Protestanlık Hakkında Fikirler / Joseph de Maistre »
By Katrin Baskiotis on Şub 1, 2016 in Hristiyanlık, Kitap Alıntısı | 0 Comments
Biz Avrupalıların meşru yollarla bastırmamız gereken en büyük düşman, kendini bütün hakimiyetlere iliştiren ve onları sürekli aşındıran öldürücü çıban, nobranlığın çocuğu, anarşinin atası, fıtrî bağları ifsad eden Protestanlıktır.
Protestanlık nedir? Bireysel mantığın genel mantığa karşı ayaklanmasıdır ve sonunda bir kişinin hayal edebileceği en kötü şeydir. Polignac Kardinali çok takdir gören Bayle’ye, “Protestan olduğunu söylüyorsun. Bu sözcük oldukça belirsiz bir sözcüktür. Anglikan mısın, Luteryan misin, Kalvinist misin?” diye sorduğunda Bayle şöyle dedi: “Tam anlamıyla Protestan’ım, bütün gerçeklere karşı çıkarım.” Böylece bu ünlü şüpheci birçok insanın ortak inançlarının her birinin asıl düşmanı olan Protestanlığın gerçek tanımını bize vermiş oldu. Bu durum onu bütün insanlığın düşmanı yapar, çünkü insan topluluğunun iyiliği tamamen söz konusu inançlara dayanmaktadır.
Hıristiyanlık, Avrupa’nın dinidir. Bu topraklar o dine anavatanının yakıştığından daha çok yakışır; bu topraklarda kök salmıştır; bütün kurumlarımızın içine karışmıştır. Avrupa’nın kuzeyindeki bütün uluslar ve dünyanın bu kısmının, güneyindeki Romalıların yerini alan herkes için Hıristiyanlık, medeniyet kadar eskidir. Yeni ulusları şekillendiren bu dinin eliydi. Her tahtın üzerinde haç işareti vardır; her yasa o sembolle başlamaktadır. Krallar vaftiz edilmişler arasındadır; papazlar, hâkimler arasındadır; din adamları bir düzen içindedir. Yönetim kutsaldır, din sivildir. İki güç birleştirilmiştir; biri diğerinden gücünün bir kısmını alır ve bu iki kardeşi bölen tartışmalara rağmen ayrı yaşayamazlar… Read the rest







“… Kendi özünden haberdar olabilen, içindeki cevheri kalben hisseden insan ancak bu hissedişiyle gerçek kimliğin; aramaya ve bulmaya başlar. Yücelerin Yücesi Yaratanımız ve mabûdumuz olan Allah Teala bize kendi ruhundan ruh üflediği ve içimize îman cevherini koyduğu gibi ayrıca bu cevherin varlığını hissetmemizi de sağlamıştır. Kendi iç âleminde bu cevher, varlığını kalpten gelen şevk ve hissiyatla gösterir.


Yıldızlı bir gecede şehrin gürültüsünden uzak bir köşeye çekilin, telefonunuzu kapatın, dikin gözlerinizi yukarı. ‘Gök kubbe’ gerçekten kubbe şeklinde mi? Yoksa yıldızlar size çok uzak oldukları için yarıçapı göz menzili kadar olan bir kubbe mi görüyorsunuz? Eğer kâinât dünyanın üzerine kapatılmış bir kubbe değilse gördüğünüz kubbe sizin dışınızda değil içinizde demektir. Ve siz gözlerinizle değil aklınızla görüyorsunuz o kubbeyi yani ‘içeride’ inşâ ediyorsunuz demektir. Tam da bu yüzden yani ferdî ve içtimaî hüviyetler dış âlemden mücerred olarak inşâ edildiği için hiç beklenmedik bir anda yıkılabilir: İlk defa kendimi Gregor Samsa gibi hissettiğimde Paris’teydim daha doğrusu Paris yakınlarındaki Versailles Sarayı’nda. Târihî belgelerin sergilendiği salonda 1539 tarihinde (eski Fransızca ile) yazılmış bir kral fermanı 




