidir!

Bankacılarına söz geçiremeyen batı ülkeleri tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler. Zira bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Elinizdeki 60 sayfalık bu e-kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor:Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler? “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi‘ne engel olamadılar?Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi?  Buradan indirebilirsiniz.

Liberalizm Demokrasiyi Susturunca

Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar. Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi?Okuyacağınız kitap demokrasi ile liberalizmin savaşı üzerinedir. Buradan indirebilirsiniz.

Liberalizmin Ak Kitabı

1930 model bir ulus-devletin, bir “devlet babanın”çocuklarıyız. Son derecede “Millî” bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik “millî” okullarda.“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek” için eğitildik, eğilip büküldük.

Liberallerin dilinden düşmeyen “Bireysel haklar ve özgürlükler” bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de bu kitaptaliberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. Buradan indirin.

Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.

Karamazov Kardeşler / Dostoyevski »

 “… Rusya’ya inanıyorum, Ortodoksluğa inanıyorum…İsanın bedenine inanıyorum…İsa’nın Rusya’da yeniden ortaya çıkacağına inanıyorum” “Ya Tanrı’ya, Tanrı’ya inanıyor musun?” “Ben…Ben Tanrı’ya da inanacağım.”
” Onsekizinci yüzyılda bir günahkar vardı, şöyle bir laf ortaya attı: ‘Eğer Tanrı olmasaydı, O’nu icat etmek gerekirdi’ dedi. Garip olanı, insanda hayranlık uyandıran, Tanrının gerçekten varolması değildir. Asıl hayranlık uyandıran şey, insan gibi acımak bilmeyen vahşi bir hayvanın içinde ‘Tanrının var olması zorunlu bir şeydir!’ diye bir düşüncenin uyanmasıdır …”

… Bu konuda okumak için…

Jean-Paul Sartre ile Kaliteli bir Ateizme Doğru

Yokluk var mıdır? Evinizin içini dolduran boşluğu gördünüz mü hiç? Bir türlü gelmeyen şu trenin verdiği sıkıntı ya da sizi habersiz bırakan dostlarınızın sessizliği gerçek değil mi yoksa? Tutulmamış sözler, ödenmemiş borçlar… Yokluk da var aslında “var” dediğimiz şeyler kadar. Ama Yok’un varlığı sadece şuurlu insanlar için gerçektir; gelecekten, birisinden cevap bekleyenler için bir yokluktan, eksiklikten bahsedebiliriz… Artık olmayan gençlik yılları ya da henüz gelmemiş olan yaşlılık da bugünün gerçeği değil mi? Hatırlayan, ümid eden, düş kırıklığını ve gelecek korkusunu tatmış her insan için bir “yokluk” vardır, gerçektir ve bugüne dahildir.

Ateizmin ürettiği en kaliteli metinlerinden biri olan Varlık ve Hiç elinizdeki bu kitabın belkemiğini oluşturuyor. Filozof ve edebiyatçı olan Jean-Paul Sartre hiç şüphesiz Batı felsefesinin köşe taşlarından biridir. Varlık, İnsan, Özgürlük ve Ahlâk tasavvuru üzerine yazdığı eseri tanrısız bir ahlâk teorisi. “Geleneksel” dinler ile göbeğini kesmiş bir “iyi insan” arayışı içinde Sartre. Bu arayışın neticesi ateist emir ve yasaklar değil insan fıtratının önemli bir veçhesi, özgürlük şuuru:

“İnsan özgürdür ve bunun farkındadır; bu farkındalık ile, özgürlük ve sorumluluk şuuruyla yaşamaya mahkûmdur.”

Bu bağlamda Sartre gerçek bir ateist: Tanrı karşıtı değil Tanrı-SIZ. Vicdanın sesini duyma gayretinde. Görünmeyen tanrılar ile kavga etmek yerine “görünürde tanrı yok, biz insan olarak ne yapabiliriz?” diye soruyor. Buradan indirebilirsiniz.

Maymunist imanla nereye kadar? (Tartışma)

Evrim ve Big Bang gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları “filanca solucanın bölünmesi” veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? BİLİM DIŞINDA bir insanlık yoksa Aşk yoksa, Sanat yoksa, Güzellik yoksa ve Adalet yoksa Hayat‘ın anlamı nedir? Aşık olmak hormonal bir abartıysa, iyilik enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) BİLİM DIŞINDA, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki… Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve evrimciliğin epistemolojik değeri … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. Buradan indirebilirsiniz.

Jan Garbarek – Hasta Siempre »

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=T5KYZ2F9IRs&w=300&h=169]