RSS Feed for This Post

Dedikoducu kaldırımlar, riyakâr duvar ve bencil köprü

modern-sehir-georg-simmel

(Keşkül Dergisinde yayınlandı)

Çirkin İnsanlar Güzel Şehirler Kurabilir mi?

Paris’teyiz… Şerbet gibi bir eylül akşamı; sofrayı balkona kurduk, bol soğanlı çoban salatasının kokusunu dağıtacak en ufak bir esinti yok. Balkonun çaprazındaki kavşakta trafik lambası yayalara “dur” diyor. Bisikletli, sırt çantalı iki çocuğun yaklaştığını görüyorum. Öndeki 12 yaşlarında bir kız, karşıya geçip duruyor, arkadan gelen 8-9 yaşlarındaki oğlan daha yavaş. Yaya geçidinin ortasına geldiğinde… felakêt! Siyah bir otomobil gelip çocuğa vuruyor. Bisiklet bir yana, çocuk bir yana. İkinci katta olduğum için yırtılan çantasından düşen oyuncakları bile gördüm. Sonrası? Ambülans ve polis… çocuk ciddi biçimde yaralı ama çok şükür sağ kurtuldu; yine de ödümüz koptu.

Büyük bir bankanın merkez binası var yakınımızda. İşten çıkıp metroya giden insanlara gözüm takılıyor şimdi. Kazadan haberleri yok henüz çünkü köşedeki büyük bina kavşağı saklıyor. Bankacı olmanın icabı(?) büyük bir kibirle yürüyorlar. Plaza insanları onlar, bizim gibi sıradan ölümlü değiller. Benim ceketim ve pantolonum gün sonunda kırışır. Ama onların takım elbiseleri jilet gibi. Dedim ya,  bizim gibi ölümlü değiller. Bir elde cep telefonu, diğerinde çanta; omuzlar geride, çeneleri ileriyi gösteriyor. Görünmez halkalar takılmış gibi boyunlarına, [Yâsîn / 8] bakışlarını yere eğemiyorlar. Kadınlar ise bir başka alem. Podyumda yürüyen mankenler gibiler. Dümdüz yolda yürürken başlarını bir sağa çeviriyorlar bir sola. TV’deki şampuan reklamı sanki. Fakat bu akşam show kısa sürecek… Köşeyi dönüp ambülansı gören “manken” olduğu yere çakılıyor. Polise soracak bir şey yok, her şey meydanda. Ezilen çocuğu henüz kıpırdatmadı doktorlar ve bizim balkondan görülecek kadar büyük bir kan gölü içinde yatıyor zavallı.

İnsanların yürüyüşlerindeki ve tavırlarındaki değişikliği kameraya çekseydim güzel bir tez konusu olurdu. Sanki görünmez bir el “mankenleri” insan yaptı. Topuklarını yere vurmuyor artık kimse. Sinema perdesi yırtıldı, oyuncular maskeleri çıkardılar ve oyun bitti sanki. Ahmet Erhan’ın bir şiirinde söylediği gibi:

“… görünmez bir el hayatın sesini boğan  o çanlara birdenbire dokunur ve ölüm gelir / dağlar yüzünü, saçlarını / bir kâğıt torba yırtılır, portakallar saçılır sokağa / Ölüm gelir, doğum tarihlerine ve düşlere aldırmaz…”

Plaza-adamların omuzları düştü, çeneleri yere eğildi, adımları küçüldü. Plaza kadınları kırıtmadan yürüyorlar şimdi; demek ki mümkünmüş. Ölüm’ü düşünmek hepsine iyi geldi. Geyşa adımlarıyla, neredeyse parmak uçlarına basarak gelen bir kadın bluzunun düğmelerini yakasına kadar ilikliyor. Ölüm ihtimali karşısında vücudunu setr etme ihtiyacı hissetti. Neden? Hilkatı esnasında kodlanmış bir ahlâk mıdır ona bunu yaptıran? O’nun razı olmadığı fiilleri bir bir terk ediyor insanlar. Kibir, bedeni teşhir etme… Sanki Ölüm’le değil de O’nunla karşılaşmış gibiler.

Güneş gözlüğünü ensesine takmış bir delikanlıya takılıyor gözüm. Yere çivilenmiş gibi; ağzını kapatamıyor. Eliyle duvarı tutuyor. Yere düşmekten mi korkuyor? Dünya başına mı yıkıldı yoksa? Köşedeki Irish Pub’da “happy hours” randevusu vardı belki? Ama ne happiness kaldı ne hours. Ucuz bira bahane, arkadaşlarla buluşup güleceklerdi. Gündüz homo-economicus, gece homo-comicus… Hayat ne güzeldi. Ama birden bire dünya perdesi yırtıldı ve Ahiret gözüktü. 20, 30 veya 50 yaşında insanlar dururken 8 yaşında bir çocuğun ölmüş olması ihtimali ehl-i dünyanın ayarını bozdu. Olacağı kesinlikle belli, ne zaman, nerede olacağı kesinlikle belli değil. Ölüm’ün böyle ayar bozucu bir etkisi var. Çünkü dünyadaki şeylere önce inanırız sonra biliriz. Oysa öleceğimizi biliyoruz ama bir türlü inanamıyoruz. Çirkin şehirlerde yaşamamızın sebebi budur işte: Kendi ölümümüze inanmıyoruz, herkes ölebilir ama ben herkes değilim ki!

Psikanalizin kurucularından Sigmund Freud 1915’te kaleme aldığı Savaş ve Ölüm Zamanları Üzerine (Zeitgemäßes über Krieg und Tod) isimli çalışmasında ölüm ile kurduğumuz münasebetin gerçekten uzak oluşuna dikkat çekmiş:

“… Gerçekte kendi ölümümüzü düşünmek imkânsızdır ve ne zaman bunu yapmaya kalkışsak aslında kendimizin izleyici olarak hala var olduğumuzu algılayabiliriz. Bu nedenle psikanaliz temelde, hiç kimsenin kendi ölümüne inanmadığını, yani bilinç dışında her birimizin kendi ölümsüzlüğüne inandığını öne sürer. Ölümün rastlantısal sebeplerine -kaza, hastalık, iltihap, ilerlemiş yaş- vurgu yapma alışkanlığı yaygındır. Bu yolla insanlar ölümün mecburiyetini unutup onu bir  rastlantı gibi vehmetmeye çalışırlar…”

Evet… Çoğumuz ölmenin adeta zorlaştığı bir dünyada yaşıyoruz. Aşı, ambülans, kalp cerrahisi, organ nakli… Modern kentlerde mezarlıklar yüksek duvarların arkasında gizli; evde değil hastahanede, gözden ırak ölüyor yaşlılar. Yalnız ve uzun yaşayan, derisini gerdiren, botoks yaptıran modern insan için ölüm Hakikat değil sadece korkunç bir problem oldu ve her problem gibi bunun da bir çaresi olmalı!

İyilik ve güzellik taşa, tahtaya, betona nüfuz eder mi?

Ölüm gerçeğini kabul etmeyen yani kendini ölümsüz zanneden insan çirkinleşiyor ve çirkin insanların güzel bir eser ortaya koyması imkânsız. Bu sebeple şehirlerimiz çirkin diye TOKİ’ye kızmak da yersiz. Güzel şehirlerde yaşamak istiyorsak güzel evvelâ mimarlar yetiştirmemiz gerekmez mi? Zira testinin içinde ne varsa dışına sızan da o. Her insanın iç dünyası sevinci, öfkesi ve inançları dışarıya yansıyor. Yani kıyafetimiz, el yazımız ses tonumuz gibi eserlerimiz de bizi yansıtıyor. Ölümü düşünmeye başlayan kibirli insanların yürüyüşleri bile değişiyorsa ehl-i takva bir mimar neler yapmaz değil mi?  Mimar Sinan Tezkiretü’l Bünyan’da şöyle söylemiş:

 “… Yedi katın temellerini Atan’a,
Dokuz katlı gök kemerinin binasını Kuran’a,
Yani Yaratan’a, yani ALLAH’a hamd,
Peygamber Hz. Muhammed’e S.A.V. Salat-ü selâm olsun. […]
Çünkü bir köprüdür dünya, geçmektedir insanlar,
Ne dilenci kalır burada, ne de mutluluğa ermiş hükümdar.
Bu fani dünya yokoluş seli üstünde bir köprüdür,
Ondan geçerken secde etmeyi bilen özgürdür …”

Ne yazık ki asırlar sonra Türkiye’ye sirayet eden pozitivizm akılları dumura uğratmış. Aklı terk eden, bilimi putlaştıran insanlar 1935 yılında Türk Tarihini Araştırma Kurumu’nun (Bugünkü TTK) seçtiği bir heyet huzurunda Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camii’nin yanındaki türbesinden kemikleri çıkarılmış. Tabii geçen 350 yılın tesiriyle iskeletin büyük bir kısmı bozulmuş. Yine de kafatası incelenmiş, ölçülmüş. Türk ırkının özelliklerine uyduğu anlaşılınca memnuniyetle mezar kapatılmış. Fakat kafatası kurulacak Antropoloji müzesine konmak üzere alıkonulmuş.

Yani insanlar Mimar Sinan’ın dehasını, eserlerinin güzelliğini onun iç dünyasında, maneviyatında değil de kafatasının ölçülerinde aramışlar. “Nasıl?” Sorusu yerine “kaç santim?” demek… Bülbülün nağmelerini açıklamak için gırtlağını kesmek gibi! Bu menfur hadiseyi hatırlamak dahi hafızalarımızı incitirken bazı insanların buna cüret etmesini mümkün kılan fikrî zemin üzerine bir parça düşünmek icab ediyor. Zira sadece ırkçılık değil meselemiz, bütün günahları mümkün kılan, Hz Ali (ra) efendimizin tabiriyle bizi “iman çemberinden çıkartan” şeyin ne olduğunu anlamak gerek. Zannediyorum ki ancak bu şekilde çirkin binalardan kurtulabiliriz. Beşerî çirkinliklerin tetikleyici etkeni teşhis edip tedbir almak güzel insanlar yetiştirmek için elzem. Mimar ve düşünür Turgut Cansever İslâm’da şehir ve mimari isimli kitabında şöyle diyor bu hususta:

 “… Rahman ve Rahim ve Kadir-i Mutlak olan Allah’a inanmak emniyet duygusunun kökenini oluşturur ve sanat formlarına çok renklilik ve aydınlık, formların berraklığı, hareketlerin sükûnu olarak yansır. İslâm’ın düzenleyip tanımladığı tutumlar (örneğin Allah’tan başkasından korkmamak) tasarım sürecinde tasarım sürecinde baskın olan psikolojik unsurlardır. Etkileri aynı zamanda tevazu, saygı ve sevgi, hayat tarzının sadeliği, topluma ve geleceğe karşı sorumluluk şuuru gibi duygularla ilişki kurarak insan ölçeğinde abidevîlik olarak tezahür eder …”

Kötülük iyiliğin zıddı değildir

Toplumları ifsad eden şeyleri, ırkçılığı, cimriliği, dedikoduyu görünce o kadar tiksiniriz ki bunların yapılmasını mümkün kılan şartları düşünemeyiz çoğu kez. Oysa insanın madde ile kurduğu münasebette odaklanır mesele. Mânâyı reddeden maddeye odaklanır. “Nasıl?” Sorusunu soramayan insanlar “kaç para?” gözlüğüyle bakarlar dünyaya. Bu derekeye düşmüş insanların kitap yüklü eşeklerden farkı kalır mı? [Cuma/5] Bir düşünelim, altın, saman ya da kitap taşımak eşek için ne fark eder? Ne ya da nasıl yok ki yük taşıyan hayvan için; sadece “kaç kilo?” sorusu var. İşte bu yüzden insan şuurlu olarak kötüyü, günahı seçmiyor diye düşünüyorum. İnsanlar insanlık şuurlarını kaybettiklerinde kötülük yapmaya başlıyorlar. Maddeye, paraya, ırklara odaklanan insan için bildikleriyle amel etmenin imkânsızlığıdır onu günaha sürükleyen. Yani kötülük iyiliğin zıddı değildir; insanlıktan istifa edip aklını kullanmayan, vicdanına kulak vermeyen insanlar yapar kötülükleri.

Buradaki inceliği anlamamız için z-l-m kökünden istifade edelim: “zulüm, zulmet(karanlık), zalim”. Bildiğiniz gibi karanlık  ışığın tersi değil. Karanlık kendi başına varolamaz çünkü cevher olarak yaratılmamış. Işık’ın varlığı mutlak ama karanlığın varlığı izafî. Karanlık Işık‘ın engellenmesinden doğan bir his. Işık kaynağının önüne bir cisim geldiğinde, nûr engellendiğinde biz bir gölge/karanlık görüyoruz. Işık görmeyi umduğumuz yerde ışık yoksa“gölge var diyoruz. Gölgenin varlığı bir borç gibi. Yahut randevuya gelmeyen bir sevgili, bayram günü çalmayan bir telefon… Gölge herkes için değil sadece Işık‘ı bilen, ümid edenler için var.

Çünkü ışık objektif olarak var ama gölge/karanlık için objektif bir varlıktan bahsedemeyiz. Foton var ama “karanlık atomu/taneciği” yok meselâ. Işık aydınlatıyor, hatta ısıtıyor; güneş ışığından elektrik bile üretiliyor. Zira fotonların cismanî varlığı var. Işığın hızı, enerjisi, ağırlığı bilimsel olarak ölçülmüş. Gölge ve karanlık ise “ışık yokluğu” olarak var yani ışığa izafen tarif edilebiliyor. Bir başka deyişle gölge ve karanlık sadece ışık bekleyen bir göz için var, varlığı indî/sübjektif.

Seküler/pozitivist bir perspektifte iyi/kötü tarif edilebilir mi? “İnsan nedir?” sorusuna verdiğiniz cevaba göre kötü, iyi, adalet, vicdan vb kelimeler mânâ kazanır ya da kaybeder. Maymundan geldiğine, ölünce gübre olarak toprağa döneceğine iman etmiş bir insan için “kötü” ile “zararlı” aynı şeydir. Fiyatlanabilir, riski ölçülebilir. Böyle bir dünya tasavvurunda “zararlı” ilân edilen insanların yok edilmesi dahi mümkün olur. Nitekim 19cu ve 20 asrın utanç sayfaları pozitivist toplumlarca yazılmamış mıdır? Diğer yandan yaratıldığına, ölümle Yaratıcı’sına geri döneceğine, yaptıklarından mes’ul olduğuna inanan bir insan için “kötü” Yaratıcı’nın rızasına aykırı olan fiildir. Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’de İvan’a söylettiği şu sözleri hatırlayalım:

 “… Eğer Tanrı yoksa ne yapmalı? Eğer Rakitin ‘bu insanlığın bir uydurmasıdır’ derken haklıysa? O zaman insan yeryüzünün ve evrenin efendisi demektir. Tamam, olsun. Ama Tanrı olmadan iyi kalpli olunabilir mi? Ne demek vicdan? İyi kalpli olmak ne demek? Cevap ver bana Alexey. […] Vicdan, erdem herkese göre değişen izafî bir şey mi? Eğer Tanrı yoksa her şey yapılabilir! …” 

Yok’un varlığı ile Var’ın varlığı bir tutulamaz ki!

Karanlık nurun zıddı olmadığı gibi kötülük de İyilik’in tersi değil. Kötülük kendi başına varolamaz çünkü cevher olarak yaratılmamış. İyilik’in varlığı mutlak ama Kötülük’ün varlığı izafî. Kötülük İyilik nûrunun engellenmesinden doğan zulmettir / zulümdür / karanlık halidir. İnsanlarda İyilik yapacak cesaret, merhamet, farukiyet veya gönül zenginliği yoksa nûr perdelenir; kötülük çıkar meydana. Yani kötü fiiller “haydi kötülük yapalım” diye yola çıkan, yapısı biz “iyilerden” çok farklı olan “kötü” insanların işi değil. Akl-ı meadı kullanmadığımızda, akl-ı meaşın otomatik refleksleriyle ezbere yaşadığımızda kötülük yapıyoruz. Sebebi ne olursa olsun iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırd etmemizi engelleyen faktörler giriyor devreye. Hannah Arendt ünlü eseri Kötülüğün Sıradanlığı’nda bu meseleyi şöyle özetliyor:

“… Kendisiyle ilişki kuramayan, yaptıklarının, söylediklerinin FaRKında olmayan biri çelişkili konuşmaktan ya da suç işlemekten bir rahatsızlık duymayacaktır çünkü reddedebilir ya da unutabilir. Akıl birilerinin ayrıcalığı değildir, herkeste mevcuttur.FaRKında olMAma hali de zekâsızların ayrıcalığı değil, her insanı pusuda bekleyen ve eylemlerimizin doğru/yanlış oluşunu görMEme ihtimalidir. […] Akıl meselâ öğrenme arzusuna kıyasla cemiyete çok şey kazandırmaz. Değer üretmez, her zaman geçerli olacak bir Mutlak İyilik işaret etmez. Ahlâkî ve siyasî değeri tarihin nadir zamanlarında ortaya çıkar. Her şeyin paramparça olduğu, merkezin çevreyi taşıyamadığı, kanunsuzluğun dünyaya hakim olduğu o zamanlarda. Ve en iyilerin ilkelerini yitirdiği, vasatların coştuğu günlerde. Böyle hayatî anlarda akıl siyasette marjinal bir mesele olmaktan çıkar. Hemen herkes düşünmeden sürüklenip gitmeye razı olduğunda akledenler açıkta kalır, göze çarparlar. Çünkü sürü psikolojisine kapılmayışları bir tür eylem olur. […] Akıl rüzgârının zuhur edişi bilinç değil iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırd edebilme vasfıdır.

Eichmann’ın bir canavar olduğuna inanmak rahatlatıcı olurdu. Ne var ki onun gibi insanların sayısı oldukça çok. Ne sapıklar, ne sadistler, korkutucu derecede normaller. Kurumlarımız ve ahlâkî temellerimiz itibariyle bu normallik bütün canavarlıkların toplamından daha korkutucu. Çünkü Nürnberg mahkemelerinde sanık ve avukatların binlerce kez tekrar ettiler: Bu yeni suçlu tipi yaptıklarının kötü olduğunu anlayamayacağı koşullarda suç işliyor …”

Dedikoducu kaldırımlar, riyakâr duvar ve bencil köprü

ifsat2Buraya kadar gördük ki fikirlerdeki güzellik veya bozukluk eyleme, eserlere yansıyor. Ama tersi de doğru. İçinde bulunduğumuz cemiyet ve bizi ihata eden binalar, resim ve heykeller de inancımızı ve tasavvurumuzu, dolayısıyla iyilik veya kötülük tercihlerimizi etkiliyor. Nasıl oluyor bu?

Yandaki fotoğraflara bir bakın. Bu üç kavşaktan biri Tel-Aviv’den, diğeri Santiago ve üçüncüsü Singapur. Yoksa Antalya ve İzmir miydi? Hangi kavşak hangi ülkeden söyleyebilir misiniz?

Mimar Ludwig Mies van der Rohe şöyle diyordu: “Asra hakim olan zihniyet mimarî vasıtasıyla mekâna dönüşür”. Ya mekân? İnsanlar üzerinde etkisiz midir? Tektipleşen şehirler biz insanları da tektipleştirmiyor mu her geçen gün? Kilometrelerce yol gittikten sonra aynı benzinci, aynı elektrik direkleri ve aynı çöp kutularını tekrar ve tekrar görmek insanları hiç bitmeyen bir Şimdi’nin içine hapsetmiyor mu?

Sosyolog Georg Simmel’in güzel bir saptaması var bu konuda: “Şehir fizikî bir mekân veya sosyal bir yapı olmaktan evvel bedensel bir tecrübedir” demiş. Evet… Modern şehir ve insan etkileşimi üzerine düşünürken rollere, organizasyona odaklanan Weber’in aksine algı üzerine yoğunlaşmış Simmel. Gerçekten de bir şehri anlamadan yani aklımızla muhiti ihata etmeden o muhit bizim hislerimizi ihata eder. Biz insanlar şehri ve akletmeden önce hissederiz: Görürüz, koklarız ve işitiriz. Georg Simmel’in eseri “Büyük şehir ve zihinsel yaşam” (Die Großstädte und das Geistesleben, 1903) üzerine iki kitap sohbeti:

İnsan’ı sevip eşyayı kullanmamız gerekiyordu; tersi oldu

Birbirimizden binlerce km uzaktayız ama fotokopiyle çoğaltılmış gibi birbirine benzeyen kopya-şehirlerde yaşıyoruz. Zira sokaklar, evler, meydanlar insanî değerlere göre şekil almıyor. Meselâ mahrem hayatı koruyan mesafeler, fakirin izzetini muhafaza eden sadaka taşları, dostluğu pekiştiren avlular, yardımlaşmayı kolaylaştıran külliyelerin izi yok görünürde. Yerel, yöresel, geleneksel veya dinsel olan bir mânâ şehrin maddesine, taşına nüfuz etmiyor artık. İndî olan insanî değerlerin yerine objektif/standart/ölçülen/parasal değerler konulmuş. “İslâmî değerler” ve “menkul değerler” gibi çok farklı iki mevhum için aynı “değer” kelimesinin kullanılması da düşündürücü. (İngilizce value; Fransızca Valeur)

ifsat1Sağda gördüğünüz şehirlerden biri Türkiye’den, diğerleri Çin ve Rusya. Yani sadece içinden değil dışından bakıldığında da akıl almaz bir tektipleşme yaşıyoruz.

1920’lerin Komünist Rusya’sına hakim olan binalara bakın. Konstantin Melnikov, El Lissitzky, Noi Trotsky gibi tanınmış mimarların eserlerine. Sonra da Amerikalı bir mimarla karşılaştırın, meselâ Frank Lloyd Wright ile. 1991 senesinde American Institute of Architects tarafından “Tarihin en büyük Amerikalı mimarı’ ilân edilmiş Wright. İlk bakışta komünist dönem mimarisi kolektif maksatları yansıtıyor: Spor okulu, işçi klübü, devasa kamu binaları… Amerikalı Wright’ın tasarımları ise buram buram lüks ve bireycilik kokuyor: Havuzlu villalar, lüks oteller… Fakat çarpıcı bir şey var: Rus ya da Amerikan, Bütün binaları teşkil eden formlar şaşırtıcı şekilde birbirine benziyor!

Rusların tektipleşmesinin suçunu komünizme atalım, devlet tekelinde sanatın öldüğünü savunalım isterseniz. Fakat Amerikalı mimarların eserlerini Ruslardan ayırt etmek de mümkün değil. Dikkat edin, rastgele iki ülkeden bahsetmiyoruz. Rusya ve ABD söz konusu. Her biri 1000’den fazla nükleer başlığı ötekine çevirmiş, Küba kriziyle nükleer bir savaş çıkarma noktasına gelecek kadar birbirine düşman olmuş iki medeniyet(?). Değerleri, siyasî sistemleri ve dünya görüşleri birbirine zıt iki ülkenin mimarları nasıl olur da aynı biçimde tasarım yaparlar?

Evet, şehirlerimiz insanî değil maddî değerlerin tecessüm etmiş hali: Yolların genişliği otomobillere ve kamyonlara göre ayarlanıyor. Meselâ en az maliyetle en çok aracın geçmesi için “optimize” edilmiş. Optimizasyonun Türkçeye “eniyileme” diye tercüme edilmesi bile felâketin boyutlarını gösteriyor sanki. Zira “iyi” ile “faydalı” arasındaki farkı bilmeyen insanlar mutlu olamazlar, sadece tatmin olabilirler. Homojen ve optimal şehirlerde ticaret ve teknoloji üzerinden eşya hükmediyor insana. İnsan’ı sevip eşyayı kullanmamız gerekiyordu; tersi oldu. Nasıl geldik buraya? Açalım biraz…

Küreselleşmedik, sadece küreleştik

Teknik menzil aklın ve vicdanın menzilini aştı. Görebileceğimiz ve gidebileceğimiz menzil uzadı; yıkma gücümüz arttı. İnsanlık nükleer silahları yapmaya başlayınca teknik bir eşik geri dönmemek üzere aşıldı: Yaşadığımız dünyayı yok edebilecek güce eriştik. Diğer yandan TV, haberleşme uyduları ve internet insanlığın algıladığı dünyaları BİR-leştirdi. Ama bir tevhid ediş olmadı bu; yaşanan mekanik bir AYNI-laştırmaydı sadece. 2ci Dünya savaşından sonra HER-kesin HER-şeyi AYNI anda ve AYNI biçimde algıladığı bir dünya kuruldu. Küreselleşmedik, sadece küreleştik. Birbirimizi sevdiğimiz yahut anladığımız için BİR-leşmedik. Asla aynı felsefe veya manevî değerler etrafında da toplanamadık. Birlikteliğimiz mekanik bir mecburiyetten öteye geçemedi. Zira komşuluğumuz tehdit/fayda odaklıydı, tıpkı Schopenhauer’ın kirpileri gibi:

“Soğuk bir kış sabahı çok sayıda kirpi ısınmak üzere bir araya toplanır. Ama kısa süre sonra dikenlerin batması  yüzünden yeniden uzaklaşırlar. Isınma ihtiyacı onları tekrar bir araya getirdiğinde dikenler yine batar ve üşümekle diken arasında gidip gelirler, ta ki birbirlerine katlanabilecekleri uygun mesafeyi bulana kadar. Bunun gibi, insanlar da hayatın tekdüzeliğinden kurtulmak için bir araya gelirler ama ötekilerin nahoş ve sıkıntı verici özellikleri yüzünden uzaklaşırlar.” (Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar, 1851)

Kirpilerin mesafesini sevgi ya da saygı değil dikenlerinin uzunluğu belirledi. İşte bizim kentlerimiz de böyle kuruldu: Fayda/tehdit hesabıyla. Bu yüzden ortaya çıkan mekânlar insanî yaşam alanları değil bir fabrika gibiler. Lüks gettolar, alış-veriş merkezleri, teknik kültürün yatay abideleri olan otoyollar… Makine-fabrika benzeri, monoton ve sıkıcı şehirler kurmanın korkunç bir yan etkisi oldu sanırım: “İnsan” tasavvuru yedek parça derekesine düştü. İçinde yaşadığımız, gözlerimizi (=aklımızı) ihata eden muhitlerin dönüşmesi “İnsan nedir?” sorusuna verdiğimiz cevabı da değiştirdi.  Acaba bugün kaç insan bu soruya cevap aramanın da ahlâkî bir tecrübe olduğunun farkında? Filozof Hannah Arendt 1968’de kaleme aldığı Men in Dark Times’ta çok güzel ifade etmiş bu meseleyi:

“… İnsanlar Hakikat’in kendisi ile Hakikat’in ifadesini birbirinden ayrı olarak tahayyül ediyorlar. İnsanlar Hakikat’i düşünmenin ve konuşmanın bizzat varoluşçu bir tecrübe olduğunun farkında değiller […] İnsanlık tarihinde bir ilk bu: Bütün dünya halkları ortak bir ŞİMDİ‘nin içinde yaşıyorlar. Ehemmiyeti ne olursa olsun, bir ülkede meydana gelen bir hadise diğer ülkelerin halkları tarafından da biliniyor. Her ülke diğer bütün ülkelerle KOMŞU oldu adeta. Ama bu KOMŞU-luk ve bu ŞİMDİ-lik ortak bir geçmişe dayanmıyor ve kesinlikle ortak bir gelecek garantisi de vermiyor. İnsanları böylesine BİR-leştiren, homojenleştiren teknoloji dünyanın yok olmasına yol açabilir. […]  İnsanlığın bugünkü durumunda gerçek tehlike homojenleşme, bir-leşmedir. ortak iletişim teknikleri ve şiddet yoluyla bütün ulusal gelenekler, toplumları özgün ve farklı yapan ögeler kaybolmaktadır. […]  Teknoloji ve kitlesel iletişim araçları vasıtasıyla başlayan bir-leşme, TEK-leşme, homojenleşme sürecinin ulusal kimlikleri, yöresel farklılık ve inançları ortadan kaldıracak …”

Evet, şehirler çirkin. Çünkü çirkin insanlar güzel şehirler kuramıyorlar. Meselâ Tel-Aviv’deki pilot çirkin evinden çıkıp üsse gidiyor, çirkin bir “işi” var: Gazze’yi bombalamak. Akşam işi bitince eve dönüyor. Fakat İstanbul’da cuma namazı çıkışı “kahrolsun İsrail” diye bağıran ve İsrail bayrağı yakan insanların oturdukları evler ve şehirler de şaşırtıcı derecede çirkin; hatta lanetledikleri İsrailli pilotunkiyle aynı. İnandığı gibi yaşamayan insanlar yaşadıkları gibi inanmaya mı başlıyorlar?

İslâmî şehir ve İslâmî ahlâk birbirinden beslenir

Sanat tarihçisi ve İslâm sanatı uzmanı Oleg Grabbar İslâm Sanatını Düşünmek adlı kitabında acayip bir şey söylüyor: İslâm’ın ilk üç asrı boyunca bir şehir övüleceği vakit binalar ve meydanlar değil şehrin yetiştirdiği âlimler, salihler, zahidler anlatılırmış. Yani eşya değil İnsan’mış üstün tutulan; kâmil insanların gönlünden yansıyan ilim, irfan, takva ve zühd ile gurur duyarmış ahali. Grabbar bu şehirleri isimleriyle anıyor, Tunus’tan Irak’a, Hatta Kuzey Hindistan’a kadar örnekler veriyor.

Bugünkü dünyanın insanları ise şehirlerden bahsederken binaları üstün tutuluyor. Paris denilince Eiffel Kulesi, Mısır denilince piramitler, İskenderiye deyince çoktan yıkılmış olan o deniz feneri geliyor hatıra. Neden Ataullah İskenderî Hazretleri’ni düşünmüyoruz meselâ? Yıkılan deniz fenerinin aksine Hikem-i Ataiyye adlı abidevî eser dimdik ayakta durmuyor mu? Bu harika kitap karanlık gecelerimizi aydınlatmıyor mu bir deniz feneri gibi?

Evet… Teknik ve ticarî kaygıların, insan yerine eşyanın hükmettiği şehirlerde İslâm hakkıyla yaşanması zor görünüyor. Çünkü bu kaygıların tecessüm etmesiyle şekil alan muhitler gözlerimizi yani aklımızı ihata etmek suretiyle ahlâkımızı ve tasavvurumuzu dünyevîleştiriyorlar. Bu bakımdan geçmişe bakarak hayıflanmak faydasız ama ders çıkarmak gerekli. Zira bu erişilmez bir ideal değildir, geçmişte başarılmıştır. Yani İslâmî değerlerin nüfuz ettiği cemiyetler dış görünüşleriyle de “ötekilerden” farklıydı. Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır isimli kitabımızda söylediğimiz gibi:

“… Afganistan’daki bir medreseyi, Bosna’daki bir camiyi, Hindistan’daki Taj Mahal’i görsel olarak İslâmî yapan nedir hiç düşündünüz mü? Anadolu kilimlerini, İran halılarını, Fas’taki gümüş takıları, Endülüs’teki sarayları birleştiren ortak unsur nedir? Müslüman olmayan bir insan bile kolaylıkla “bunlar İslâm sanatıdır” diyebilir. Sanat tarihi konusunda hiç bir bilgisi olmayanlar için de şüpheye yer yoktur. […] Endonezya’dan Fas’a, Kazakistan’dan Nijerya’ya uzanan milyonlarca kilometrekarelik alanda yaşayan, belki 30 belki 40 farklı lisan konuşan Müslüman sanatkârlar nasıl olmuş da böylesi muazzam bir görsel bütünlüğe sadık kalabilmiştir? …”

 

E-kitap okumak için…

Senin tanrın çok mu yüksekte?

senin-tanrin-cok-mu-yuksekte

Güzel olan ne varsa İnsan’ı maddî varoluşun, bilimsel determinizmin ötesine geçirecek bir vasıta. Sevgilinin bir anlık gülüşü, ay ışığının sudaki yansıması, bir bülbülün ötüşü ya da ağaçları kaplayan bahar çiçekleri… Dinî inancımız ne olursa olsun hiç birimiz güzelliklere kayıtsız kalamıyoruz. Etrafımızı saran güzelliklerde bizi bizden alan, yeme – içme – barınma gibi nefsanî dertlerden kurtarıp daha “üstlere, yukarılara” çıkaran bir şey var. Baş harfi büyük yazılmak üzere Güzel’lik sadece İnsan’a hitab ediyor ve bize aşkın/ müteâl/ transandan olan bir mesaj veriyor: “Sen insansın, homo-economicus değilsin”.

İşte bu yüzden “kutsal” dediğimiz sanat bu anlayışın ve hissedişin giriş kapısı olmuş binlerce yıldır. Tapınaklar, ikonalar, heykeller insanları inanmaya çağırmış. Ancak inancı ne olursa olsun bütün “kutsal sanatların” iki zıt yola ayrıldığını, hatta fikren çatıştığını da görüyoruz:

  • Tanrı’ya benzetme yoluyla yaklaşmak: Teşbihî/ natüralist/ taklitçi sanat,
  • Tanrı’yı eşyadan soyutlama yoluyla yaklaşmak: Tenzihî/ mücerred sanat.

Kim haklı? Hangi sanat daha güzel? Hangi sanatçının gerçekleri Hakikat’e daha yakın? Bu çetrefilli yolda kendimize muhteşem bir rehber bulduk: Titus Burckhardt hem sanat tarihi hem de Yahudilik, Hristiyanlık, İslâm, Budizm, Taoizm üzerine yıllar süren çalışmalar yapmış son derecede kıymetli bir zât. Asrımızın kaygılarıyla Burckhardt okyanusuna daldık ve keşfettiğimiz incileri sizinle paylaştık.Buradan indirebilirsiniz.

Öteki Sinemanın Çocukları

oteki-sinemanin-cocuklariYakında sinemanın bir endüstri değil sanat olduğuna kimseyi inandıramayacağız. Zira “SinemaEndüstrisi” silindir gibi her şeyi ezip geçiyor. Sinema ürünleşiyor. Reklâm bütçesi, türev ürünlerin satışı derken insanlar otomobil üretir gibi film ÜRETMEYE başladılar. Belki en acısı da “sinema tekniği” öne çıkarken sinema sanatının unutulması. Fakat hâlâ “iyi bir film” ile çok satan bir sabun veya gazozun farkını bilenler de var. Çok şükür hâlâ ustalar kârlı projeler yerine güzel filmleryapmaya çalışıyorlar. Derin Düşünce yazarları da “İnsan’sız Sinema Olur mu?” kitabından sonra yeni bir sinema kitabını daha okurlarımıza sunuyorlar. “Öteki Sinemanın Çocukları” adlı bu kitap 15 yönetmenle buluşmanın en kolay yolu: Marziyeh Meshkini, Ingmar Bergman, Jodaeiye Nader Az Simen, Frank Capra, Dong Hyeuk Hwang, Andrey Rublyov, Sanjay Leela Bhansali, Erden Kıral… Buradan indirebilirsiniz.

kitap-tanitan-kitap-6Kitap Tanıtan Kitap 6

Bir varmış, bir yokmuş. Mehtaplı bir eylül gecesinde Ay’a bir merdiven dayamışlar. Alimler, yazarlar, şairler ve filozoflar bir bir yukarı çıkıp oturmuşlar. Hem Doğu’dan hem de Batı’dan büyük isimler gelmiş: Lev Nikolayeviç Tolstoy, René Guénon, Turgut Cansever, El Muhasibi, Şeyh-i Ekber, Cemil Meriç, Arthur Schopenauer, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahmud Sâmi Ramazanoğlu, Mahmut Erol Kılıç… Sadece bir kaç yer boş kalmış. Konuklar demişler ki “ başka yazar çağırmayalım, bu son sandalyeler bizim kitabımızı okuyacacak insanlara ayrılsın”. Evet… Kitap sohbetlerinden oluşan derlemelerimizin altıncısıyla karşınızdayız. Buradan indirebilirsiniz.

Önceki kitap sohbetleri:

sen-insansinSen insansın, homo-economicus değilsin!

Avusturyalı romancı Robert Musil’in başyapıtı Niteliksiz AdamJames Joyce‘un Ulysses ve Marcel Proust‘un Geçmiş Zaman Peşinde adlı eserleriyle birlikte 20ci asır Batı edebiyatının temel taşlarından biri. Bu devasa romanın bitmemiş olması ise son derecede manidar. Zira romanın konusunu teşkil eden meseleler bugün de güncelliğini koruyor.  Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker…

Makinelerin dişli çarkları arasında kaybettiğimiz İnsan’ı Niteliksiz Adam’ın sayfalarında arıyoruz; dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birinde. Çünkü bilimsel ya da ekonomik düşünce kalıplarına sığmayan, müteâl / aşkın bir İnsan tasavvuruna ihtiyacımız var. Homo-economicus ya da homo-scientificus değil. Aradığımız, sorumluluk şuuruyla yaşayan hür İnsan.Buradan indirebilirsiniz.

kapak-kucuk-2Gözle dinlenen müzik: Tezyin

Batı sanatı her hangi bir konuyu “güzel” anlatır. Bir kadın, batan güneş, tabakta duran meyvalar… İslâm sanatının ise konusu Güzellik’tir. Bunun için tezyin, hat, ebru… hatta İslâm mimarîsi dahi soyuttur, mücerred sanattır.

Derrida, Burckhardt, Florenski ve Panofski’nin isabetle söylediği gibi Batılı sanatçı doğayı taklid ettiği için, merkezi perspektif ve anatomi kurallarının hakim olduğu figüratif eserler ihdas eder. Bu taklitçi eserler ise seyircinin ruhunu değil benliğini, nefsini uyandırır. Zira kâmil sanat tabiatı taklid etmez. Sanat fırça tutan elin, tasavvur eden aklın, resme bakan gözün secdesidir. Tekâmül eden sanatçı (haşa) boyacı değil bir imamdır artık. Her fırça darbesi tekbir gibidir. Zahirde basit motiflerin tekrarıyla oluşan görsel musiki ile seyircilerin ruhu öylesine agâh olur ki kalpler kanatlanıverir. Müslüman sanatçı bu yüzden tezyin, hat, ebru gibi mücerred sanatı tercih eder. Güzel eşyaları değil Güzel’i anlatmak derdindedir. Çünkü ne sanatçının enaniyet iddiası ne de seyircinin BEN’liği makbul değildir. Görünene bakıp Görünmez’i okumaktır murad; O’nun güzelliği ile coşan kalp göğüs kafesinden kurtulup sonsuzluğa kanat açar.

Tezyinî nağmeleri gözlerimizle işitmek için yazıldı bu e-kitap. John locke gibi bir “tabula rasa” yapmak için değil Hz. İbrahim (as) gibi “la ilahe” diyebilmek için. Buradan indirebilirsiniz.

Trackback URL

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin