Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

A Treatise of Human Nature / David Hume »

“… Bu parça parça algıları sentezleyerek bir aynılık (sameness) oluşturuyoruz zihnimizde. Bütün yaptığımız benzerlik ve illiyetten istifade etmek. Benlik sadece hissedilen (feeling) ama 5 duyu ile algılanmayan bir şey. Netice olarak Benlik sözlerle ifade edilen zihni bir oluşum, bir ilişkidir. Bellek, kimliği (identity) üretmez, keşfeder. […] İlliyet (causality) yani sebep-sonuç ilişkileri, determinizm ve kimlik insanların hayata tahammül etmek için ihtiyaç duyduğu vehimlerdir (illusions). Dil katılığı sebebiyle Varlık’ın değişimine rağmen aynı kalan hakikî Ben’i anlamaya engeldir …” 

 

… Bu konuda e-kitap okumak için…

Derin İnsan

“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan, Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.

Telhîsu Kitabi’n-Nefs / İbn Rüşd »

[…] Aristoteles dedi ki : Bölünemeyen iki şekilde kullanılmaktadır : 1) Bilfiil ve bilkuvve bölünemeyen ve 2) bilfiil bölünemeyen ama bilkuvve bölünebilen. Bundan dolayı aklın uzunluk ve zaman gibi bilkuvve bölünebilen ama bilfiil bölünemeyen şeyleri bölünemez olmaları yönüyle bölünemez bir tasavvurla tasavvur ettikleri inkâr edilemez. Bu durum tıpkı her iki bakımdan da bölünemeyen şeylerin tasavvurundaki durum gibidir. Nitekim akıl bölünebilen bir zamanda mevcut bilkuvve bölünebilen şeyleri bölünemeyen bir zamanda bölünemeyen bir tasavvurla idrak edebilir. Çünkü zaman bir açıdan bölünebilir ve bir açıdan bölünemez şekilde bulunabilir.

Biri şöyle diyemez: Akıl ancak bitişik şeyler bölündüğünde onlara erişebildiğinden, bu tür şeyleri ancak parça parça tasavvur edebilir. Ama akıl onları bölmediğinde bilfiil olarak tek bir şey olarak aldığında bölünmüş bir tasavvurla bölünmüş bir zamanda tasavvur etmez. Fakat bir uzunluğun tasavvurda iki uzunluğa bölünmesinde olduğu gibi tasavvur böldüğünde zaman da bölünür.

Bilkuvve ve bilfiil olarak bölünmeyen şeye -ki bu nicelik değildir- gelince akıl onu nefsin bölünmeyen bir parçasıyla bölünmeyen bir zamanda akleder. Çünkü aklın kavradığı söz ve sözün içinde bulunduğu zamanın ikisi de bölünebilir. Fakat diğer taraftan onlarda bulunan bölünemeyen bir mânâ bakımından ise onlar gerçekte bölünemezdir. Zaman için an, doğruda nokta ve sözde anlam gerçekte bölünemezdir. Bitişikteki bu bölünmeyen anlam onu bir kılan şeydir. İşte akıl bilfiil bölünemeyen ve bilkuvve bölünebilen şeyleri ve hem bilfiil hem bilkuvve bölünemeyen -yalnızca arazî olarak bölünen- şeyleri bu şekilde tasavvur etmektedir. Ne zatı bakımından ne de arazî olarak bilkuvve ve bilfiil olarak bölünmeyen -nokta ve bir gibi arazî olarak bölünmeyen- şeylerin tasavvuru ise onların varlıkları bölünmeden yoksun olduğu için yalnızca arazî olarak olabilir.[…]“ (Düşünme Gücü adlı üçüncü makale, sayfa 106

… E-Kitap okumak için…

Zaman Nedir?

“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ” diyordu Aziz Augustinus. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. Delâilü’l-İ’câzMesnevîMakasıt-ül Felasife Telhis-u Kitab’in Nefs ve Fütuhat-ı Mekiyye gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz. 

 

Derin Göz

İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir Derin-Göz açılabilir mi? Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot, Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.

Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca, Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …Buradan indirebilirsiniz.

Kayıp Zaman’ın izinde / Marcel Proust »

“… ıhlamura banılmış kek parçasının lezzetini tanır tanımaz […] sokağa bakan gri renkli eski ev bir tiyatro dekoru gibi belirdi. Annemler için yaptırılan bahçedeki küçük ev, ve bunlarla beraber bütün şehir, öğle yemeklerinden önce gittiğim o meydan, alış-veriş yaptığım sokaklar, hava güzel olduğunda geçtiğim yollar. Hani şu Japonların eğlencesi var ya. Sıradan kağıtları su dolu bir porselene batırıyorsunuz da o ana kadar birbirine benzeyen kağıt parçaları renk ve şekil değiştirerek farklılaşıyor, çiçek oluyor, ev ve insan şekillerine giriveriyor. Aynı onun gibi bahçemizin bütün çiçekleri […], köylüler ve minik evleri, kilise, bütün Combeay ve çevresi adeta elle tutulur bir halde ıhlamur tasımdan dışarı çıktı …”

Barbarlıklar Çatışması / Gilbert Achcar »

Barbarlıklar Çatışması_Gilbert AchcarBir 11 Eylül’den Diğerine

11 Eylül 1990 günü, ABD’nin 41. Başkanı George Herbert Walker Bush, Kongre’nin birleşik oturumu önünde tarihsel önem taşıyan bir konuşma yapıyordu. Bu konuşmanın aynısı 11 yıl sonra yine yapılacaktı bu kez oğlu tarafından…

Casper Weinberger’in, “ABD adına dış ülkelere birlikler göndermeden önce daima Amerikan halkının ve onun Kongre’de seçilmiş temsilcilerinin desteğini aldığımızdan emin olmalıyız. (…) Kendi içimizde Kongre’ye rağmen bir çatışma mevcutsa, birliklerimizden deniz ötesi bir savaş kazanamalarını talep edemeyiz.” [1] bu ifadelerini George Bush titizlikle benimsedi.

2 Ağustos 1990’da Kuveyt’in Irak diktatörü Saddam Hüseyin tarafından işgal edilmesi, Amerika’ya savaş girme konusundaki çekingenliğini aşmak için ideal bir fırsat sundu. Başkan Bush, uluslararası hukuk açısından bakıldığında son derece meşru olan –Birleşmiş Milletler’in tarihinde ilk defa Güvenlik Konseyi’nin beş üyesinin tamamıyla Genel Kurul üyelerinin büyük bir çoğunluğunun aktif veya pasif oylarını alan- bir askeri eylemin faydalarını anında kavradı.

Ve yaptığı konuşmada hem idealistlere hem realistlere hitap ediyordu:

“Bugün bu yeni dünya, doğabilmek için çırpınıyor. İnsan adaletinin, orman kanunlarının yerini aldığı bir dünya. Ulusların, adaletin ve özgürlüğün sorumluluğunu paylaşmayı kabul ettikleri bir dünya. Güçlülerin, zayıfların haklarına saygı gösterdikleri bir dünya.”[2] (idealistler için)

“Hayati ekonomik çıkarlarımız tehlikeye girmiş durumdadır. Irak, bilinen petrol rezervlerinin yüzde 10’una yakınını kontrol ediyor. Kuveyt’i ele geçirmiş bir Irak ise bunun iki kat azlasını kontrol edecektir. Kuveyt’i yutmasına izin vereceğimiz bir Irak, aynı zamanda dünyadaki petrol rzervlerinin aslan payını elinde bulunduran komşularını zorlayacak ve ürkütecek bir kibre sahip olur.” [3](realistler için)

Böylece idealizmin bu en lirik, realizmin en yavan iki söylemi tek bir konuşmada birleştirilmiş oluyordu ve bunlardan kazanç sağlayan da hiç kuşkusuz reel politikaydı; aldatma ve ikiyüzlülüğün, Makyavelist erdemin temel yapısal özellikleri olduğu yerde, sağduyu ve samimiyet de idealizmin temel özellikleriydi.

11 Eylül 2001, 11 Eylül 1990’dan beri geçen on bir yılda,  sayılan koşullardan giderek uzaklaşmanın doğal sonucu olan bir terörist sapmanın geçici yükselişi olarak değerlendirilebilir. Eşitsizliğin sosyal sınıflar arasında olduğu kadar uluslararasında da acımasızca arttığı, orman kanunları ve en güçlülerin Read the rest

Pi’nin Yaşamı »

Bir Bengal kaplanıyla okyanusun ortasında aynı sandalda olsaydınız ne yapardınız? Filmin kahramanı Piscine gibi inançlı biriyseniz bu yolculuk sizi de Tanrı’ya çıkarabilirdi.

Emin Işık, Mevlana Hz’leri için “bugün yaşasaydı film yapardı” der. Pi’nin yaşamı’nı izlerken kendimi Hz.Mevlana’nın hikayelerinden birinin içinde hissettim. Film Yann Martel’in 2001 yılında yazdığı ödüllü romandan bir Japon senarist, Ang Lee tarafından sinemaya aktarılmış. Derin semboller içeriyor. Filmin kahramanı Pi, küçük yaşta hem budizmden, hem Hristiyanlıktan, hem de islam’dan etkileniyor ve inanıyor. Ailesi ise Pi’nin daha akılcı, rasyonalist bir yol seçmesinden yana. Öyle ki yemek sofrasında babası Pi’ye hayatta en hakiki mürşidin ilim olduğuna dair uzun bir nutuk çekiyor. Babasının uzun konuşmasını sabırla dinleyen Pi’nin karşılığı inancın rasyonaliteye okkalı bir tokadı mahiyetinde.

Nuh’un gemisi gibi hayvanlarla dolu batan gemiden Read the rest

Bugün cuma (Mesnevi ile İlahi Aşk – 09.12.2012) »

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=bXkZtV3jMs0?list=PL7751FEBA247A4166&w=490&h=276]

Avrupa’da liberalizmin ilk kurbanı gençler oldu »

“… Avrupa’yı vuran mali kriz genç bir neslin kurban edilmesine yol açtı. Avrupa Komisyonunu’nun açıkladığı rakamlar gerçeği açıkça gösteriyor. Her beş genç Avrupalıdan biri iş bulamıyor. Avrupa artan işsizliğin ve gençlerin toplumdan dışlanmasının önüne geçemiyor. Avrupa’da 15 ile 25 yaş arasındaki Portekiz, İspanyol, İtalyan ve Yunan gençlerdeki işsizlik oranı yüzde 35’in üzerinde bulunuyor. Euro Bölgesi’nin en büyük ikinci ekonomisi Fransa’nın da aralarında bulunduğu 11 ülkede ise bu oran yüzde 25 ile 35 arasında değişiyor. İşsizlik oranının yüzde 15 ile 25 arasında değiştiği 8 ülkeden bazıları İngiltere, İsveç ve Finladiya. Almanya, Avusturya, Hollanda ve Danimarka’da ise oran şimdilik yüzde 15’in altında …” (Euronews)

 

Banka Ordudan Tehlikelidir!

Bankacılarına söz geçiremeyen batı ülkeleri tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler. Zira bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Elinizdeki 60 sayfalık bu e-kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor:Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler? “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi‘ne engel olamadılar?Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi?  Buradan indirebilirsiniz.

Liberalizm Demokrasiyi Susturunca

Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar. Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi?Okuyacağınız kitap demokrasi ile liberalizmin savaşı üzerinedir. Buradan indirebilirsiniz.

Liberalizmin Ak Kitabı

1930 model bir ulus-devletin, bir “devlet babanın”çocuklarıyız. Son derecede “Millî” bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik “millî” okullarda.“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek” için eğitildik, eğilip büküldük.

Liberallerin dilinden düşmeyen “Bireysel haklar ve özgürlükler” bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de bu kitaptaliberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. Buradan indirin.

Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.

Üç Mesele / İsmet Özel »

ismet_ozel_uc_meseleİsmet Özel’in 1978 yılında “Müslümanca Düşünmeye Başlangıç” adıyla hazırladığı ama sonra ismini değiştirdiği Üç Mesele; teknik, medeniyet ve yabancılaşma üzerine yazdığı makalelerinden mürekkeptir.

İlk basımından beri kitabın okunurluğunun artışı bir yana, üzerinde yürütülen tartışmalar ve kitaptan hareketle oluşturulan fikriyat için kaynak eser olma vasfıyla; İsmet Özel’in belki de en öne çıkmış eseridir. Düşünce dünyamızı her halükarda tedirgin etme alışkanlığına sahip olan Özel’in, ilk nesir eseri olması yönünden de fikrî yolculuğunun görece başlangıcından izler taşır. Bu izler, rahatsızlık verici hatıralar, artık yatağından beslenemeyen fikirler yahut kabuğunu beğenmeyen kuşun Read the rest

Gözden kaçmasın: Abdurrahman Arslan ile röportaj »

Magrib Enstitü’den Hüseyin Yahya Şekerci modern dünyada Müslümanların konumu ve sorunları üzerine Abdurrahman Arslan ile konuştu. Buradan indirebilirsiniz.

 

 

Bir Kürdün Allah’a arzu halidir »

En zor anlarda sabır diler ‘Allah’ım aklıma mukayyet ol’ diye dua ederiz.  Peki, ya yaşanan durum aklın sınırlarını zorluyorsa, elinizi ayağınızı titretecek kadar anlamsızsa hala yine akıl fikir isteyecek olur musunuz?  Ben sıkıldım artık, akıl istemiyor, irademin bir anda yok olmasını niyaz ediyorum. Kaldırılmayacak yük, omuzlara bindirilmezmiş!  Ammena…  Ama gelin görün ki… Yaşananlar ve ortadaki anlamsız sonuca bir bakın ki bu yükü kaldırmaya ne omuz ne de irade yetecek. Çok uzatmadan ben içimdekini paylaşayım sizler de ister hak verin, isterse haksızlık yaptığımı söyleyin…

Nizamettin Ariç ve Mizgin Tahir’in birlikte seslendirdikleri Êşa Rojava (Batının (Suriye) derdi) isimli Kürtçe parçayı canı gönülden sevdiğim ve bir o kadar da değer verdiğim bir dostla paylaştım. Tınsını beğenmiş, Kürtçe bilmediği için haliyle sözlerini anlaması mümkün değil! İnternetten arama yapınca kimi sitelerde parça için Batı Kürdistan (Rojava) denildiğine denk gelmiş. Durum böyle olunca bana, Batı Kürdistan Suriye oluyorsa Kuzey Kürdistan neresi olduğunu, bunu bilmediği için sorduğunu dile getirdi. Çok ilginçti sadece Kuzey Kürdistan’ı sorduğuna göre Doğu ile Güney Kürdistan’ı biliyor olmalıydı. Ben de kendimce Kürdistan’ın her şeyden önce bir coğrafya olduğunu yakın tarihe kadar böyle bilindiğini Read the rest