Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Obama’dan bütçe kesintilerine mecburi onay »

 

“Amerika Birleşik Devletleri’nde zorunlu kemer sıkma önlemleri devreye girdi. Vergilerin düşürülmesini talep eden Cumhuriyetçiler ile hükümetin sosyal harcamalarını kısmak istemeyen Demokratların anlaşamaması üzerine Başkan Barack Obama daha önce otomatik tedbir olarak belirlenen 85 milyar dolarlık bütçe kesintisini onayladı. Obama uygulamadan geri dönüş imkanı olduğunu ifade ederek Kongredeki iki kanadı yeniden uzlaşmaya davet etti: 

“Bu kesintileri yapmak çok da akılcı değil. Ekonomimize zarar verecek ve işsizliğe yol açacak. Cumhuriyetçiler ve Demokratlar anlaşmayı başarabilirse kongre istediği anda bunları iptal edebilir. Kesintilerin çok açık etkileri olacak ve orta sınıftan çok sayıda aile bu acıyı kesin bir şekilde hissedecek.

Bütçedeki harcamalarda yapılacak kesintilerle Savunma Bakanlığı (Pentagon) bütçesi yüzde 8 oranında daralacak. Sağlık ve eğitim gibi diğer federal hizmetlerin bütçesi de en az yüzde 5 oranında etkilenecek. Bu durum planlanan hizmetlerin çok büyük oranda ülke çapında aksamasına yol açabilecek.(EuroNews) 

 

… Bu konuda okumak için…

Banka Ordudan Tehlikelidir

Atina’da, Roma’da, Madrid’de ve Washington’da artık halkın değil bankaların dediği oluyor. Batı’da demokrasi geriliyor, yeni bir düzen kuruluyor. Alıp satma özgürlüğü nasıl oldu da halkı bankaların kölesi yaptı?

İnsanî değerlerin değil maddî değerlerin hakim olduğu her toplum kendi arsızlığı altında ezilmeye mahkûm aslında. Thomas Jefferson, George Washington, Max Weber, Hannah Arendt, Karl Marx ve Alexis de Tocqueville’in eserlerinde ısrarla üzerinde durulan bir mesele bu. Zenginleşmeye ve para ile daha çok haz almaya odaklanan insanlar bencilleşiyorlar. Siyasetten, cemiyetin dertlerinden uzak, oy kullanmaya bile üşenen bir güruh çıkıyor meydana.

 Tam da bu yüzden Batı’da demokrasinin en büyük düşmanı batılı insan modeli oldu. Kendini özel hayatına hapseden, lüks tüketime, tatile, konfora odaklanan batılı insanlar politikadan uzaklaştılar. Bu refah toplumunun bireyleri diğer insanların dertlerine duyarsızlaştı. Para bu süreçte kutsallaştı. Yine bu yüzden bankalar ve bankacılar ilahlaşarak hukukun üstüne çıkabildiler.

İşte bu fikrî zemindir sermayeyi aşırı büyüten, savcıları, hakimleri bile etkisiz hale getiren. Bankacılarına söz geçiremeyen batı toplumları tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler… Peki 2008 ekonomik kriz süreci nasıl gelişti? Krizi tetikleyen ve büyüten ne oldu?

Bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Yaklaşık 40-50 kişilik bir ekip. Kriz sürecinden zenginleşerek ve güçlenerek çıktılar. Banka kurtarma operasyonlarıyla halen zenginleşmekteler.

Elinizdeki 60 sayfalık bu e-kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor:

  1. Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler?
  1. “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi‘ne engel olamadılar?
  2. Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi?

 Buradan indirebilirsiniz.

Benim adım Maşallah! Şapka giymem inşallah! »

“Herhalde böyle bir mahkemede ben hâkim olmaktan ise, mahkum durumunda bulunmayı tercih ederim.” Bu sözler İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanan gazeteci-yazar Hüseyin Cahit’e ait. İstiklal Mahkemeleri, Cumhuriyet tarihi ve Türk hukuk sisteminde en çok tartışılan uygulamaların başında yer aldı. […] En büyük özelliğiyse avukat ve temyiz hakkının bulunmamasıydı. Mahkemelerde yargılananların birçoğu aynı gün içinde tutuklanır, yargılanır, cezaları verilir ve idam edilirdi.[…] Özellikle 25 Kasım 1925’te Şapka Kanunu’nun kabulüyle yüzlerce insan idam edildi, binlercesine de hapis ve sürgün cezası verildi. Birçok mağduriyeti de arkasında bıraktı… Bu mahkemelerde yargılanan ve idam edilen İskilipli Atıf Hoca’yı hemen herkes bilir. Şapka Devrimi’nin ruhudur o. Ya diğerleri… Şapka giymediği için vatan hainliğiyle suçlanan, haksız yere idam edilen birçok mazlumun ailesi ve geride bıraktıkları hiç konuşulmadı. […]
Kahramanmaraş’ta 1925’te 8 kişi dense de 36–39 kişinin asıldığı öne sürülüyor. İdam edilenlerden Maşallah Ali Efendi’nin hikâyesi ve ardında bıraktığı dram göz yaşartıyor. Maraş’taki isyanda halkı kuşatan asker, camiye sığınanları tutuklar ve 63 kişi tutuklanır. Aralarında dilinden eksik etmediği ‘Maşallah’ kelimesiyle bilinen Maşallah Ali Efendi de vardır. Son kez şapka giyip giymeyeceği sorulur. Şahadet getirdikten sonra, “Benim adım Maşallah! Şapka giymem inşallah!” der. Asıldığı darağacı 3 kez kırılır, her defasında tekrar kurulur. Kabrinin yeri ailesine söylenmez. Maşallah Efendi asıldığında 4 yaşında olan oğlu Ahmet Gemci’nin eşi Pakize Hanım’ı (86) hasta yatağında ziyaret ettik. Vefat eden eşinin sürekli babası için ağladığını ve ölene kadar şapka takmadığını söylüyor. Kayınvalidesi, idamdan sonra yataklara düşmüş. Aile çok yoksulluk çekmiş. Pakize Hanım, eşinin yaşadığı travmayı şöyle anlatıyor: “Adnan Menderes’e hayrandı. Asılması yarasını deşti. Günlerce ağladı, kendine gelemedi. Menderes’in asıldığını duyunca yemeğimiz öylece kaldı, günlerce yiyemedik. Dışarılarda gezdi durdu. Çünkü babası da asılmıştı.”  (Basın)

… Atatürkizm ve Kemalcilik üzerine okumak için… Read the rest

Morgenstern – Luc Arbogast »

Kötülüğün Sıradanlığı / Hannah Arendt »

“… Kendisiyle ilişki kuramayan, yaptıklarının, söylediklerinin FaRKında olmayan biri çelişkili konuşmaktan ya da suç işlemekten bir rahatsızlık duymayacaktır çünkü reddedebilir ya da unutabilir. Akıl birilerinin ayrıcalığı değildir, herkeste mevcuttur. FaRKında olMAma hali de zekâsızların ayrıcalığı değil, her insanı pusuda bekleyen ve eylemlerimizin doğru/yanlış oluşunu
görMEme ihtimalidir. […] Akıl meselâ öğrenme arzusuna kıyasla cemiyete çok şey kazandırmaz. Değer üretmez, her zaman geçerli olacak bir Mutlak İyilik işaret etmez. Ahlâkî ve siyasî değeri tarihin nadir zamanlarında ortaya çıkar. Her şeyin paramparça olduğu, merkezin çevreyi taşıyamadığı, kanunsuzluğun dünyaya hakim olduğu o zamanlarda. Ve en iyilerin ilkelerini yitirdiği, vasatların coştuğu günlerde. Böyle hayatî anlarda akıl siyasette marjinal bir mesele olmaktan çıkar. Hemen herkes düşünmeden sürüklenip gitmeye razı olduğunda akledenler açıkta kalır, göze çarparlar. Çünkü sürü psikolojisine kapılmayışları bir tür eylem olur. […] Akıl rüzgârının zuhur edişi bilinç değil iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırd edebilme vasfıdır. […]


Eichmann’ın bir canavar olduğuna inanmak rahatlatıcı olurdu. Ne var ki onun gibi insanların sayısı oldukça çok. Ne sapıklar, ne sadistler, korkutucu derecede normaller. Kurumlarımız ve ahlâkî temellerimiz itibariyle bu normallik bütün canavarlıkların toplamından daha korkutucu. Çünkü Nürnberg mahkemelerinde sanık ve avukatların binlerce kez tekrar ettiler: Bu yeni suçlu tipi yaptıklarının kötü olduğunu anlayamayacağı koşullarda suç işliyor. Savaşın bitmesine yakın suçluların soykırım izlerini silmeye çalışmış olmaları acaba yapılan kötülüklerin FaRKında olduğunu gösterir mi? Sanmıyorum. Bu sadece savaşı kaybedeceklerini anladıklarını gösterir. Savaşı kazansalardı bir suçluluk hissedecekler miydi? …”
  

Şubat ayında en çok okunan sanat kitapları »

Şubat ayında e-kütüphanemizden 18.816 kitap indirildi. Sanat kitapları arasında en çok ilgi görenlerin sıralaması şöyle:

  1. Roman nedir? Nasıl Yazılır?
  2. Derin Göz
  3. Sanat Yoluyla Hakikat Bulunur mu?
  4. İnsan’sız Sinema Olur mu?
  5. Baudolino / Umberto Eco (Roman incelemesi)
  6. Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…
  7. Söz yıkar şiir imar eder
  8. Şiirlerim, Öykülerim / Cemile Bayraktar
  9. Öyküler (Suzan Nur Başarslan)
  10. Zaman’ı düşünmek, Zaman’ı yazmak

İsteme ve Temsil Olarak Dünya / Arthur Schopenhauer »

”…Kendimizi tenha bir yerde farz edelim. Ufuk sonsuza uzanıyor, gökyüzü bulutsuz, ağaçlar düşünelim ve bitkiler… tamamen hareketsiz bir atmosfer içinde… Hayvan yok, insan yok, akan bir su yok. Her yerde derin bir sessizlik. Böyle bir yerde bulunmak insanı tefekküre davet ediyor. Nefsanî arzulardan ve bu arzuların gerektirdiği mücadelenin etkisinden kurtulmuş bir tefekkür bu. Mucizevî renklere bürünmüş bir manzara. Üstesinden gelinecek, başarılacak şeylerin yokluğu… hiç bir avantaj ya da dezavantaj teşkil etmeyen bu durum insana tefekkürden başka bir seçenek bırakmıyor. Bu şekilde yükselmekten aciz olan ise rezil bir biçimde can sıkıntısına mahkûm oluyor. Böyle bir yerde kendi aklî değerimizi ölçüyoruz. Yalnızlığa tahammül etme kapasitemiz ya da onu sevmemiz tam bir mihenk taşı.[…] Özgür aklın yani nefsanî arzulardan kurtulmuş dehanın eserleri kesinlikle faydasız olmalıdır. Müzik, felsefe, resim, şiir… Bir dehanın eseri yararlı bir cisim değildir. Faydasızlık bir vasıf olarak dahiyane eserlerin doruğa eriştiğinin işaretidir. Diğer bütün beşerî eserler varlığımızın muhafazası veya konforu için üretilmiştir. Deha ürünü eserler ise kendileri için vardırlar… bir çiçek gibi ya da varlığın net getirisi gibi. Ondandır ki kalplerimiz bu eserlerin tadına baktıkça bir çiçek gibi açılır. Çünkü bu eserler bizi beşerî ihtiyaç kıskacında ağırlaşan dünyevî atmosferden çekip çıkarır…”  

… Bu konuda okumak için…

Derin İnsan

“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan, Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.

Solculuk bilimsel midir yoksa vicdanî mi? »

“… İki genç gazeteci, Çağrı Çobanoğlu ve Alaz Kuseyri’nin sorularına Erol Katırcıoğlu’nun verdiği cevaplardan oluşan İnsansız Kapitalizm İnsanlı Toplum, geçtiğimiz haftalarda Hayykitap tarafından yayımlandı. Adının ilk anda çağrıştırdığının tersine, kitapta, Katırcıoğlu’nun sadece iktisatla ilgili yaklaşımları değil, sol ve solculuk, Kürt sorunu, medya gibi alanlardaki görüşleri de yer alıyor. Kitap, onu tanıyanların çok iyi bildiği yüksek insan özelliklerinin kaynağına dair ipuçları içeren bir “anılar” bölümüyle son buluyor.

Yazılarından da kolayca anlaşılabileceği gibi, Katırcıoğlu bir “vicdan solcusu…” Kitapta, kendi kelimeleriyle bunu bir kez daha kayda geçiriyor: “(…) Beni sosyalist yapan şey, var olana razı olmayan bir ruhumun olması.” Yine kendi kelimeleriyle, “bilimsel sosyalizm lafının çok şey ifade etmediği”ne bir insan olarak, insan gibi karmaşık bir canlının bu dünyadaki macerasının “bilim”in şablonlarıyla izah edilemeyecek kadar karmaşık ve tesadüflere açık olduğuna inanıyor.

Kitaptan bir kez daha anlıyoruz ki, Erol Katırcıoğlu’nun, örneklerine bolca rastladığımız “sabit sosyalist” olarak kalmaması, hep arayış içinde olması, önemli ölçüde onun bir “bilimsel sosyalist” değil bir “vicdan sosyalisti” olmasıyla bağlantılı… Kitabı okuyup bitirdiğinizde, “reel” versiyonu zaten tarihin küllerinin arasına gömülmüş bulunan sosyalizmin bir “ideal” olarak varlığını devam ettirmesinin nasıl mümkün olabildiğini de anlayabiliyorsunuz: İşte böyle sosyalistler sayesinde…” (Alper Görmüş / Taraf)

 

… Türk Solunu ve sosyalizmi anlamak için…

 

Sosyalizm İslam’a uyar mı? (Tartışma)

Bir yanda zekât üzerinden eşitlikçi bir İslâm yorumu yapan anti-kapitalist Müslümanlar. Diğer tarafta bir türlü iktidar olamayan, sosyalizmi bilmeyen, kemalizmi demokrasi zanneden devletçi, hatta darbe yanlısı bir Türk solu.

Türk solu geçmişiyle yüzleşemekten korkuyor. Solcunun solcuyu katlettiği 1 Mayıs 1977 bir tabu. Deniz Gezmiş’in ulusalcı duruşunu da eleştiremiyorlar. Evet… Türk solcuları iktidara yürümek için bir koltuk değneğine muhtaçlar. Peki ya İslâm? Sosyalizm İslâm’a ne kazandırabilir? Sosyalist devletlerin Müslümanlara yaptığı onca eziyetten sonra Müslümanlar sosyalizm ile ittifak yapabilir mi? Derin Düşünce okurları tartıştılar, biz de kitaplaştırdık. Buradan indirebilirsiniz.

Türk solu iktidar olur mu?

Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün. Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce Dikkat Kitap kategorisinde yayınladığımız Pozitivizm Eleştirisi gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı buradan indirebilir ve paylaşabilirsiniz. Ele alınan başlıca konular: Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi.

 

Derin MAЯҖ

Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden?

Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok. Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… Buradan indirebilirsiniz.

DUYURU:Her okula bir kütüphane »

İstanbul’da Batmanlı üniversite öğrencilerinin kurduğu BEKA-DER ve Batman merkezli aylık kültür,sanat,edebiyat,haber dergisi MİRA’nın ortak çalışması olan her okula bir kütüphane projesi Batman cumhuriyet ilköğretim okulu ile devam ediyor. “Her Okur’dan bir kitap, her kitaptan bir gelecek” sloganıyla hareket edilen çalışmada aydınlık, düşünen bir nesil için kitaplarınızı bekliyoruz. Kampanyamız 2. Mart Cumartesi günü sona ermektedir kitapları Sofular Mah. Kızanlık sk. No:3/13 Fatih/İstanbul adresine teslim edebilirsiniz irtibat tel: 05376172717 Serkan Toplak

İsrail değil 28 şubat Türkiye’si »

28 şubatta Türk ordusu kendi ülkesini işgal etmişti! »

 

Kendi ülkesini işgal eden ordu

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Normal bir ordu kaynaklarını emrinde olduğu milletten sağlar… Efendisi olan bu milletin gönüllü katkısıyla silah alır, asker toplar, YABANCI DÜŞMANLA savaşır.

Normal ordular efendilerini yani milleti, o milletin vatanını korurlar ya da ganimet getirebilecekleri ülkeleri işgal ederler. Yine efendilerinin emri ve izniyle yaparlar bunu.

Anormal ordular ise üniformalı eşkıyalardır. Disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMANile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler. Üniformalı eşkiyalar ülkenin zenginliklerini tüketirler, geleceğini mahvederler.

Kendisini ülkenin sahibi zanneden üniformalı eşkıyaların hakim olduğu ülkeler yabancı orduların işgali altında gibidir. İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek KORKU PROPAGANDASI yaparlar.

Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.