RSS Feed for This Post

Göze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordur

seeingNY01 göze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordurGöze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordur

“… İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı. Önce hafiften bir rüzgâr esiyor. Yavaş yavaş sallanıyor yapraklar, ağaçlarda; Uzaklarda, çok uzaklarda, sucuların hiç durmayan çıngırakları. İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı …” (Orhan Veli)

Göze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten çok daha zor çünkü göz açılmadan bakamaz, görünmeden göremez. İnsan “öteki” tarafından okunmayı kabul etmeden okuyamaz. Utanınca başımı eğiyorsam kendimin utanç verici halini ötekinin bakışlarından çekip almak istememdendir. Kulak ise göz gibi değil, konuşuyorsam dinleyemem. Ötekinin kulağı bende ise benim kulağım onda olamaz. Kulak gözün aksine açılıp kapanmaz, dönüp bakamaz. Seslere arkamı dönemem, her yönden gelen her sesi duyarım… Duymak istemesem bile!

Görmeden işiten kör işitmeden gören sağıra göre daha az yorulur: Kör için “öteki” hakkındaki bilgiler zamana yayılır, müteakip veriler bir dizi halinde gelir. Bir ezginin ahenkli notaları gibi. Ama “dinleme” denen filtreden, bu melodik prizmadan mahrum olan sağır için tam tersidir durum: “Ötekiler” sağırın hayatında şimşek gibi çakarlar. Geçmişin acılarıyla, geleceğin korkularıyla 40 sene boyunca şekillenmiş olan yüzler ve hatta vücut diliyle ifade edilen her ne varsa sağırın iç dünyasına akar bir anda. Yıkılan bir barajın suları gibi gelen bu bilgileri sağır hangi şişelere doldurup arşivleyecek? Kim bilir? Belki de körlerin olağanüstü sakinlikleri ve sağırların iç dünyalarına kapanmalarının sebebi budur?

giphy (1) göze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordurGöze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordur 

İstanbul’u dinlemiyorum, gözlerim apaçık!

Gözlerimiz sürekli bir taarruz altında. Yoldaki insanlara çarpmadan, bir çukura düşmeden ve araçlar tarafından ezilmeden yürümeye çalışıyoruz. Trafik lambaları, reklâm panoları, ışıklı tabelâlar derken bir ambülans geçiyor. Gözlerimizden beynimize akan sinyaller yetmiyormuş gibi bir de bunların vitrinlerdeki ve araba camlarındaki yansımaları var. Gördüklerimizi düşünmek imkânsız: “Güzel/çirkin – iyi/kötü” diye yargılayacak vaktimiz yok. Acilen fayda/tehdit analizi yapıp bir sonraki imaja (bilgi paketine) yer açmak için gördüklerimizi unutmak zorundayız. Önündeki ekranlardan hisse senetlerini takip eden ve stres içinde al-sat emirleri yağdıran borsacılar geliyor aklıma. İnsanların dünyasında yaşamıyor borsacı. Uçmak istemeyen bu tuhaf kelebek elektronik kavanozuna hapsetmiş kendisini. Treydır kelebeği sanal buğdaylar ve kahveler alıp virtüel petroller satıyor; elleri bile kirlenmeden, ne kahvenin ne de petrolün kokusunu duymadan. Treydır kelebeğinin ticareti sanal ama stresi gerçek.

Treydır kelebeklerinin kurduğu rasyonel, homojen ve objektif şehirde yaşayan biz tırtıllar da kelebek olacağız bir gün. Uçmak için değil, kavanozun içinde çırpınmak için. (Bkz. E-kitap Gurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”)

Bir tırtıl gibi yüzlerce metre yürüdükten sonra aynı banka şubelerini, aynı hamburgercileri ve tektip trafik lambalarını görmek hasta ediyor insanı. Sanki Şimdi’nin içine hapsedilmiş gibiyim. Yürüdüm ve yoruldum ama yol almadım. Limandan çıkar çıkmaz fırtınaya tutulan ve yıllarca kurtulamayan meşhur Seneca gemisinin yolcusuyum. Seyir var ama seyahat yok!

giphy (4) göze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordurGöze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordurYa kulaklarım ne haldeler? Bunun tam tersi. Zira tek tek her şeyi dinlemek imkânsız. Köyde uzaktan geçen bir aracı duyup babamın traktörünü ya da Hasan’ın taksisini tanıyabilirdim. Şehirde ise yanımdan saniyede 10-15 arabanın geçtiği bir caddede duyduğum tek ses uğultu ve ambülans sirenleri. Hastaya şifa için bir Fatiha okumak istesem…  vakit yok, ikinci bir ambülans sireni şehrin uğultusunu yırtıyor yeniden. Gözlerimden gelen bilgi selini sürekli olarak yorumlamak sağırlaştırıyor beni; duyduğum sesleri duymamış gibi yaptıkça kulaklarım körleşiyor, beynime bilgi taşımayı bırakıyorlar.

Birkaç dakika içinde yüzlerce insana baktım ve yüzlercesi tarafından bakıldım. Bir kısmıyla göz göze geldim. Ne kadar yorucu bir tecrübe bu bakış banyosu, boğulacak gibiyim. Bir müddet sonra zihinsel bir savunma mekanizması giriyor devreye, bir kalkan bu: Sadece sayısına, büyüklüğüne bana uzaklığına dikkat edebildiğim insanlar gözüme bir cisim gibi görünmeye başlıyorlar, yolumu tıkayan cisimler gibi. Büyük ihtimalle onlar da beni öyle görüyorlar. Fark ettiniz mi? Büyük şehirlerde yaşayanlar artık kendi mahallelerinde oturanları hatta komşularını bile tanıyamıyor. Ne çok insan ve ne çok bakış var… Karşıdan gelen adam bir dilenci gibi. Yoksa tehlikeli biri yahut sarhoş olabilir mi? Aman bana bir zararı dokunmasın da… Ona yardım etmeyi düşünecek vaktim yok zira yeni gelen binlerce görüntüyü yorumlamakla meşgulüm, işgal altındayım!

Şehir evvelâ hissedilir; akıl hislerden sonra girer devreye

Göz ve kulak arasındaki farkları anlamak modern şehirlerin insan üzerindeki etkisini tahlil etmeye de yarıyor. Evet… Georg Simmel’in 1907’de yazdığı “Hislerin sosyolojisi” (Soziologie der Sinne) adlı makalesinden istifade ederek başladık söze. Avrupa’nın en eski fikir dergilerinden olan 100 küsur yaşındaki Neue Rundschau’da yayınlanmış. Simmel Avrupa’nın gizli kalmış zenginliklerinden biri. En azından Karl Marx ve Max Weber kadar ünlü olmalıydı bugün. Para, moda, kadın ve daha birçok konuda özgün tezleri var. Ama çözemediğim bir sebepten dolayı yeterince okunmuyor. Belki günümüz aydınları için fazla duygusal ve yeterince pozitivist değil?

Geçelim. Simmel’in bir başka eserinden bahsetmek istiyorum: “Büyük şehir ve zihinsel yaşam” (Die Großstädte und das Geistesleben, 1903). Bu denemedeki en şaşırtıcı unsur Georg Simmel’in modern kentlere yönelttiği aykırı bakış: Max Weber ve Werner Sombart gibi sosyologlar için kent her şeyden evvel sosyo-ekonomik bir yapıdır: Endüstri tarafından şekillenmiş, Ortaçağın şehirlerinin devamı ve modern burjuvanın doğum yeri vs vs. Oysa Simmel için kent yaşamı akıldan evvel hislerimizle, vücudumuzla tecrübe ettiğimiz bir şey. Biz modern kenti anlayıp aklımızla ihata etmeden evvel fiziken içine girdiğimiz muhit bizim hislerimizi, dolayısıyla şuurumuzu kapsayıp kuşatıyor, ihata ediyor. Fakat Simmel tahlillerinde daha da derine inerek İnsan’ın olayları değil aralarındaki farkları algıladığını görmüş ve şu saptamalarda bulunmuş:

“…  İnsan bilincini uyaran şey yaşadığı an ile bir önceki an arasında olan farklardır. Sürekli olan veya düzenli tekrar eden uyarımlara kıyasla ani bir görüntü değişikliği, bakışlarımıza dahil olmuş olan bir şeyin farklılaşması veya beklenmedik izlenimler kendilerini bilincimize dayatırlar. Büyük şehirde sokağa her çıktığımızda sosyal ve ekonomik hayat icabı bu yoğunluk yaşanır. Bilincimizin sürekli dış uyarımlara açık olması ve yoğun bir biçimde bunları alıp yorumlaması gerekir. Küçük şehirlerin yavaş akıp giden temposuyla tam bir tezat oluşturur …”

1900’lerde yani günümüzden 100 yıl önce modern şehrin bilinç üzerindeki etkisine dair tespitlerin yapılmış olması şaşırtıcı görünebilir. Değil aslında. 1848’de Berlin’de doğan Simmel’in şehri muazzam bir dönüşüm yaşamış: Nüfus 1870’te 800.000 iken 1914’te 4 milyona çıkmış. Müellifin çocukluğu ve gençliğini yaşadığı kasaba ortamının çok kısa bir sürede nasıl dönüştüğünü tahmin zor değil. Sadece nüfus ya da ticaretin artması, el değiştiren mal ve hizmetler değil mesele. Ortalama bir sosyolog yeni doğan Berlin burjuvazisine odaklanabilirdi. Oysa Simmel’in gözünde bunlardan daha önemli ve insanları daha evvel çarpan bir şey var: Ulaşım ve gece aydınlatma sebebiyle gözlere akan bilginin çokluğu.

Büyük şehir icad oldu, mertlik bozuldu!

Aşırı uyarılan görme hissi veya yeterince kullanamadığımız işitmenin sıkıntısı anlaşılabilir ama insanları dönüştürmesi belki de herkes tarafından öngörülemez. Tam da bu yüzden Georg Simmel’in bu yöndeki iddialarını nasıl temellendirdiğine odaklanmakta fayda var:

  • Toplumsal etkileşimlerin hislerden koparak mantık çerçevesine sıkışması: Daha az duygu, daha çok ölçme, sınıflandırma, etiketleme.
  • Ticarî ve sosyal münasebetlerin tamamen objektifleşmesi, her türlü indî/sübjektif yargı ve değerlerin terk edilmesi.
  • Uyarım çokluğu yüzünden bitkin düşen insanların zihinsel bir kalkanla iç dünyalarını, hislerini korumaları: Üzücü olaylar karşısında bencil ve vurdumduymaz tavır.

Toparlayacak olursak: Mekânda, dış dünyada meydana gelen görsel yoğunluk evvelâ hislere ve hislerden reflekslere sirayet ediyor. Ama reflekslerde yani düşünülmemiş tepkilerde kalmıyor bu. İnsan anladığı ve inandığı şekilde yaşamak isteyen bir varlık. Bir başka deyişle iç dünyamız ile dış dünya arasında bir ahenk istiyoruz. Bu yüzden de refleksler mantığa, kavramlara sirayet ediyor. Meselâ dilencilere yardım etmek zorsa veya yasaksa bir zaman sonra “o da çalışsın biraz canım, hep dilenmesin” gibi bir kulp takıyoruz. Neticede büyük şehir insanı inandığı gibi yaşayamadığı için yaşadığı gibi inanmaya başlıyor:

  • İnsanların çokluğundan dolayı herkesin kendisini istatistiksel bir sayı gibi anonim / tanınmaz / önemsiz hissetmesi.
  • Kendi gözünde sıradanlaşmadan dolayı sorumluk ve suç-ceza algısının aşınması. (Aynı insan küçük bir şehirde polisten, köyde ise ayıplanmaktan korkabilirdi)
  • Diğer insanları da birbirinin yerine konabilir, ikame edilebilir cisimler gibi görme ve ötekilerin hakkını yemenin kolaylığı. (Ben yapmasam zaten başkası yapacaktı: Otobüs sırasında kaynak, emniyet şeridini işgal etmek, …)
  • Ticari ilişkilerin yoğunluğu sebebiyle mal biriktirmenin kolaylaşması. Maddî zenginliğin en soyut, en akışkan şekli olan nakit / likit paranın araç olmaktan çıkıp amaç haline gelmesi.

Basamakta durmayın, otomatik kapı çarpar

Çocukluğumda böyle yazardı otobüslerin kapılarında. İnsan kapısı insanların eliyle açılıp kapandığı için böyle bir sorun yoktu. Açardık, geçerdik ve kapatırdık. Yahut yaşlıya hürmeten tutardık. Ama kapı otomatik olunca onlar bize değil biz kapılara itaat etmek zorundayız. Sıradan bir detay mı? Hiç sanmıyorum.

Büyük şehirde yaşamak birçok yönüyle fabrikada, bir montaj hattında çalışmaya benziyor. Nasıl işçiler üretimin kendine has temposuna uymak zorunda ise şehirliler de şehrin temposuna ayak uydurmak zorunda. Hatta bizim yerimize düşünen akıllı(!) ev aletleri bile şehirliye belli bir ritim dayatmakta. Çamaşır makinesi “bitti” demeden bitmiyor, fırın “pişti” demeden olmuyor: Makineleri kullanan da makine tarafından kullanılıyor!

(Devam edecek)

 

buyuk-kent göze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordurGöze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordur

 

E-kitap okumak için…

Senin tanrın çok mu yüksekte?

senin-tanrin-cok-mu-yuksekte göze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordurGöze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordur

Güzel olan ne varsa İnsan’ı maddî varoluşun, bilimsel determinizmin ötesine geçirecek bir vasıta. Sevgilinin bir anlık gülüşü, ay ışığının sudaki yansıması, bir bülbülün ötüşü ya da ağaçları kaplayan bahar çiçekleri… Dinî inancımız ne olursa olsun hiç birimiz güzelliklere kayıtsız kalamıyoruz. Etrafımızı saran güzelliklerde bizi bizden alan, yeme – içme – barınma gibi nefsanî dertlerden kurtarıp daha “üstlere, yukarılara” çıkaran bir şey var. Baş harfi büyük yazılmak üzere Güzel’lik sadece İnsan’a hitab ediyor ve bize aşkın/ müteâl/ transandan olan bir mesaj veriyor: “Sen insansın, homo-economicus değilsin”.

İşte bu yüzden “kutsal” dediğimiz sanat bu anlayışın ve hissedişin giriş kapısı olmuş binlerce yıldır. Tapınaklar, ikonalar, heykeller insanları inanmaya çağırmış. Ancak inancı ne olursa olsun bütün “kutsal sanatların” iki zıt yola ayrıldığını, hatta fikren çatıştığını da görüyoruz:

  • Tanrı’ya benzetme yoluyla yaklaşmak: Teşbihî/ natüralist/ taklitçi sanat,
  • Tanrı’yı eşyadan soyutlama yoluyla yaklaşmak: Tenzihî/ mücerred sanat.

Kim haklı? Hangi sanat daha güzel? Hangi sanatçının gerçekleri Hakikat’e daha yakın? Bu çetrefilli yolda kendimize muhteşem bir rehber bulduk: Titus Burckhardt hem sanat tarihi hem de Yahudilik, Hristiyanlık, İslâm, Budizm, Taoizm üzerine yıllar süren çalışmalar yapmış son derecede kıymetli bir zât. Asrımızın kaygılarıyla Burckhardt okyanusuna daldık ve keşfettiğimiz incileri sizinle paylaştık.Buradan indirebilirsiniz.

Öteki Sinemanın Çocukları

oteki-sinemanin-cocuklari göze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordurGöze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordurYakında sinemanın bir endüstri değil sanat olduğuna kimseyi inandıramayacağız. Zira “SinemaEndüstrisi” silindir gibi her şeyi ezip geçiyor. Sinema ürünleşiyor. Reklâm bütçesi, türev ürünlerin satışı derken insanlar otomobil üretir gibi film ÜRETMEYE başladılar. Belki en acısı da “sinema tekniği” öne çıkarken sinema sanatının unutulması. Fakat hâlâ “iyi bir film” ile çok satan bir sabun veya gazozun farkını bilenler de var. Çok şükür hâlâ ustalar kârlı projeler yerine güzel filmleryapmaya çalışıyorlar. Derin Düşünce yazarları da “İnsan’sız Sinema Olur mu?” kitabından sonra yeni bir sinema kitabını daha okurlarımıza sunuyorlar. “Öteki Sinemanın Çocukları” adlı bu kitap 15 yönetmenle buluşmanın en kolay yolu: Marziyeh Meshkini, Ingmar Bergman, Jodaeiye Nader Az Simen, Frank Capra, Dong Hyeuk Hwang, Andrey Rublyov, Sanjay Leela Bhansali, Erden Kıral… Buradan indirebilirsiniz.

kitap-tanitan-kitap-6 göze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordurGöze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordurKitap Tanıtan Kitap 6

Bir varmış, bir yokmuş. Mehtaplı bir eylül gecesinde Ay’a bir merdiven dayamışlar. Alimler, yazarlar, şairler ve filozoflar bir bir yukarı çıkıp oturmuşlar. Hem Doğu’dan hem de Batı’dan büyük isimler gelmiş: Lev Nikolayeviç Tolstoy, René Guénon, Turgut Cansever, El Muhasibi, Şeyh-i Ekber, Cemil Meriç, Arthur Schopenauer, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahmud Sâmi Ramazanoğlu, Mahmut Erol Kılıç… Sadece bir kaç yer boş kalmış. Konuklar demişler ki “ başka yazar çağırmayalım, bu son sandalyeler bizim kitabımızı okuyacacak insanlara ayrılsın”. Evet… Kitap sohbetlerinden oluşan derlemelerimizin altıncısıyla karşınızdayız. Buradan indirebilirsiniz.

Önceki kitap sohbetleri:

sen-insansin göze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordurGöze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordurSen insansın, homo-economicus değilsin!

Avusturyalı romancı Robert Musil’in başyapıtı Niteliksiz AdamJames Joyce‘un Ulysses ve Marcel Proust‘un Geçmiş Zaman Peşinde adlı eserleriyle birlikte 20ci asır Batı edebiyatının temel taşlarından biri. Bu devasa romanın bitmemiş olması ise son derecede manidar. Zira romanın konusunu teşkil eden meseleler bugün de güncelliğini koruyor.  Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker…

Makinelerin dişli çarkları arasında kaybettiğimiz İnsan’ı Niteliksiz Adam’ın sayfalarında arıyoruz; dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birinde. Çünkü bilimsel ya da ekonomik düşünce kalıplarına sığmayan, müteâl / aşkın bir İnsan tasavvuruna ihtiyacımız var. Homo-economicus ya da homo-scientificus değil. Aradığımız, sorumluluk şuuruyla yaşayan hür İnsan.Buradan indirebilirsiniz.

kapak-kucuk-2 göze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordurGöze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordurGözle dinlenen müzik: Tezyin

Batı sanatı her hangi bir konuyu “güzel” anlatır. Bir kadın, batan güneş, tabakta duran meyvalar… İslâm sanatının ise konusu Güzellik’tir. Bunun için tezyin, hat, ebru… hatta İslâm mimarîsi dahi soyuttur, mücerred sanattır.

Derrida, Burckhardt, Florenski ve Panofski’nin isabetle söylediği gibi Batılı sanatçı doğayı taklid ettiği için, merkezi perspektif ve anatomi kurallarının hakim olduğu figüratif eserler ihdas eder. Bu taklitçi eserler ise seyircinin ruhunu değil benliğini, nefsini uyandırır. Zira kâmil sanat tabiatı taklid etmez. Sanat fırça tutan elin, tasavvur eden aklın, resme bakan gözün secdesidir. Tekâmül eden sanatçı (haşa) boyacı değil bir imamdır artık. Her fırça darbesi tekbir gibidir. Zahirde basit motiflerin tekrarıyla oluşan görsel musiki ile seyircilerin ruhu öylesine agâh olur ki kalpler kanatlanıverir. Müslüman sanatçı bu yüzden tezyin, hat, ebru gibi mücerred sanatı tercih eder. Güzel eşyaları değil Güzel’i anlatmak derdindedir. Çünkü ne sanatçının enaniyet iddiası ne de seyircinin BEN’liği makbul değildir. Görünene bakıp Görünmez’i okumaktır murad; O’nun güzelliği ile coşan kalp göğüs kafesinden kurtulup sonsuzluğa kanat açar.

Tezyinî nağmeleri gözlerimizle işitmek için yazıldı bu e-kitap. John locke gibi bir “tabula rasa” yapmak için değil Hz. İbrahim (as) gibi “la ilahe” diyebilmek için. Buradan indirebilirsiniz.

Trackback URL

  1. 3 Yorum

  2. Yazan:ç-z Tarih: Mar 26, 2015 | Reply

    Bugün öğlen vakti bir an:
    Çok güzel bir ses ve makamla okunan ezanı dinlerken caminin kubbe, pencere etrafına yapılan tezyinin güzelliğine takılan göz ve onu yapan kişinin ustalığına takılan akıl…
    Yanımda namaz kılan insanın bir sızısı, hayıflanmayı bırakamadığı bir gönül ağrısı varmış gibi her oturuşunda dizlerini ovmasına takılan göz…
    Bir vakit ezanında tevafukken yan yana geldiğim bu insanın dizlerinden yüzüne yansıyanı görmek merakıyla bakışlarıma kılavuzluk eden aklım….
    Yüzü kırışıklıklarla dolu, omuzları çökmüş, zayıf olmasına rağmen dik durabilecek kadar güçlü bir insanı gören gözlerim…
    Etrafımızdan fiziksel olarak birbirlerini anımsatan, belki bir zaman sonra artık birbirlerinden sadece bedenlerine giydirdikleri kıyafetler nedeniyle farklılaşan binlerce insan akıyor…
    Yüzlerinin orta yerinde aksesuarmış gibi asıl işlevlerini çoktan unuttukları gözlerine, dudaklarının kenarına kondurdukları duygu taklitlerine aşina olduğumuz insan yığınları…
    Bizimle ilişkisi, alış-verişi olmayan hiç kimse umurumuzda değil…
    Yüzlerine, gözlerine, hislerine sadra şifa, derde derman olabilecek bir hayır duasına vesile olabilecek süre kadar bakmıyor, bakamıyoruz….
    Kaldırımdaki tamir işini bitirmiş bir belediye işçisinin geride kalanları süpürüşündeki itinayı, camideki tezyinin güzelliğini, camide namaz için saf olanları, tüm bunları ve bunları gören gözü verip kulunu şükre davet edene çok şükür diyemiyoruz….
    Duaya, şükre ihtiyacımız kalmamış, trafik lambası aceleciliğiyle çalışan zembereği kurulmuş ezberlerimizden mamul beyaz bastonla idare edip duruyoruz!

  3. Yazan:a. özkul Tarih: Mar 29, 2015 | Reply

    sesler ve görüntüler içeren mesaj bombardımanları içinde tefekkür etmek…
    bu iyice dijitalleşmiş dönemimize ve bu döneme kapı açan 19. yy sonuna ait bir durum mu yoksa, şehirden şehirlerden belirli bir noktadan sonra yabancılık ve tükenmişlik hisseden çağları aşan bir aydın iç sıkıntısı mı?

    bu çağın herşeyi yabancılaştırdığı ve herşeyi satışa sunduğu belli birşey… bu nedenle çağın buhranları ve dört bir taraftan aile ve toplum yaşantılarımızı yozlaştırmaktadır.

    ama başka bir durum varki, şehir yaşantısı, köy yada göçebe yaşantısına oranla daha karmaşık ilişkiler ağı içerdiği için, bu ağların üzerine kafa yoran, kendi toplumunun sıkıntıları üzerine fikir üreten pek çok aydın değiştirmeye yada korumaya çalıştığı değerler için girmiş olduğu mücadelede (bir nevi tükenmişlik sendromuyla) ilkel olana özlem geliştirmiş olması rastlantı değildir.

    çölün, bedeviliğin, komünal-sınıfsız yaşamın sadeliği tamda şehrin/düzenin/zamanın karmaşasının içinde boğulan aydınlar tarafından övülmesi ve sıfırdan yeni başlangıçların aydınlar(münevver/ulema/ruhban/müneccim yani hangi çağın aydınıysa) tarafından kurgulanması ilginçtir. daha doğrusu bu kişiler giriştikleri düşünsel mücadelede ya arkalarına gücü alacak ve (düzenin adamı olma riskiyle) düşüncelerini uygulamaya çalışacak yada kendine toplum içinde bir yer bulamadığı için uzlete çekilme arzusu duyacaklar bir noktadan sonra…

    ibni tufeyl’in Hay BinYakzan’ı da böyle bir serüven gibi geliyor bana.. sarayın uleması Tufeyl yanlız tek başına büyüyen bir çocukla ve seneler sonra inzivaya çekilmek için ıssız adaya giden Absalın arkadaşlığını, Hayın saflığının üstüne absalın bilgeliği ile aydınlanmasını, daha sonra hayı şehire öğrendiği muhteşem bilgileri insanlara anlatmak için gitmek istemesi, gittiğinde de anlatması anlatması ancak insanlarda değişen birşey olmaması ve en sonunda Hayın İnsanoğlunun hep ham kalacağını ifade etmesiyle romanını bitiyor. biz bu romanda 11. yyda harika bir hayal gücüyle yazılmış bir romandan bahsederken, sarayın uleması olan yazarının romanının baş kahramanlarıyla birlikte ıssız bir adaya çekilmek istemesini okuyabilirz.

    George Simmel’de sanki böyle bir uzlet arzusunda gibi geldi bana… neon ışıklar altında bizlerde kimi zaman istiyoruz bunu… dünya tarihi ise hiç bir zaman yekpare iyilik ve yekpare bir kötülük yumağı içinde olmamıştır. iyilik ve kötülük hep birbiri ile döngü içinde akıp gitmiştir. zamanın oyuncularına ise sadece herşeye rağmek iyilik için mücadele etmek düşer…

  4. Yazan:Filiz Tarih: Apr 1, 2015 | Reply

    yazındaki her kelimede kendimi buldum. İstanbul’un kaos dolu yaşamından kaçarak Tekirdağ’a yerleştim. Biliyorsun zaten, üç senedir buradayım ama üzülmeye başladım. Şehir gittikçe kalabalıklaşıyor. Tepelerde anlamsız, kişiliksiz siteler yükselmekte. Şimdilik oturduğum yerde( seninde yazdığın gibi)pencereyi açarsam ambulans ve araba sesleri gelmekte. Onun dışında eşsiz manzaram katlanmama şimdilik yetmekte.Yazının devamını sabırsızlıkla bekliyorum..

  1. 8 Trackback(s)

  2. Apr 18, 2015: Dedikoducu kaldırımlar, riyakâr duvar ve bencil köprü
  3. Jul 4, 2015: Kapitalizm / Capitalism / капитализм / رأسمالية
  4. Oct 12, 2015: Görünmeden görenin iktidarı: Big Brother, Panoptikon ve Foucault | Ne Mutlu "İnsan'ım" Diyene!
  5. Oct 22, 2015: Para dünya malından kıymetlidir
  6. Jan 18, 2016: Fotoğraf makinesi: İnsanların dürüstlüğü yerine ikame edilen mekanik şahit | Ne Mutlu "İnsan'ım" Diyene!
  7. Jan 20, 2016: Bir çocuk ölürken fotoğraf çekebilen sen artık insan değilsin! | Ne Mutlu "İnsan'ım" Diyene!
  8. Apr 22, 2016: Gösterdiğimiz hayat neden yaşadığımız hayattan daha önemli oldu? | Ne Mutlu "İnsan'ım" Diyene!
  9. Jun 17, 2016: Leonardo da Vinci Rönesansa neden ihanet etti? | Ne Mutlu "İnsan'ım" Diyene!

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin