Objektif olarak sadaka enayiliktir, rızık ise karbohidrat! »
By my on Oca 21, 2016 in Fotoğraf, Kitap Sohbeti, Modernleşme | 0 Comments
1996’da Paris Match dergisinde Aşk ve Ölüm başlığıyla yayınlanmış bir fotoğrafa bakıyoruz. Önde gülümseyen turist sevgilisine evlilik teklif etmek üzere diz çökmeye hazırlanıyor, elinde nişan yüzükleri var. Arkada Eiffel Kulesi’nden atlayarak intihar eden bir insan kazayla “objektife takılıyor”. Bu fotoğrafın Gerçek’i nedir sizce? Aşk? Ölüm? Her ikisi birden? Gerçek bizim dışımızda, bize rağmen ve Biz’siz var olabilen objektif bir varlık değil. Ama biz modernler artık bunu anlamıyoruz. Neden böyle oluyor?
Gerçek’e akılla ve kalple erişirdik eskiden: Gördüklerimizi, işittiklerimizi, hissettiklerimizi, hatırladıklarımızı cem ederdik. Temyiz, tahayyül, feraset ve basiret girerdi devreye. İndî gerçekliğimizi hür biçimde inşa ederdik. Gerçeklik algımız maneviyatımızdan ayrı ve gayri değildi. İnsan olarak durduğumuz yer gerçekliği tarif edişimizi tayin ediyordu. Akıllarımızı esir eden, Ben’den kopuk, herkes için aynı olan, objektif, bilimsel, robotik(=hayvanî) gerçeklik modern bir kavram. Modern gerçeklik de özünde sübjektif ama kendini “objektif” diye adlandırdığı için yalancı. (Bkz Derin Lügat: İndî / Sübjektif / Objektif / ذاتي)
Sorun nerede? Bilimde ya da teknolojide değil; bunlarla kurduğumuz ilişkide. Henri Bergson’un tabiriyle “insanlık kendi icadlarının altında ezilip kalmış, sürünüyor”. Sadece atom bombasını, kimyasal silahları, elektirikli modern işkence aletlerini kastetmiyorum; modern fikirlerle ördüğümüz pozitivist tasavvur da bizi ezen icadların bir parçası. Fotoğraf makinesine ve bıraktığı izlere yani fotoğraf karelerine bakarken dahi bu ezilmeyi hissediyorum. Neden?
Bir resim fotoğrafa denk bir benzerliğe eriştiği zaman bile bir yorumun ifade edilmesinden öte bir şeyi temsil edemezken fotoğraf bir iz olduğunu unutturup gerçeğin kendisi gibi çıkıyor ortaya. Hatıra/hafıza protezi olan fotoğraflar adeta akıl protezi haline geliyor. Olayları daha iyi anladığımızı vehmederken tam tersine aklımızı fotoğraf çengeline asıp her türlü algı operasyonuna açık hale geliyoruz. 1977 senesinde Susan Sontag’ın “Fotoğraf Üzerine” adlı kitabında söylediği gibi: Read the rest







Evrim ve Big Bang gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları“filanca solucanın bölünmesi” veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir.
Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı” karşılaştırdığımızda hiç yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl öncekomşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü. Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor. Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenlergericilikle,bağnazlıklasuçlanabiliyor. Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı 








