Fethullah Bey’in bedduası Türk mizahında bir dönüm noktasıdır »
By Katrin Baskiotis on Mar 8, 2014 in FETÖ ve Gülenistler | 0 Comments
Önceki YazılarBy Katrin Baskiotis on Mar 8, 2014 in FETÖ ve Gülenistler | 0 Comments
By Tavit Kilimciyan on Mar 7, 2014 in FETÖ ve Gülenistler, Komplo Teorileri | 0 Comments
By Jonathan Kucukarabaci on Mar 6, 2014 in atatürkçülük, CHP, FETÖ ve Gülenistler, Kemalizmin Zararları | 0 Comments
…Kemalcilik ve Atatürkizm üzerine e-kitap…
Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”
Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.
“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi” gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. “İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi. Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi “çağdaş Türk kadını’nın sesi” Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ? “Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış: “Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış
Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir…Buradan indirebilirsiniz.
By Ekrem Senai on Mar 5, 2014 in İnsan ve Para, İslam | 3 Comments
Ebu Eyyub Al-Ensari House
Ebu Eyyub el Ensari (Radıyalahu Anh)… Resulullah (ASV)’ın mihmandarı, evinde yedi ay ağırlayan büyük sahabi. O’nun müjdesine mazhar olmak aşkıyla 80 yaşında İstanbul’un fethine gelen ve hastalanarak şehid düşen zat-ı âli. Vefat ettiğimde beni ordunun gidebileceği en uzak noktaya kadar götürüp defnedin diyen aşık.
Resulullah’ın kokusuyla cümbüşlenen, nuruyla aydınlanan hanesi ise rivayetlere göre ihtişamdan, konfordan uzak, iki katlı basit bir ev. Rahmet-en lil Alemin, hane sahibinin evini terk etmesine de, alt katta yatmasına da razı değil. Ancak Hz.Eyyub o kadar tedirgin uyuyor ki, zaten Alemlerin Efendisinin üst katında olmak onu rahatsız ediyor; yanlışlıkla yere dökülen bir su kabının alt kata damlaması korkusu ise iyiden iyiye huzurunu kaçırıyor. Resulullah (SAV) bunun üzerine üst kata geçmeye razı oluyor.
Maldivlerde bir ticari/ turistik müessese kurmuşlar. İsmini de Ebu Eyyub el Ensari evi koymuşlar. Resulullahın üst katında yatmaktan hicap duyan bu edep abidesi Sahabenin isminin bir tatil köyüne verilmesi tek kelimeyle Read the rest
By Tahsin K. on Mar 5, 2014 in Beyin Yıkama, FETÖ ve Gülenistler, Psikolojik harp | 0 Comments
Felâket amigoları bir düğmeye basılmış gib harekete geçti. Kürtleri, askerleri, gençleri kışkırtacak yazılar yazıyor, nutuklar atıyorlar. Meşru yollarla halkın güvenini kazanamayanlar şiddeti körüklüyor.
… Müslüman görünüp Müslüman’a tuzak kuranlar üzerine okumak için…
(Son güncelleme: Üçüncü sürüm, 28 Ocak 2014)
Türkçe Olimpiyatlarını ve Türk okullarını sevmiştik. Gözü yaşlı vaizin Amerika’da yaşamasına alışmıştık. 1980 öncesinde komünizme karşı CIA ile işbirliği yapmasına “taktik” demiştik. Fethullah Gülen aleyhine açılan davalardan birinin iddianamesinde“pozitivist felsefeye karşı olmak” ile suçlanıyordu. Biz de karşıydık pozitivizme. “Aferin” dedik, “bizdensin”.
Bugün gerçek şu ki Fethullah Bey’in ekibi manşetle, kasetle hükümet devirmeye çalışan, yalan haberle Türkiye’yi ve Müslümanları sürekli zora sokan çirkin insanların tahakkümü altında. Bizim sevdiğimiz, güvendiğimiz “küçük eller” ise koyun sürüsü gibi suskun. Medyada, devlet kurumlarında, emniyet ve adaletin içinde çeteleşme, ergenekonlaşma var. Gülen cemaati dünya ile uğraşmaktan ahirete vakit ayıramıyor. Gülen cemaati bir cemaatten başka herşeye benziyor.
Kitabın ilk yarısında Fethullah Bey’i ve ekibini öven, yapılan iyi işleri savunan, destekleyen makaleler bulacaksınız. Bugün yaşadıklarımızla birlikte değerlendirince can acıtan bir soru kendini dayatıyor bize: Fethullah Gülen ve kurmayları bizi baştan beri kandırdı mı? Yoksa “küçük eller” dediğimiz masum insanların güzel teşkilâtı sonradan mı kokuştu? Kitabı buradan indirebilirsiniz.
(Son güncelleme: İkinci sürüm, 27 Ekim 2013)
Bankacılarına söz geçiremeyen batı ülkeleri tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler. Zira bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Elinizdeki 60 sayfalık bu e-kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor: Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler? “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi‘ne engel olamadılar? Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi? Buradan indirebilirsiniz.
Hükümeti devirmek isteyen birileri mi var?
4 Türk bankası çalışanlarını sömürmek, tüketiciyi kandırmak ve haksız rekabetten dolayı çok ağır cezalar yediler. Hemen ardından Türkiye tarihin en büyük anti-kapitalist ayaklanmasını yaşadık. Göstericiler “Sosyalist Türkiye” ve “yaşasın devrim” sloganları atarak orak-çekiçli pankartlar, Deniz Gezmiş posterleri taşıdılar. Tuhaf olan ise bazı bankaların ve holdinglerin bu ayaklanmaya destek olmasıydı. Anti-kapitalist göstericiler 20 gün boyunca İstanbul’un en lüks otellerinden birinde bedava kaldılar. Tuhaflıklar bununla da bitmedi. CNN, BBC, Reuters ve daha bir çok medya kuruluşu bir kaç sene önce, üstelik yabancı ülkelerde çekilmiş yaralı ve ölülerin fotoğraflarını “Türkiye” diyerek servis etti. Tayyip Erdoğan’a destek için toplanan AKP’lilerin fotoğrafı CNN tarafından kazayla(?) “Ayaklanmış Protestocular” olarak yayınlandı.
Dünyada da tuhaf şeyler oldu:
“Kazalar” bu kadar çoğalınca insanlar ister istemez bazı şeyleri sorguluyor:
Elinizdeki kitap bu sorulara ve darbe iddialarına cevap arıyor. Buradan indirebilirsiniz.
By Tahsin K. on Mar 4, 2014 in Kapitalizm, Kriz Çıkarma Özgürlüğü, Liberal Totalitarizm | 0 Comments
“… Rajan özetle, ABD’ye ve gelişmiş ülkelere şunu söyledi; ‘2008 kriziyle birlikte siz kendinizi kurtarmak için merkez bankalarınızın bilançolarını sorumsuzca büyüttünüz, şimdi toparlanma sinyalleri ile birlikte, aynı sorumsuzlukla, tam tersini yapamazsınız. Eğer bunu yaparsanız, yalnız biz değil siz de bunun altında kalırsınız’ Rajan’ın ekonomide yaptığı bu eleştirinin benzerini Başbakan Erdoğan, BM için yapmıştı. Gelişmiş ülkeler, BM’de ya da G-20 gibi platformlarda, yakın zamana değin, ekonomik olarak güçlenen Asya ülkelerinin bu tür çıkışlarını münferit sayıyorlar ve bunlar çok dikkate alınmıyordu. Ancak bu, artık Çin ve Hindistan’dan başlayan topyekûn bir itiraza dönüştü.
Şunu da hemen söylemeliyiz ki; gelişmekte olan ülkelerin-daha geniş anlamda doğunun- ekonomik ve siyasi olarak bu çıkışı, kesinlikte yeni bir ‘bağlantısızlar hareketi’ olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü 1960’lı yılların hemen başında ortaya çıkan ‘bağlantısızlar,’ iki kutuplu bir dünyanın ürettiği ve ABD hegemonyasına Sovyetlere dayanarak karşı çıkan kapalı ekonomiye ve siyasi rejime sahip ülkeler grubuydu. Her ne kadar kendilerini, üçüncü bir kutup olarak tanımlasalar da, devletçi-kapalı bir ulus-devlet modeliyle, Sovyet modelinden niteliksel olarak çok ayrılmıyorlardı. Şimdi ise, gelişmekte olan ülkelerin itirazı, tam aksine, siyasi rejimlerini ve ekonomilerini dışarıya açtıkça mümkün oluyor. Örneğin Çin ve Hindistan bugün ulaştıklarını ekonomik etkinliğe, ekonomilerini daha fazla dışa açarak geldiler. Böyle olunca Çin ve Hindistan, 21. yüzyılın ilk çeyreği biterken, batının elinden ekonomik hegemonyayı alacaklar. Ancak, ilkönce gelişmekte olan Asya ve sonra da Kafkasya’dan başlayarak, Ortadoğu, Türkiye ve Doğu Avrupa, bu doğu-batı eşitlenmesini yakalayacak.
Bu kaçınılmaz bir süreç, şimdi batının tek yapacağı bu süreci mümkün olduğunca geciktirmek. Bunun için de yapılacaklar çok belli; tam bu geçiş aşamasında gelişmekte olan ülkelerde siyasi karışıklığı mümkün olduğunca yukarı çekmek ve buralardaki yeni sivil siyasi iradeyi yok etmek ya da geciktirmek …” (Cemil Ertem)
.
… Bazı gerçekler ve liberal yalanlar üzerine okumak için…
Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.
1930 model bir ulus-devletin, bir “devlet babanın”çocuklarıyız. Son derecede “Millî” bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik “millî” okullarda.“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek” için eğitildik, eğilip büküldük.
Liberallerin dilinden düşmeyen “Bireysel haklar ve özgürlükler” bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de bu kitaptaliberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. Buradan indirin.
Liberalizm Demokrasiyi Susturunca
Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar. Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi? Okuyacağınız kitap demokrasi ile liberalizmin savaşı üzerinedir. Buradan indirebilirsiniz.
Atina’da, Roma’da, Madrid’de ve Washington’da artık halkın değil bankaların dediği oluyor. Batı’da demokrasi geriliyor, yeni bir düzen kuruluyor. Alıp satma özgürlüğü nasıl oldu da halkı bankaların kölesi yaptı?
İnsanî değerlerin değil maddî değerlerin hakim olduğu her toplum kendi arsızlığı altında ezilmeye mahkûm aslında. Thomas Jefferson, George Washington, Max Weber, Hannah Arendt, Karl Marx ve Alexis de Tocqueville’in eserlerinde ısrarla üzerinde durulan bir mesele bu. Zenginleşmeye ve para ile daha çok haz almaya odaklanan insanlar bencilleşiyorlar. Siyasetten, cemiyetin dertlerinden uzak, oy kullanmaya bile üşenen bir güruh çıkıyor meydana.
Tam da bu yüzden Batı’da demokrasinin en büyük düşmanı batılı insan modeli oldu. Kendini özel hayatına hapseden, lüks tüketime, tatile, konfora odaklanan batılı insanlar politikadan uzaklaştılar. Bu refah toplumunun bireyleri diğer insanların dertlerine duyarsızlaştı. Para bu süreçte kutsallaştı. Yine bu yüzden bankalar ve bankacılar ilahlaşarak hukukun üstüne çıkabildiler.
İşte bu fikrî zemindir sermayeyi aşırı büyüten, savcıları, hakimleri bile etkisiz hale getiren. Bankacılarına söz geçiremeyen batı toplumları tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler… Peki 2008 ekonomik kriz süreci nasıl gelişti? Krizi tetikleyen ve büyüten ne oldu?
Bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Yaklaşık 40-50 kişilik bir ekip. Kriz sürecinden zenginleşerek ve güçlenerek çıktılar. Banka kurtarma operasyonlarıyla halen zenginleşmekteler.
Elinizdeki 60 sayfalık bu e-kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor:
By لاادرى on Mar 2, 2014 in Yaşayan Mekânlar | 0 Comments
Sana bakıyordum. Gözlerim olmasa bile görebileceğim bir şey gördüğümü hissettim. Ne olduğunu sorma. Bizim dünyamızın lisanlarında buna tekabül edecek bir ifade yok. Ama biliyorum artık; Sen’din gördüğüm. Hayır, 4 köşe siyah şekilden, Sen’in cisminden bahsetmiyorum, Sen’den bahsediyorum Sevgili Kâbe, yalvarırım anla beni. Kelime libaslarına girmeye razı değilsin, biliyorum. Onun için susmaktayım iki senedir. Önceleri vehim olmasından şüphelenmiştim. Mekke’ye ilk geldiğim günden itibaren hep sorguladım bunu. Cevabını bir Nijeryalı verdi. Kördü. Çok uzun boylu, simsiyah tenli ve çok zayıftı. Beyaz bastonuyla sütunlara ve basamaklara dokunarak temkinli bir şekilde ilerliyordu. Koltuğunun altına sıkıştırdığı ayakkabıları paramparça olmuştu. Ayakları bile parçalanmıştı. Nijerya’dan yürüyerek geldiğini söylese inanmaya hazırdım. Ama hiç konuşmadık. Nijeryalı beyaz bastonuyla bütün engelleri aştıktan sonra kapıdan içeri girdi. Gözlü insanların Sen’in cismini görebileceği bir yerdeydi artık. Birden olduğu yere çakılıp kaldı. Kör gözlerini Sen’in olduğun tarafa çevirdi ve yüzünde müthiş bir mutluluk belirdi. Hayatının en güzel günüydü; siyah yüzündeki nûr hiç bir şüpheye yer bırakmıyordu. Niyâzî-i Mısrî Hazretleri’nin dediği gibi “İşit Niyâzî’nin sözün bir nesne örtmez Hakk yüzün; Hakk’dan ayân bir nesne yok gözsüzlere pinhân imiş”. O zaman anladım ki Sen’i körler de görebilir ama gözsüzler göremezmiş, şahid oldum. Sabah ezanında seni tavaf eden kırlangıç kuşları da şahid oldular. Sevr ve Hira da şahidimdir; vallahi doğru söylüyorum. Bu satırları yazan zavallı fakire bir gecede yüz bin rüya gösterdin. O rüyalar da şahidimdir. Körler görüyor Sen’i, şüphe yok.
Ah… Yazmak istediklerim ne kadar büyük ve kelimeler ne kadar küçük. Şairin dediği gibi “bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, kelimelerinse kifayetsiz olduğunu bu derde düşmeden önce” . Sen’in yanına gelmeden önce Üsküdar’da kalmıştım bir kaç gece, vakit namazlarını da orada kılmıştım. Dönüşte de aynı camilere gittim. Sanki gözlerim değişmişti. Camiler aynı camilerdi ama aynı zamanda farklı camilerdi. Neydi değişen? Sen bize ne yaptın Sevgili Kâbe’m? Ne oldu bize böyle? İşitenler belki “deli” diyecekler, belki uydurma. Gözsüzler efsane sanacaklar; desinler ve sansınlar. Yine de yazacağım: Üsküdar’daki camiler Sen’in selâmını aldılar; akşam ezanında minarelerini eğdiler. Ne şiir, ne şarkı. Beşerî sanatla Sen’i anlatmak imkânsız. Bu dünyadan değilsin. Teşbih ile tenzihin birleştiği yerdesin. Sen Kâbe’msin. الحمد لله
By admin on Mar 2, 2014 in Site İstatistikleri | 0 Comments
Geride bıraktığımız şubat ayında e-kütüphanemizden 37.954 kitap indirildi. “Derin Zaman – Zaman Nedir?” adlı e-kitap 21.689 indirme ile şubat ayında yine birinci oldu. Tuhaf günler yaşıyoruz. Kur’an dinlerken kafayı çeken, CHP’ye oy veren, Müslümanlara küfür iftira, beddua yağdırıp İsrail’e kur yapan bir dinî(?) cemaat türedi. MİT ile, AK Parti ile savaşmaktan namaz kılmaya vakitleri yok. Parklardaki ördekleri bile takibe alan Fethullah Gülen ve saz arkadaşları yüzünden yaşanan sıkıntı kitaplara da yansıdı… Halkın iradesini hiçe sayan darbeciler ve finans mafyası ile ilgili kitaplar ilk 10 listesinden düşmüyor aylardır.
Yine de hareketli gündeme ve yaklaşan seçimlere rağmen sanat, felsefe ve tarih seven okurlarımız direnmekteler. Derin Zaman kitabının iki aydır birinciliği kimseye bırakmaması ve Gurbetçi Freud’un ilk ona girmesi bu açıdan ayrıca sevindirici. İlk 10’a giren, her biri en az 400 defa okunan ve toplam okumanın yaklaşık %65’ini teşkil eden kitapların listesi şöyle:
By Tavit Kilimciyan on Mar 1, 2014 in Akıl, Görmek, Göz, Kitap Alıntısı | 0 Comments
Bir Aşk Söyleminden Parçalar, Roland Barthes:
“… Farz edelim ki bir tartışma yüzünden ağladım ama öteki farkında bile değil. Ağladığım GÖRÜNMESİN diye buğulu gözlerime siyah güneş gözlüğü taktım. Bu hareketin maksadı aslında önceden hesaplanmış: Onurlu, zorluklara göğüs geren soğukkanlı bir imajı koruyarak ötekinin merhametini uyandırmak. “Ama neyin var? Neye üzüldün?” sorusunu sordurmak. Aynı anda merhamet ve hayranlık duyulmasını istiyorum; hem çocuk hem de yetişkin olmanın avantajını arzuluyorum …”
… Bu konuda okumak için…
Sanat Yoluyla Hakikat Bulunur mu?
İnanmak belki zor ama … eğer sınırsız görme kabiliyetine sahip olsaydık hiç bir şey göremezdik!güneşe dürbünle bakan biri gibi kör olurduk.Gözlerimizin sınırlı oluşu sayesinde görüyoruz dünyayı. Immanuel Kant’ın meşhur bir güvercini vardır, havayı iterek uçar ama havanın direncinden yakınır durur. “Hava olmasaydı daha hızlı uçabilirdim” der. Hakikat’i görmekte zorluk çekmemizin sebebi O’nun gizli olması değil tersine aşikar olmasıdır. Aksi takdirde Hakikat’i içeren, kapsayan ve perdeleyen daha hakikî bir Hakikat olması gerekirdi. İşte bu sebeple Hakikat’i görmek için Bilim’e değil Sanat’a ihtiyacımız var, bilmek için değil bulmak söz konusu olduğu için. Derin Düşünce yazarları Sanat-Hakikat ilişkisi üzerine yazdılar. Buradan indirebilirsiniz.
İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir Derin-Göz açılabilir mi? Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot, Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.
Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca, Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …Buradan indirebilirsiniz.
By Osman Timurtaş on Mar 1, 2014 in AKP, FETÖ ve Gülenistler, Kriz Çıkarma Özgürlüğü | 2 Comments
17 Aralık Operasyonu Sonrası Ortaya Çıkan Sorular ve Cevaplar
1- Hükümet ile Cemaat neden kavga ediyor?
– Hükümet Cemaat ile kavga etmiyor. Cemaatin devlete, hükümete ve AK Parti’ye açık bir saldırısı var. Hükümet, devlet ve AK Parti bu saldırıyı püskürtüyor. Kendisine yapılan taarruza karşı doğal olarak kendisini savunuyor.
2- Cemaat neden hükümete, devlete, AK Parti’ye saldırıyor?
– Öncelikle şu iki tespiti yapmak gerekiyor: Birincisi, Cemaatin en önemli özelliği kendisi dışında herhangi bir gücü kabul etmemesi, ikincisi, hükümet ile İsrail arasında uzun süredir devam eden bir kavganın varlığıdır.
Özellikle AK Parti hükümetleri döneminde güçlenen cemaat her alanda tek başına söz sahibi olmak istedi. Buna izin verilmeyince de hükümete kızgınlık duymaya başladı. İsrail, hükümete olan kızgınlığı nedeniyle sürekli bir intikam alma arayışı içine girdi. Bu süreçte partner olarak kendisine Cemaati seçti. El ele verip hükümete saldırmaya başladılar.
3- Fethullah Gülen beddua mı etti, Mübahale mi etti?
– Fethullah Gülen’in ilgili sohbeti dinlendiğinde beddua etmeye başlamadan önce “beddua bizim şiarımız değildir ama…” tarzında bir giriş yapıyor. Yani “normalde beddua etmiyorum ama bu defa edeceğim” diyerek söze giriyor. Ve ilk kısımda kendilerini de dahil ederek beddua ederken, ikinci kısımda doğrudan hükümete beddua ediyor. Beddua değil mübahale söylemi, beddua sonrası çok ciddi tepki çeken Fethullah Gülen’i ve cemaati içine düştüğü bu zor durumdan kurtarmak için kullanılan bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor.
4- Cemaat CIA ve Mossad ile mi çalışıyor?
– 160 ülkede faaliyet gösteren, yüz binlerle ifade edilebilecek insan kaynağını yöneten, 2 binden fazla şirket ve milyarlarca dolarlık bir paraya hükmeden böylesine büyük bir yapıyı hiçbir istihbarat örgütü Read the rest