RSS Feed for This Post

Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar! (*)

cay-simit1.jpg Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar! (*)Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar! (*)Paris’in çok da güzide olmayan semtlerinden birinde, Radio SoleilGüneş radyosu (FM 88.6) stüdyolarından içeri ilk adım atışımızdı. Her dilden yayın yapan bu radyonun Türkçeye ayrılmış saatlerinde gönüllü sunuculuk yapacaktık. O gün bir de yenilik vardı. Ilk defa dinleyicilerimiz bizi arayabilecekler biz de onların istedikleri parçaları çalacaktık. Telefon çaldı. Daha “alo” diyemeden “Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar” dedi birisi. Arkadan sanayi tipi dikiş makinelerinin çıkır çıkır sesleri geliyordu. “Bir dakika, beyefendi siz kimsiniz?” Aynı ses tekrar “Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar”. Önümüzde duran yüzlerce Bülent Ersoy, Zeki Müren kasetinin arasından Ömer Danış’ınkini bulduk. Şarkıyı anons ettim ve ses geçirmez camın arkasında duran Cezayirli teknisyen İdris’e başparmağımla “okey” işareti verdim.

Eğer ölürsem buralarda

Eğer benim için ağlayan biri varsa baş ucumda

Eğer ölürsem buralarda Vasiyetimdir beni götürsünler doğduğum topraklara

Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar Baş ucumda biten yediverenleri ah aşıklar koklasınlar…

Şarkı biter bitmez telefon yeniden çaldı. “biz İstanbul restoranından arıyoruz, lütfen beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar adlı parçayı çalar mısınız?” Daha yeni çaldığımızı, vakit kalırsa programın sonunda yeniden koyabileceğimizi söyledim. Telefonun ucundaki ses adeta yalvarıyordu. Profesyonel bir sunucu edasıyla mikrofonu elime aldım “gelen yoğun istek üzerine bir kez daha….” Türkiye’de sadece minibüse bindiğim zaman ya başını ya sonunu duyduğum bu şarkı ilk defa bana çok garip bir etki yapmıştı! Benim gibi “İstanbul çocuğu” olan arkadaşımın yüzüne baktım. O da benim gibi tavana bakarak dolmuş gözlerindeki yaşları geri akıtmaya çalışıyordu. Vatan hasreti ile yanıp tutuşan gurbetçilere mi acıyorduk yoksa kendimize mi?

Ait olduğumuz toprakların insanları, kültürü ve dili bizi paçalarımızdan yakalamış, hep ertelediğimiz soruları burnumuza sokuyordu. Bazen Laz, bazen Kürt, bazen iç Ege şivesiyle, bazen de İstanbul’da bile hiç duymadığımız bir şiveyle gelen bu istekler bizi “gerçek kimliğimizle” karşıya getiriyordu. Vatan nerede başlar? Nerede biter? Bu çilekeş insanlarla bizi birleştiren ve ayıran nedir? Telefonlar ya bir dikiş atölyesinden ya da İstanbul Restoran’dan geliyordu. Tabi Paris’teki Türk lokantalarının en az yarısının adı İstanbul Restoran olduğu için bunun hiç bir önemi yoktu!

O gün program bitene kadar bu şarkıyı belki 40 defa çaldık. Teknisyen İdris’in hayret dolu bakışlarına aldırmadan kızarmış gözlerimizle tekrar tekrar geri sararak bozduğumuz kasetle yayın odasından çıkarken hiç olmadığımız kadar yorgun ve bir o kadar da hafiflemiştik.

Mümkün mü artık dönmek?

Türkiye’ye tatile gelen her gurbetçinin karşılaştığı bir soru vardır : « Dönmeyi düşünüyor musunuz ? Yani kesin dönüş yapmayı?» Gurbetçi kem küm eder, « hayır » dese soranın « evet » dese sorulanın yaşadığı ülkeyi kötülemiş olacağını düşünür.

Evleri Türk bayrakları, ezan okuyan çalar saatler, Türkiye haritalı duvar halılarıyla dolu bu gurbetçiler neden dönmezler? 1999-2001 arasında Türkiye’yi sarsan deprem ve ekonomik krizler silsilesinde bir çok şirket batmış veya küçülmüş, ODTÜ, Boğaziçi gibi fiyakalı üniversitelerden mezun tecrübe sahibi gençler işsizlik yüzünden kapağı yurtdışına atmıştı. O yıllarda bazı köşe yazarları “Türkiye gidemeyenlerin ülkesi oldu” diyordu.

Çok sordum kendime, yoksa gurbet de dönemeyenlerin ülkesi miydi?

Fransa’daki Türkiye

Türkiye’den gelmiş gurbetçilerin vatan hasretleri adeta alıp verdikleri nefese bile yansır. Meselâ bazı bölgelerde yaşadıkları yerlerdeki dağlara, tepelere Türkçe isimler verdiklerini görürsünüz.

Paris’in göbeği sayılabilecek bir yerde bulunan bir mahallede (10uncu Paris) Türk bakkallarına girince durumu daha iyi anlarsınız : Tat salça, Tamek reçel, Falım şekersiz sakız, Ülker çikolatalı gofret… Sana margarin. Sadece pastırma sucuk gibi “memlekete özgü” mallar değil sakız veya margarin gibi çok büyük bir özelliği olmayan ürünler bile Türkiye’den gelir.

Yaz gelirken uçak fiyatları yükselir. Kimse “tatile nereye gideceksin?” diye sormaz. Hedef hep aynı yerdir, memleket. Ama Kapıkule’yi geçince memleket kelimesinin anlamı değişir, o artık Kastamonu’dur, Gaziantep’tir, Ağrı’dır. Ama gene de Türkiye’ye yeni ayak basmış gurbetçide bir gevşeme vardır. Daha havaalanındaki pasaport kontrolünde geçmeden topuklarını sürterek yürümeye başlamıştır. Uzun süre nefesini tuttuktan sonra su yüzüne çıkmış bir dalgıç gibi yeniden nefes alıyordur o.

Yollar bize memleket

Ömer Danış’ın şarkısı bizi nasıl beklemediğimiz bir anda en zayıf yerimizden yakalamışsa bu şekspirsel “dönmek veya dönmemek” sorusuna da cevap ummadık bir anda, bu kez bir beyitten geldi. Ama ne beyit… Radyo hadisesinden yıllar sonra Orly hava alanında Türk Hava Yolların’nin TK1825 sayılı uçağına binmek için bekliyorum. Etrafımda yarı Türkçe yarı Fransızca konuşup gülen kızlarım, elimde uçak biletleri, uçuş kartları, camdan seyrettiğim inen kalkan uçaklar… Yarı bilinçli bir şekilde Mesnevî’den bölük pörçük satırlar hafızamdan dudaklarımda iniyor:

“Dinle bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor, Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek kadın herkes ağlayıp inledi. Ayrılıktan parça parça olmuş kalp isterim ki iştiyak derdini açayım, Aslından uzak düşen kişi yine vuslat zamanını arar”

Son kelimeyi telaffuz ettikten sonra birden bire kendimi hiç olmadığım kadar “evimde” hissettim. Havaalanlarının o soğuk, tekdüze bekleme salonları, 3 dilden anonsları, lezzetsiz kahveleri, buzdolabında ıslanmış sandviçleri bir anda çok tanıdık göründü gözüme.

Tekerlekli bavulları oradan oraya çekiştiren 72 milletten insan benim hemşehrim oluvermişti. “Hey gidi Mehmet” dedim kendi kendime. “Modern zamanların Hayy Bin Yakzan’ı” (**). Oysa herşey ne kadar açıktı! Araf suresi hadiseyi bütün açıklığıyla gözler önüne sermemiş miydi? :

172. Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da, “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir. 174. Hakka dönsünler diye işte âyetleri böylece ayrı ayrı açıklıyoruz.

“Ölmeden önce ölünüz” hadisinin işaret ettiği kurtuluşa erişemesek de bu dünya bir bekleme salonu değil miydi? Türkiye ve Fransa birden yakınlaşmış, küçülmüş, o bir kaç bin metrekarelik salona sığmıştı. Ömür kâsesi dolmamış her ölümlü gibi zâhiri memleketimiz yollar, bâtınî olan ise Vuslat olmalıydı. “Ben yere göğe sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım” hadis-i kudsîsinde de bu yakınlığa işaret edilmemiş miydi? Biz gurbetçilerin bir parça “abartılı” bir biçimde yaşadığımız bu vatan hasreti ruhun aslî vatanını özlemesinin bir tecellisinden başka bir şey değil miydi yoksa?

 (*) Türküyü YouTube’dan dinlemek için : http://youtube.com/watch?v=4BZQdbPdwq4 (**)Tarık Suat Demren’den dinleyelim : “Hayy Bin Yakzan” İbn-i Tufeyl’ in felsefi romanının adı. 1106 yılında Gırnata’da doğan İbn-i Tufeyl İslam düşünce tarihinde İşraki bir filozof olarak kabul edilir. “Uyanık’ın oğlu Diri” anlamına gelen “Hayy bin Yakzan” ıssız bir adada tek başına büyüyen Hayy’ ın kendi kişisel tecrübeleriyle Hakikat’i arama çabasının kelimelere dökülmüş halidir. Hayy, tabiatla baş başa, tüm dış etkilerden her türlü insani ve İlahi öğretiden uzak biçimde çevresine bakarak, Hakikat’in bilgisini ve varlığın sırrını keşfeder. Bu konuda ayrıntılı bilgi ve faydalı bir makale için : http://www.dusunceler.org/kitap-dergi/2006/08/24/hayy-bin-yakzan/

 Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar! (*)Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar! (*)Derin Düşünce nedir?

Sitemizde siyasetten tarihe, kadın haklarından felsefeye, sanattan bilime kadar bir çok konudan bahsediyoruz. Ama zaman zaman da kendimizden söz ediyoruz. Derin Düşünce nedir?  Sitenin geçmişi, geleceği, ortak projeler, yazar olmak isteyenlere öneriler, okunma istatistikleri… Derin Düşünce’nin bir kimliği, tarihi ve kendine has “yaşam” tarzı var. Eğer aramıza yeni katıldıysanız bu kitap “yöre halkına” kaynaşmanızı kolaylaştıracaktır :) Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar! (*)Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar! (*)

 Liberalizmin Kara Kitabı

Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar! (*)Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar! (*)Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.

Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar! (*)Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar! (*)Maymunist imanla nereye kadar?

Evrim ve Big Bang gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları “filanca solucanın bölünmesi” veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? BİLİM DIŞINDA bir insanlık yoksa Aşk yoksa, Sanat yoksa, Güzellik yoksa ve Adalet yoksa Hayat‘ın anlamı nedir? Aşık olmak hormonal bir abartıysa, iyilik enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) BİLİM DIŞINDA, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…  Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve evrimciliğin etimolojik değeri … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. Buradan indirebilirsiniz.

Trackback URL

  1. 35 Yorum

  2. Yazan:blue Tarih: Aug 1, 2007 | Reply

    Bu yazı çok etkileyici ! Hiç gurbette kalmadım ama hiç gurbette kalmayan da bu duygunun ne olduğunu bilir. Çünkü aslında “köyüm” diye kalbimizi acıtan, “memleketim” diye gözyaşı döktüren yüreğimizdeki ney’in iniltisidir. O sesi bastırmak için elimizden geleni yapsak da buna muvaffak olamıyoruz. Çünkü içimizdeki ruh bu dünyaya ait bir şey değil. “İçim sıkılıyor, içimde bir hüzün var” diyenler bu sesi bastırmasınlar.
    Duymaya başlayınca seni çağıran sesi
    Can kuşu hep sıkılır, daralır ten kafesi
    “Bir tek kurtuluş yolu terketmektir kafesi”
    Diye seslenir durur, duyan bilir o sesi.
    (Tüccarla papağan hikayesi- Mesnevi 1.cilt)

  3. Yazan:Haydar Tarih: Aug 1, 2007 | Reply

    Belcikanin cok buyuk firmalarindan birinde birtakim isleri gorusmek uzere yaptigimiz yemekli toplantinin sonrasinda, fabrikanin ikinci konumdaki yoneticisi ile sohbet ediyoruz.

    -Haydar Bey, fabrikamizda biri muhendis biride sendika yoneticisi olan epey Turk iscisi var. Yillardir buradalar ama bir turlu adapte olup topluma karisamiyorlar. Neden bu boyle?
    -Sn. Fueling, cok zor bir zoru bu. Cevabida uzun.
    -Ucaginiza daha 6 saat var, bir isiniz yoksa anlatin (diyerek iki sandalye cekti).

    Iki dakika dusundukten sonra, rahmetli kayinvaldemin bir anisini anlatarak basladim.
    Koye elektrik gelecegi gunlerde TEK (Turkiye Elekrik Kurumu) personelinin “hat buradan geciyor” diyerekten evlerinin onundeki 70-80 senelik ceviz agacini kestiklerinde nasil agladigini, cocukluk yillarinda o agaca tirmanarak saatlerce oynadigini, babasinin duserek bacagini incittigini, ve daha nice anilarin o agacla kesilip gittigini anlatiyordu.
    Elektrik sirketi icin o bir agacti, kadincagiz icin ise o fotograf albumu, anilarin dagarcigi, mutlu yillarin sembolu, eski arkadas, dert ortagi idi.

    Belcikaya gelen iscide, Belcikalilarda birbirine bakarken gordukleri TEK memurlarininkinden farksizdi ve sadece “materyal”di. Birbirinden ne alip verecegine bakarlar.
    Oysa, her iki taraf da birbirini sosyal ve duygusal olarak kazanmak icin fazla caba sarfetmezler.
    Siz sabah evden cikarken hissettiginiz soguk sizin taa cocuklugunuzdan beri hissettiginiz soguklarla anisal baglantisi vardir size herseyin yolunda oldugunu hissettirir, kilisenin canlari size bilinc altinda dahi bir rahatlama verir, hissi hayatinizda kopukluk yoktur. Oysa buraya isci gelen insan icin bu sesler, bu kokular, bu agaclar, sokaklar adeta sanal bir alemdir ve cok zaman onlar icin basarilmasi gereken bir odevin, puzzle in birer parcasidir.

    Bir baska deyisle o nesil kendini duygusal olarak feda etmistir. Kendi kendini tatmin gerekceside “cocuklarim rahat etsin”dir.
    ***

    Sayin Mehmet Yilmaz’in ustaca kelimelere doktugu bu makale kayitsiz sartsiz milyonlarca insanimizin hikayesidir. 20 kusur senedir gurbette yasayan, onemli bir ABD kurulusunun yoneticisi olmus bir kimse olarak ben hala “istanbul restoran”dan gider Ulker biskuvisi alirim. Turkiyedeyken tadina bakmisligim yoktur ama yinede alirim. Jazz muzigi sevdalisi birisi Ankarali Turgutun CD sini satin alirmi? Ben aldim.

  4. Yazan:Tuncay Yılmazer Tarih: Aug 1, 2007 | Reply

    Mehmet Bey,
    Son derece güzel , duygulu bir yazı. Elinize sağlık. Türkiye’de ilginizi çekmeyecek bir Müslüm ya da Ferdi parçasının yurtdışında ne kadar etkileyici olduğuna, insanı duygulandırdığına hiç kuşku yok. Brüksel’de apartmanlarının merdivenlerinde yarım başörtüsü bağlamış kadınların oturup örgü ördüğü , çeyiz dükkanlarıyla, dönerci ve kasetçilerle dolu Botanik semtindeki o meşhur caddede gezerken ne kadar da şaşırmıştım. Almanya ya da Hollanda’da da benzer görüntülerle karşılaşmak mümkün.
    Değindiğiniz konuya farklı bir noktadan bakarsak; yurtdışında yaşayanların gitmek mi dönmek mi ikileminde kalmasında anavatanın gurbetçilere ( aslında bu ifadeye de karşıyım ya neyse) bakış açısının da rolü yok mu? Kuşkucu, tepeden bakan, emredici vs. ( Yurtdışında konsolosluğa işi düşenler ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaklardır.)
    Ne dersiniz?

  5. Yazan:MY Tarih: Aug 1, 2007 | Reply

    Aramizda binlerce km mesafe ve yillarca ayri yasamislik var ama bunun hiç bir önemi olmadigini bu güzel yorumlar ne güzel göstermis.

    Richard Bach’in Marti adli romaninin kahramani Marti Jonathan ne diyordu? “Dostlugumuz zaman ve uzayla sinirli ise o yok demektir”

    Dün aksam kayinbiraderim bahçesinde yetistirdigi patateslerden, soganlardan, biberle yaptigi salçalardan ve tursulardan getirdi. Tohumlarin Türkiye’den geldigini söylememe bilmem gerek var mi?

    Karadenizli olan bu güzel ailenin “memlekete” her gittiginde bavullarla tuzlanmis hamsi ve findik getirdigini de söylesem mi?

    Ne mutlu “farkindayim” diyene.

    Muhabbetle

  6. Yazan:blue Tarih: Aug 2, 2007 | Reply

    Gurbete giderken bavuluna, görevliyle takışmayı göze alarak turşu, peynir, zeytinyağlı dolma tıkıştıran başka ülke insanı var mıdır? Paris’te peynir mi yok, Brüksel’de turşu mu yok?… Nesnelerle duygusal bağ kurabilen nev-i şahsına münhasır insanlarız biz.

  7. Yazan:Caglar Sarihan Tarih: Aug 2, 2007 | Reply

    Mehmet Bey,
    Cogu gurbetcinin duygularina tercuman olmussunuz.
    Hissedilenleri oyle sekilde ifade etmissiniz ki “Ben oyle bir kesimden geliyorum ki ben boyle hasrete dusmem” diyecek gurbetci tanimiyorum.
    Havaalaninda akliniza gelenler de insanlarin ne kadar farkli da olsalar, ayni tip hasreti yasadiklarinda birbirlerini farkli gormediklerini cok iyi belirtiyor. “Sonucta hepimiz insaniz” lafi belki de orada daha cok anlam kazaniyor.

  8. Yazan:Arife Tarih: Aug 2, 2007 | Reply

    Mehmet Bey,

    Bizler, belli etmesek de, duygusal milletiz.
    Yeni Türkü’nün çok eski bir parçasında söylendiği gibi “neresi sıla bize, neresi gurbet..” Uzaktakine, “Memleket” yardır, yarendir, yaradır… “Memleket” demek içimizi dağlar, boğazımızı düğümler, burnumuzun direğini sızlatır. Orası başkadır; havası, suyu, esen rüzgarı… Hışırdayan yaprakların sesi bile başkadır orada. Güneş başka doğar, başka batar. Sizin de ifade ettiğiniz gibi; “Hedef hep aynı yerdir, memleket. Ama Kapıkule’yi geçince memleket kelimesinin anlamı değişir, o artık Kastamonu’dur, Gaziantep’tir, Ağrı’dır.”.

    Çok uzaklarda olsak da, görünmez ama varlığı “memleket”ten bir iz, bir ses, bir namede, bir tadda kendini belli eden bağ ile birbirimize bağlıyız aslında. Yozgat’da doğup dünyanın başka bir köşesinde yaşayan birinin Mardin, Urfa, Ege neresi olursa olsun ama memleketten bir türkü, bir name duyduğunda gözlerinin yaşarmasını, İstanbul’lu bir diğerinin Sidney’de karşısına çıkan dönerci dükkanını gördüğünde yaşadığı mutluluğu başka türlü nasıl açıklayabiliriz bilmiyorum. Demli bir bardak çayın özlemini, Ankara’nın gözlemesini, Antep’in kuru dolmasını, Malatyanın kayısısını, Trabzonun kara lahana çorbasını, msır ekmeğini… Memlekette kulaklarımızın alışkanlığı ile dikkatimizi dahi çekmeyen ezan sesinin hasretini nasıl açıklayabiliriz.

    “Vatan; doğduğun değil, doyduğun yerdir.” sözüne inatla muhalefet eden bir milletiz vesselam… Karnını doyurmak için dengini sırtına yükleyip yollara düşen “gurbetçi” dünayanın öbür ucuna da gitse “memleket”e tutunmak için inatla direnir. Almanya’ya göç etmiş çok kişinin on yıllar geçmiş olmasına rağmen oralara adapte olmak için inatla direnmesinin nedeni “memleket”e bağlandığı bağların zayıflayacağı endişesi olabilir belkide.

    Bu yazıyla Elif Şafak’ın bir yazısı aklıma geldi. Şafak’ın yazısının sonunda aktardığı anekdot ise güler misin ağlar mısın dedirtecek cinsten, buyrun birlikte okuyalım:”Harringay semtinde dolaşıyorum. Hani bütün manavların Türk olduğu, bütün beyaz peynirlerin Türkiye’den geldiği ve dönerciden geçilmeyen şu semt. Berberler, lokantalar, kahvehaneler, gazeteciler, marketler.. her şey Türkçe. Hani tek kelime İngilizce konuşmadan her derdini Türkçe anlatabileceğin semt.

    Harringay’de bir Türk lokantasına bir İngiliz damlar bir akşam. İngilizce konuşur haliyle. Çorba filan sorar. Lokantanın sahibi tek kelime anlamaz. Hiç İngilizce öğrenmemiş ki. Kızına seslenir. On üç yaşındaki kızının İngilizcesi çok iyidir ne de olsa, doğma büyüme buralı, burada okula gidiyor ya. Lokanta sahibi kızına şöyle seslenir: “Kızıııım, bir bak bakayım buraya, turist geldi lokantaya, bak bakıyım ne diyo?” Bir İngiliz’i kendi memleketinde “turist” diye çağıran Türk esnaf Harringay’den çıkmadan yaşıyor.”

  9. Yazan:Arife Tarih: Aug 2, 2007 | Reply

    Yazıya eşlik eden resme bakarken aklıma Türkiye’de yaşayan “gurbetçi”ler geldi.

    Evet, İstanbul’un mutena bir semtinde doğmuş, büyümüş ama ne hikmetse Paris özlemi çekenler var birde. Kimimizin canı çay, simit özlerken, kruasanını kahvesine batırarak kendini Champs Elysees’de hayal eden nice Mine’ler, Bekir’ler, Tuncay’lar, Cüneyt’lerin olduğu da unutulmamalı… Onların gurbetliği, diğerinden ayrı, acı veriyor olmalı…

  10. Yazan:MY Tarih: Aug 2, 2007 | Reply

    Arife Hanim,

    Elif Safak’in TURiST hikayesi gerçekten çok komik ama gerçek, Paris’te Türklerin fransizlara “yabanci” dedigine tanik oldugumda çok sasirmistim.

    Evinin bir odasina toprak doldurarak sogan eken bir Türk ile de tanistim dernekçilik yaparken. Belediye ile basi dertte idi … her nedense??

    Gene birinci agizdan duydugum bir baska hadise de su : Türklerin oturdugu bir binadan itfaye çagriliyor, asansörde birisi kaldi diye. Itfayeciler asansörün kapisini kesince karsilarina bir dana çikiyor! Meger kurban bayrami için danayi evde kesmek istemisler 🙂

     Elif Safak’in anlattigi gibi çok önyargi var Türkler hakkinda. Paris’te de Türkler her yere yayilmis vaziyette ve dis görünüslerinden anlamak o kadar kolay degil. Mezun oldugum üniversitenin kurucusu ve rektörünün de Türk oldugunu hiç bir gazete yazmaz nedense. Ama bir cinayet filan islenirse bütün gazetelere konu olur.

     Gene yanlis hatirlamiyorsam Sorbonne’un ikinci baskani bir Türk idi (Ahmet Insel olabilir). Benzeri sekilde SIPA PRESS’in kurucusu ve sahibi de Türk ki Fransanin en büyük fotograf ajansi, büyük ihtimal Dünya da ilk üçün içinde.

    Bosuna dememisler “bir Türk dünyaya bedeldir” diye. 70 milyon Türk kaç hektar eder acaba?

  11. Yazan:T.Suat Demren Tarih: Aug 2, 2007 | Reply

    Eline sağlık Mehmet kardeşim. Ben gurbette çok bulunmadım ama gurbette yaşayanların hislerini bir nebze olsun tahayyul edebildim..

    Sağol varol..

  12. Yazan:arif Tarih: Aug 2, 2007 | Reply

    Mehmet bey sitenin adına yakışır bir yazı olmuş
    elinize sağlık. Batı toroslarda yayla yolların
    da, çamlı bellerde dolaştım geçen hafta. Bel
    diye Yüksek dağ geçitlerine deniyor Yörük ağzı
    ile. Kızıklı bel, Salda beli, Elmalılı H.Yazıra
    da isim olan Yazır Türkmenlerinden galat, Yazır
    beli,1850 metre rakımlı Göğü beli vb. Gurbetçi
    lere ait pekçok lüks cip ve araca rastladım.
    Yaylalardaki köylerine ziyarete geliyorlar.
    Yayladan düze indirmek, “modernleştirmenin” en
    hazin öykülerindendir. Bu ciplerden birini kullanan adam,küçüklüğünde muhtemelen sarısaçlı
    keçi güden bir yörük çocuğu iken, belçika plakalı cibinden köknar ve karaçamlara adeta
    şahin gibi bakıyordu. Yayladaki çinko damlı,
    tahta ve taş duvarlı ilkel evimizde temmuza ve
    düzdeki kavurucu sıcağa inat battaniye ile uyudum.
    Uyumak ölüm gibidir diyen müezzinin sesi yankı
    yankı dağları sarıyordu. İhtimal beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar bestesi ile saba
    makamına yakın ezan arasında bir paralellik
    vardır diye düşündüm yazınızı okuyunca.

  13. Yazan:Ç-Z Tarih: Aug 3, 2007 | Reply

    Mehmet bey,bir solukta okunup tadı damakta kalıp daha dedirtecek kadar kısa,duygularınızı hissettirebilecek kadar da detaylı çok güzel bir yazı olmuş.Elinize sağlık.

    Gitmek o kadar kolay mı?Belki bu kadar zor bir karar,ancak“dönmek” ümidi ile verilebilir.Hatırlamak,dönüldüğünde geride bırakılanları,üşütecek kadar soğuk ve yabancı bulmamak için her anının sıcaklığına sığınmaktır belki de.

    Bu sıcaklığı hissettiren ister türkü,ister bir selam,ister peynir,sucuk olsun.

    Gurbetçilik,sevdiğini terk etmek zorunda kalan sevgili gibi uzaktayken daha çok sevdalanma halidir.

  14. Yazan:Ece Arı Tarih: Aug 5, 2007 | Reply

    Mehmet bey,
    O kadar içten yazmışsınız ki, ilk okuduğumda inanın ağladım..
    Üzerine çok fazla birşey yazmaya gerek olmadığını düşünüyorum..
    Yalnız, özellikle Almanya da doğup büyüyen, türklerden, 3. ve 4 .kuşak neslin, almanlaşmaya yüz tuttuğunu, köylerinin yağmurlarını özlemeyecek kadar yabancılaştıklarını biliyoruz..
    Bu tür özlemlerin en koyusunu zannediyorum, 1960 larda, trenlerle giden, iz-yol ve dil bilmeyen, para biriktirmek uğruna uzun süre memleketine dönemeyen ilk nesil çekmiştir, hala da çekmektedir..

    saygılarımla

  15. Yazan:bir tarihte çiçekli bir nevresim içinde başından aşağıya bir kase bal dökülmüş bir kardeş Tarih: Aug 5, 2007 | Reply

    başladım.bu yazıyı anlayabilecekler ancak senin gibi 15 yaşından beri gurbette olanlardır diye düşünülebilir.peki ya bizler,gurbete kardeşlerini yollamış olanlar…bizler için neler yazılabilir?etraflarındaki insanlarda kardeşlerinin suretlerini arayanlar için,gurbete gidilen şehir hakkında birşey duyduğumda kulak kesilenler için,hiç olmassa kokusunu duymaya çalışanlar için,rüyalarında hasret giderenler için;bir hastalık,bir doğum,bir mutluluk haberi geldiğinde kuş olup uçmayı isteyipte uçamayanlar için,her fırsatta benimde kardeşim diye söze başlayıp devamlı o’nun hakkında konuşmak isteyenler için,”Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar”gibi”Ankara’dan abim gelmiş…”gibi uzaktakileri hatırlatan her şarkıda boğazlarına bir yumruk tıkananlar için neler yazılabilir?Senin vatan özlemini vuslat özlemi ile bağdaştırıyosun ya bizimki?Sen kamışlıktan çıkmış ney isen ben neyim?Yoksa bende aynı tecelligahı mı yaşıyorum?

  16. Yazan:MY Tarih: Aug 5, 2007 | Reply

    Giden her zaman terk eden degildir, bazen kalandir terk eden, kaçiran, kovan, gitmek zorunda birakan, nefes aldirmayan, geri dönmeye müsade etmeyen 🙂

    Ece Hanim, Geçici olarak Almanlasan Türk gençlerini izlemeye devam edin. Zira bütün su damlalari er veya geç okyanusa döner.

    Muhabbetle

  17. Yazan:BetüL Tarih: Aug 7, 2007 | Reply

    Kanadaya gocerken ucakta ogluma bakarak dusunmustum, hic bilmedigimiz bir kulture alismaga emek harciyacagiz, sonunda elimizde kalan sahipsizlik kimsesizlik duygusu olacak, hic bir yere tam olarak ait olamayacagiz, gitsekte kalsak da icimiz hep biryerlerin birseylerin ozlemiyle dolacak.

    Gurbetci olmanin en aci tarafi bu bence, artik hic bir yere sigamamak, hic bir yere tam olarak aitolamamak. Kendini ikiye bolmek.

  18. Yazan:Mehmet Yılmaz Tarih: Aug 11, 2007 | Reply

    Betül Hanim’a muhabbetlerimle:

    Ne azap, ne sitem bu yalnızlıktan,

    Kime ne, aşılmaz duvar bendedir,

    Süslenmiş gemiler geçse açıktan,

    Sanırım gittiği diyar bendedir.

    Yaram var, havanlar dövemez merhem;

    Yüküm var, bulamaz pazarlar dirhem.

    Ne çıkar, bir yola düşmemiş gölgem;

    Yollar ki, Allah’a çıkar, bendedir.
    (Üstad Necip Fazil)

  19. Yazan:MY Tarih: Aug 14, 2007 | Reply

    Elif Safak’tan:

    “… Sonrası, Amerika’da senelerdir mühendislik yapan ve hâlâ bugün Aldırma Gönül’ü çalarken ağlayan Duke Üniversitesi mezunu orta yaşlı bey; başörtüsünden dolayı Michigan’a giden ve orada kalan tıp öğrencisi; California’da İtalyan-Amerikalı bir genç kızla evlenerek oraya yerleşen ve bebeğine İstanbul ismini koyan delikanlı; Türkiye’de uzmanlık alanında imkân bulamadığı için Boston’da kalan eski-muhafazakar-şimdi-sadece-hüzünlü göçmen genç… Ve onların çocukları, bozuk aksanla Türkçe konuşan ya da hiç konuşamayan üçüncü kuşak; kopukluklar, anlatılmayan nice hikâye… Ben yurtdışındaki edebiyat gezilerimde, oralara yerleşen, “geri dönmeyen” Türklerle karşılaşıyor, konuşma imkânı buluyorum sürekli. “

    http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=575839

  20. Yazan:Bahar Pınar Tarih: Aug 16, 2007 | Reply

    Çok etkileyici, çarpıcı bir yazı olmuş Mehmet Bey. Kaleminize, yureginize saglik. Ece Hanim gibi ben de gozlerimin dolmasini engelleyemedim. Gurbetcilerin duygularini, dünyadaki asil gurbetlik durumumuza baglamissiniz ki o anda vuruldum desem yalan degil. Yorumlar da eklenince gerisini siz dusunun.

    Çok kısıtlı zamanimizda yurtdisina tatile gittiğimizde, akrabalarimizi ziyarete gitsek mi gitmesek mi diye bayagi bir dusunmustuk esimle. Sonunda oralara kadar gitmişken akrabalarimizi ziyaret etmezsek olmaz diye dusunerek gitmeye karar vermistik. Ne kadar dogru karar verdigimizi, es-dost-akrabanin bizi karsilama merasimlerinde anladık. Evlerinde agirlama cabalari, kurduklari sofralar karsisinda cok mahcup olduk. Sadece akrabalarimiz degil onlarin komsulari, arkadaslari da ortak oldular sevince, neseye. Ne yapacağımızı sasirdik gorrdugumuz ilgi ve sevgi karsisinda. Kisa sureli is gezilerinde gurbet hissini, yabanci topraklarda bulunma, yasama duygusunu az-bucuk tatmistim ama derinligini ve zorlugunu ancak bu gezimde anlayabildim. Türklerin evlerinin ayni Türkiye’dekilere benzedigini gorunce de sasirdik. Bizleri Türk sokagina, Türk mahallesine gezmeye, Türk lokantalarina yemege götürme cabalarini da ekleyince, onlar gurbette vatanlarinda gibi yasamaya calisiyorlardi, daha iyi anladik. Biz turist idik, farkli seyler gormek istiyorduk. Onlar oradaki Türkiye’yi bizlere gostermek istiyorlardi. Cok cok degisik bir tecrube idi. Bu arada iki Türk’ün göçmen olarak çalışmaya, sığınmaya değil de Avrupa’ya gezmeye gelmelerinden de açıktan gurur duyuyorlardı. Bunu da ülkenin asıl sahipleri olan komşularına, tanıdıklarına söylerlerken hissettik. 30 yildan sonra Türkiye’den misafir agirlamak akraba ve tanidiklarimizin dogal dengelerini biraz bozdu haliyle. Bunun olabileceğini farkettikleri icin olsa gerek, herkesi surekli misafirlige cagirmaya basladilar. Gidilemeyince de uzulduler. Lafin kisasi, gurbette olmak zor zanaat… Ama Mehmet Bey’in dedigi gibi, “vatan hasreti ruhun aslî vatanını özlemesinin bir tecellisinden başka bir şey değil”. Kendi vatanında yaşayanların da kendilerini gurbette hissettiklerini, hiç bir yere sığamadıklarını düşünürsek Mehmet Bey hakli. Kemal Sayar bir sohbetinde söylemişti: “…gurbetin acı bir tadı vardır ama vuslat sadece gurbettekilere kısmet olur.”

    Kaleminize saglik Mehmet Bey.

  21. Yazan:ruhan Tarih: Nov 16, 2007 | Reply

    Mehmet Bey,

    Gözyaşlarımın perdesi arkasından okudum yazınızı.Ben de evladı gurbette olan bir anne olarak gurbete farklı bir açıdan bakacağım.
    Yavrularımızı hayatta daha başarılı olsun,farklı kültürleri de tanısın diye öğrenci olarak;daha çok para kazanır belki diyerek işçi olarak yolladık.O vakitler düşünemedik hasret yüreğimizi nasıl da dağlayacak diye…
    Bir düşünür”

  22. Yazan:ruhan Tarih: Nov 16, 2007 | Reply

    gurbet kapının arkasındadır” der.Sevdiğini görüp te bağrına basamadıktan sonra bir anaya,bir babaya her yer gurbet değil mi?
    Gurbet duygusunu mimnimuma indirirsek,uyuyan yavrunuza uyanıncaya kadar bile hasret duyabilirsiniz.Minik ellerini öpsem,o güzel sesini duysam diye…
    Yine de büyüklerin sözlerini kulak ardı etmemek gerekiyor galiba.”Çok muhabbet tez ayrılık getirir”derler. Ben bu söze kulak asmayanlardanım.Evlatlarımın ve torunlarımın yollarını dört gözle bekler oldum.Bu yazdıklarım anaların gurbeti.İnsanoğlu evinden,bulunduğu sehirden ve ülkesinden ayrıldığı zaman hasretin gittikçe büyüyen halkaları arasında çırpınır.Kardeşimin oğlu Ekvator’a yaptığı bir seyahatte kaldığı otelin altındaki pizzacıdan gelen neşeli bir “İbrahim Tatlıses”türküsünü duyunca dakikalarca ağladığını anlatır her zaman.

  23. Yazan:ruhan Tarih: Nov 16, 2007 | Reply

    Ya aynı toprakları, aynı bayrağı paylaşan yurdumuzun farklı şehirlerinde yaşayanlara ne demeli!Çeşitli dernekler kurarak ,yörelerinin yemeklerini yiyip,türkülerini dinleyerek hasret giderenler.
    Keşke gurbete gidilmese,ülkemizin şartları daha iyi olsa.
    Ana rahminden ayrılmayla başlayan gurbet Hz.Mevlananin dediği ğibi”vuslat”ta biter.
    Bu yazımı okuyanlara hayırlı kavuşmalar dılıyorum.Allah kimseyi vatanından ve sevdiklerinden ayırmasın.

  24. Yazan:bahadır Tarih: Jan 4, 2008 | Reply

    Merhaba gurbet kuşlarına, gurbete vuslat ümidiyle katlananlara…
    Yazıyı ve yorumları uzunca dakikalar ara vererek her satırını yeniden yaşarcasına okudum… okudum… ne hazin hatıralarımız oldu… Almanya’ya ilk işçilerin gittiği yıllardı 1972. Babmız önce gitti, hasretle içimiz yandı, tüm emelimiz ona kavuşmaktı. Oysa asıl hasret 1974’te bizim de babamızın yanına göç etmemizle başlamıştı. Zavallı annem, gitmeden farketmişti. Aylar öncesinden her gün köyümüzün ufuklarına, komşu evlerine, tarlalara hatta evin kararmış ahşap duvarlarına uzun uzadıya bakarak için için ağlardı, biz de ağlardık… niçin ağladığımızı bilemeden. Her dokunduğuna kutsal bir şeymiş gibi hüzünle bakar, dalıp giderdi… Oralardayken çoğu zaman gecenin 2si ya da 3ünde radyodaki türkü sesiyle uyandığımda annemi ve babamı hüzünle memleket türkülerini dinlerken bulurdum. Haftanın tek gününde sadece iki saatlik türkçe TV yayını, hiçbir zaman ve koşulda kaçırmadığımız, planlarımızı ona göre ayarladığımız en kıymetli zaman dilimine karşılık gelirdi. Memleketten gelen her mektup, günlerce elimizden düşmez, okunur yeni gelmişcesine tekrartekrar okunurdu. Allahım ya o izin günlerimiz… 3000 km hasretin dinmesi adına ne kadar kısa, kavuşmak adına ne kadar da uzun gelirdi… daha birinci haftadan sonra ayrılık acısı kalbimizde saplanırdı… Gurbeti gerçekten gurbet olarak yaşayan bilir… Gurbet, kaybolmuş cennetin özlemidir. Önce doğduğumuz ve ilk anılarımızı yaşadığımız ülkeye, sonra şehrimize, sonra ilçemize, beldemize, köyümüze, mahallemize, evimize ve en sonunda doğduğumuz o muhteşem kadına yöneliktir. Hepsi bir olup ana rahmindeki o korkusuz, güvenli ve sadık cennete dönüşür. Bebeklerin doğarken ağlaması, aslında öz vatanından gurbete çıkması değil midir? Ne mutlu, gurbeti sadece vuslat umuduyla yaşayanlara…

  25. Yazan:Şevket Tarih: Jan 5, 2008 | Reply

    Bir kariyer sevdasıyla geldim cezayire. Yurt dışındaki zorluklar bile hasret özlemini unutturamadı. Ne zaman televizyon da Türkiyemden bir yer görsem içim gidiyor adeta. Buraya geldiğimde aileni unut yurdunu unut dediler. Burda öleceğimi dahi bilsem bile Türkiye sevdasını hiç kimse alamaz benden. Gün gelir gelmek nasip olursa ilk işim Güzelim Vatanımın toprağını öpmek olacak. Yorumlar için herkese şimdiden teşekkür ederim

  26. Yazan:jamal Tarih: Jan 6, 2008 | Reply

    Küçüktüm, Ailem alamancıydı!. tatil zamanları yaklaşınca türkiyenin hasretiyle yanıp tutuşan ben anca rüyalarımda görürdüm memleketi. gurbette kalmayan bilmez bunları… 3günlük arabayla eziyetimiz dillere destan olurdu,ama memlekete varınca ohh çekerdik… Memlekette alamancı olurduk… Herkes bize sorardı burası mı güzel orası mı, ben tabii TÜRKİYE derdim,çat pat türkçemle. sonunda döndük memlekete sonsuza dek, sorarlar bana: niçin döndünüz,ben olsam gelmezdim,biz oraya gitmek için can atıyoz,siz döndünüz derler.Bilmez ama memleketinin değerini, gurbeti görmeyen bilemez bunları. Orda yaşarmısın diye sorsalar asla derim. Memleketim Memleketim canım Memleketim, Türkiyedekiler sanırlar ki yurt dışında bişey var ama bilmezler,oranın eziyetini…

  27. Yazan:Davutsu Tarih: Jan 11, 2008 | Reply

    Eğer insan arkasında hiç bir şey bırakmazsa özlemez de.Ben özelde memleketim çok güzel bir yer olmasına rağmen özlemiyorum. Bilmiyorum…

  28. Yazan:fatime Tarih: Jan 16, 2008 | Reply

    cok tesekur ederim
    biz burada gurbetteki turklerin hisettiklerini ogle guzel anlayip ve guzel anlatmisinizki size cok tesekur dederim
    ben belcikada dogmus olsam da kendimi buranin yabancisi oldugumu hisediyorum ama ne yazik ki turkiyeye gittiyim zaman oranin da yabancisi oldugumu hisediyorum daha dogrusu hissetiyorlar
    ona ragmem benim icin turkiyenin cok ayri yeri vardir…

  29. Yazan:abdullah eker Tarih: Jan 20, 2008 | Reply

    mesajın çok güzel .
    ve gereği alındı:
    sadece video paylaşımın omamış:
    youtube kapandı 🙁

  30. Yazan:nagehan Tarih: Feb 8, 2008 | Reply

    Bir kitapta okumuştum.İnsan yaşadığı yerde halini yani derdini paylaşacak biri bulamıyorsa asli vatanında gurbette sayılırmış.Asıl gurbet oymuş.Bende bu düşünceye katılıyorum.Biz kendi vatanımızda gurbeti yaşar olduk.Kültür,dil,din bir milleti millet eden unsurlardır.Biz bunlardan soyutlandık ve uzaklaştırıldık.Zorlamı?tabiki hayır.Ben vatanımdayım ve memleketimdeyim.Yanlız huzurumu bulmuş değilim.çünkü kendi vatanımda gurbetteyim…Allah cümlemize huzuru bulacağı günler nasip etsin.Ve yaradılışımızın gayesini yani kul olma bilincini hiç birimize unutturmasın.Gurbette olan müslüman kardeşlerime rabbim kolaylık versin.esselamü aleyküm…

  31. Yazan:Mustafa Tahir Öncel Tarih: Feb 8, 2008 | Reply

    Bu yazıyı okurken insanın etkilenmemesi imkansız sanki bir anda kendimi gurbette sandım.
    İnsanın vatanı gibisi yok,bu vatanımızın kıymetini bilelim. Allah hepimizin yar ve yardımcısı olsun. Sevgi ve saygılarımla.

  32. Yazan:ilkay Tarih: Feb 15, 2008 | Reply

    Ah benim Dünyalara değişilmez Halkım,Allah bu milleti öyle bir yatarmış ki dünyanın Vicdanı sanki.Rabbim tüm kardeşlerime abilerime ablalarıma ninelerime dedelerime annelerime amcalarıma iki dünyada da mutluluk vesin inşaAllah hepinizi Gönül dolusu sevgiyle kucaklar büyüklerimin ellerinden küçüklerimin gözlerinden öperim.Hepiniz Allaha emanet lun inşaAllah.

  33. Yazan:hakan Tarih: Feb 16, 2008 | Reply

    gurbet [insan yasadigi yere benzer ahmet abi, tasina topragina…. e.cansever] kizilderelinin dedigi gibi [geceler dus gormek icindir gunduzler ise duslerin gerceklesemeyecegini anlamak icindir] hemen hemen cogunuz yurt vatan ozlemi icinde yanip tuyusuyorsunuz ne guzel, haklisiniz insan yasadigi gibi dusunur, .demekki iyi anilarla yola cikmisiniz::)… uzatmicam ben su an icin yaticak yerim yok yurtdisindayim ama hala o ulkeye donmeyi dusunmuyorum…. gonul umdugu yerden kusermis.. fazla yazamicam yaticak bir yer bulmaliyim kendime/ baska zaman isallah

  34. Yazan:SAHIN Tarih: Feb 28, 2008 | Reply

    her ayrılık bir damla yaş bırakır..
    her yeni yurt sadece bir duraktır..
    şu gurbetin yolları çok ıraktır..
    geldim ama dönemedim neyleyim..
    gözlerine hasret kaldığım sevdiğim..
    dinle gülüm..
    bu binlerce insanın acıklı öyküsü..
    bu yanık bir gurbet türküsü..

    kader bizi attı gurbet ellere..
    iki lokma ekmek için sevdiğim..
    hasretimi döktüm saza,tellere..
    kısmetimiz buralarda sevdiğim..

    şahinim ben efkarlandım ağladım..
    gözyaşımı mektup ile yolladım..
    vatan dedim..canım,özüm bağladım..
    kısmetimiz naçar eller sevdiğim..

    sıra sıra dağlar girdi araya..
    uzak düştüm gelemedim oraya..
    selam olsun gurbet elden sılaya..
    kısmetimiz yaban eller sevdiğim..

  35. Yazan:suleyman Tarih: Mar 19, 2008 | Reply

    bence cok yanlis dusunmus yazar
    turkiyeye doner misiniz sorusuna elbette herkes hayir der cunku ben de yurtdisindayim buranin sartlari turkiyeye gore daha iyi elbette arada ozlemek elbette olacak o zaman da gider gorursun memleketni ama kimse ama kimse buradaki sartlarin kotu oldugunu iddia edemez yazara katilmiyorum

  36. Yazan:yahya kurt Tarih: Jun 10, 2008 | Reply

    YALNIZLIK
    Yalnızlık insanın her şeyidir, arkadaşı, dostu, akıl hocası vs… insan
    oğlu yalnız kaldığı zaman Bazen şikayette bulunur yalnızım diye, ama
    kime şikayet eder? ilk önce kendine, o kendi diye hitap etiğimiz kişide
    yalnızlığıdır. Onunla tartışır, yalnızla iken bir sürü şey
    düşünür yalnızı onu düşündürür, ve dertleşir onunla. yani
    yalnızlık insanlara verilen bir nimettir.
    Bazen de yalnızlığını özler ona ihtiyaç duyar, yalnızı arar, bazen
    onunla oturup konuşmak ona bir şeyler sormak ister yalnıza ihtiyaç duyar,
    ondan başka hiç kimseyi istemez yanında çünki yalnız kalmaya ihtiyaç
    duyduğu zaman ondan başka kimsenin ona yardımı cı olamayacağını bilir,
    yalnızlık insanın hayattaki en iyi hocasıdır diyebiliriz, yani yalnızlık
    insana mahsus değildir, insanoğlu yalnız olamaz, yalnız la olur. yalnızlık
    sadece yüce yaratıcıya mahsustur.
    İnsan oğlu yalnız kaldığını sanır ama aslında yalnız değildir
    yalnızı ile beraberdir çünkü yalnızlık sadece Allah(c,c)a mahsustur.

  1. 14 Trackback(s)

  2. Nov 9, 2007: Evrimcilerin iç hastalıkları : Derin Düşünce
  3. Apr 11, 2008: İnsan maymunlaşabilir mi ? : Derin Düşünce
  4. Sep 19, 2008: En çok okunan yazılar : Derin Düşünce
  5. Oct 13, 2008: Hemoglobin aşkı: Tuzla’dan Aktütün’e : Derin Düşünce
  6. Dec 12, 2008: En çok “sevilen” yazılar… : Derin Düşünce
  7. Mar 10, 2009: Evrimcilerin iç hastalıkları | Belitilinesne
  8. Oct 13, 2009: Fethullah Gülen ve Milliyetçilik Videosu : Derin Düşünce
  9. Nov 10, 2009: Ne yani? Ben de mi? : Derin Düşünce
  10. Jan 9, 2010: Korku matkabı zekâ duvarını deler mi? : Derin Düşünce
  11. Mar 24, 2011: 101 bin kez okunan yazı için 101 bin kere teşekkür : Derin Düşünce
  12. Oct 1, 2012: (B)eden, (E)sas, (N)efs: Başörtüsü ile ilgisi olmayan başörtüsü yazısı : Derin Düşünce
  13. Jan 15, 2015: Like a Rolling Stone!
  14. Sep 8, 2015: Gurbet / Das Unheimliche / homesickness / الاغتراب | Ne Mutlu "İnsan'ım" Diyene!
  15. Sep 9, 2015: Bir kavanoza hapsedilmiş kelebekler gibiyiz yeryüzünde...

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin