RSS Feed for This Post

(B)eden, (E)sas, (N)efs: Başörtüsü ile ilgisi olmayan başörtüsü yazısı

(B)eden, (E)sas, (N)efs: Başörtüsü ile ilgisi olmayan başörtüsü yazısı(B)eden, (E)sas, (N)efs: Başörtüsü ile ilgisi olmayan başörtüsü yazısıSon zamanlarda çeşitli başlıklar altında yorumcuların aynı konuyu açtıklarına tanık oluyorum, dinde, ahlâkta ve ibadette rölativizm: Kurban, başörtüsü ve bunların olmadığı “öteki” dinler…

  • Benim kutsallarım – Senin kutsalların
  • Benim dinim – Senin dinin
  • Benim ahlâk anlayışım – Senin ahlâk anlayışın

Din kuralları bu ayrımda nereye düşer ? Meselâ başörtüsü veya genel olarak örtünmek GÖRECELİ mi yoksa MUTLAK midir?

 Kanaatimce dinde rölativizm olur da ahlâkta olmaz. Özellikle liberallerin tekrar etmeyi sevdiği  “Senin dinin sana, benimkisi de bana” (KÂFİRÛN,6) ayetinden esinlenip « Senin iyilik/kötülük anlayışın sana, benimkisi de bana » şeklindeki bir düstur çok ama çok sakat görünüyor gözüme. Çünkü din ve ahlâk birbirinden AYRI iki kavram.

İngiltere’de trafiğin solda işlemesi « yüzünden » kaza yaparak adam öldüren biri « Hakim bey, benim ülkemde trafik sağdan, ne olur cezamı hafifletin”  diyebilir. Ama bir adamı öldürüp parasını çalan kişi « benim ülkemde adam öldürmek serbest, kendi iyilik anlayışınızı bana dayatamazsınız, Ben turistim » diyebilir mi ? Neden ?

Öncelikle toplumsal düzen, din, ahlâk ve bunlardan ilham alarak inşa edilen kanunların SADECE VE SADECE insanlar için geçerli olduğunu hatırlayalım. Dağlar, ovalar, kuşlar ve ağaçlar ise kimseye hesap vermiyor. Ne hapis, ne polis, ne cennet, ne cehennem… YANLIZ VE YANLIZ DOGA KANUNLARINA tabiler. Bir başka deyişle determinizme.

Su halde determinizmden kaçabilen yani ÖZGÜR olan insan bildiğimiz TEK SORUMLU VARLIK. Aksi takdirde ne İslâmî ne laik ne de bir başka kanun tipi insanlara ödül/ceza vaad edemezdi değil mi ? Her durumda suçlanan kimse « ne yapayım, beni çocukken babam dövdü /  fakirim / cahilim / korkağım / … » diyerek cezadan yırtardı. Zaten ceza da olmazdı. Yavrusunu yiyen kediler, çiftlestikten sonra eşini yiyen böcekler ile insan arasında bir fark görünmezdi.

Bu tabloda baş örtmenin ve genel olarak örtüNmenin, teSeTTüR‘ün, SeTTaRlığın yeri nedir? Yani bedeni, maddi zenginlikleri, başkalarının kusurlarını… « saklanması gereken her şeyi » saklamanın durumu nedir? ÖrtüNmenin MUTLAK ya da GÖRECELİ bir « gereklilik » olup olmadığını anlamak için  insan denen varlığın tarifinde birleşmemiz gerekir diye düşünüyorum.

Meselâ ekonomi modellerinde kullanılan « maddi ihtiyaçlarını azamî seviyeye çıkarmak isteyen tüketici birey » insandaki  adalet duygusunu, aşkı, sevgiyi, sadakatı… açıklamaz. Bu eksik bir tarif.

Ben kimdir?

René Descartes‘in insana benlik garantisi ve huzur veren şemsiyesi “Cogito, ergo sum” (“Düşünüyorum, öyleyse varım.”) İskoçyalı David Hume* rüzgârıyla savruldu. Hume  A Treatise of Human Nature ( = İnsan Doğası Üzerine Bir Deneme) adlı eserinde, birinci kitabın sonunda « BEN » kavramının yapısına kuşku ile bakıyor. Hume’a göre algılarımız, duygularımız, hatırlamayı (ve bazen unutmayı ) tercih ettiklerimiz, kendimiz hakkında kendimize ve başkalarına anlattıklarımızla her gün yeniden inşa ettiğimiz bir hikâyedir “BEN”. Kim bilir… BEN’in bir bütün olarak var olduğunu zannetmek bu dünyaya tahammül etmek için gerekli bir illüzyon, bir vehim dahi olabilir.

Kuşkucu Hume BEN’i zaman ve hafıza üzerinden “parçalıyor”. BEN’in bölünmez tek bir varlık olMAyabileceğini bambaşka açılardan tartışmaya açan bir diğer isim ise psikanalizin kurucusu Sigmund Freud oldu şüphesiz. BEN’in muhtemel çoklu yapısı (ICH, ÜBER-ICH ve çarpıcı bir şekilde İslâm’daki nefs-i emmareyi andıran ES) ve bu farklı iradelerin( ?) çatışması/uyumu üzerine inşa etti teorilerini.  Dönemin bilimsel makalelerinde rastladığımız Geheimkräfte (karanlık/gizli güçler) teması işte bu çatışmaya işaret ediyor kanımca.

Ama şu aralar üzerinde yoğunlaştığım iki isim Danimarkalı Søren Kierkegaard* ve Alman Martin Heidegger*.

Kierkegaard  Kaygı Kavramı adlı eserinde insandaki çeşitli korkuların kaynağına uzanıyor ve bu korkuların BEN’in kimyasini ele veren bir ışık gibi olduğunu anlatıyor. Biri SONLU diğeri SONSUZ iki “parçadan” oluşan(?) insan MUTLAK korku olan ölüm korkusunu unutmak için ZAHİRÎ korkular icad ediyor.  Müslümanca bir yorumla (belki de) nefsimiz yok olma korkusunu saklamak için bizim örümcekten, köpekten, parasızlıktan, domuz gribinden korkmamızı sağlıyor. Bu dünyevî korkularla (E)SAS BEN’i kendine ortak ediyor nefs. Meselâ fakirlik korkusuyla cimrileşen insanın günahı burada başlıyor. Madde ile Ruh’u birbirine karıştırmak.  En sonunda bu körlük-unutkanlık öyle bir noktaya varıyor ki buzdolabı ağzına kadar dolu bir grup insan komşusu açlıktan ölürken “bir lokma, bir hırka devri kapandı” diyebiliyor!(Gazâlî Hazretleri’nin Makasıd-ül Felasife adlı eserinin son bölümünde, Faal Akıldan Nefislere Verilenler [5ci makale] mutlulukla ilgili paragraf da bu yorumu teyid eder mahiyettedir) 

Heidegger’a gelice… Anıtsal eseri Varlık ve Zaman’da (40cı paragraf) yine korku ve kaygı üzerinde duruyor düşünür. Heidegger’in düşüncelerini anlamak için özenle seçtiği kelimelere dikkat gerektiğini düşünüyorum:

  • Unheimlichkeit – Kaygı anlamında kullanılmış. (veya bu yazımızdaki Mutlak Korku) : “Harf-harf” çevirirsek “endişe verici yabancılık hissi” denebilir.
  • Geworfenheit – Atılmışlık, fırlatılmışlık
  • Verlassenheit – bırakılmışlık

Heidegger bu bırakılmışlık/fırlatılmışlık durumundan yola çıkarak insandaki ebedi gurbet hissini irdeliyor. İnsan gittiği her yerde kendini YABANCI hissediyor Heidegger’e göre. Düşünür  mektuplarında açıkça Sigmund Freud’dan etkilendiğini de yazmış. Gerçekten de Freud 1912’de kaleme aldığı Totem ve Tabu, 1916’da yazdığı Psikanalize Giriş ve nihayet 1919’da yayınlanan Das Unheimliche isimli makalesinde bu konuyu derinlemesine irdelemiş.

Ve tabi « gurbet » deyince Mevlânâ Hazretleri* geliyor akla. Kamıştan yapılan neyin ağlaması, koparıldığı gölü, sazlığı (aslî vatanini) özlemesi artik fazlasıyla ünlü olmuş bir örnektir. Ama Mesnevî bu gurbeti anlatan benzetmelerle dolu. (Bkz. Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar!)

 “Ben kimdir?” Sorusuna “bir kaç kişidir – kuvvettir/iradedir” yanıtı geliyor hemen her kaynaktan. Atomu parçalamak ve atomdan içeri girmek  mümkün, atom-altı dünya diyebileceğimiz bir alem var. Nükleer enerji yokmuş gibi davranamayız.

Gerek İslâm kaynakları gerekse batı felsefesi bize BEN’in parçalanabileceğini, birey-altı dünya diye bir alem olduğunu gösteriyor. Hal böyle iken birey altı çatışmaları görmezden gelecek siyasî çözümler, ekonomik düzenler ve hukuk sistemleri de başarısızlığa mahkûm değil mi?

(Bkz. Birey altı dünyanın irdelendiği yazı: Fahişelik, şehitlik ve özgürlük)

Örtünme ile ortak bir ahlâk anlayışına doğru…

Bu kısa dalıştan sonra başörtüsünün ve dinin bize “mecbursunuz” dediği çeşitli kuralların MUTLAK olup olmadığına bakalım.

İnsanin çoklu bir yapıya sahip olması onu FARKLI YÖNDEKİ  baskılara açık hale getiriyor ister istemez. Çünkü “Güzellik Matkabı Zekâ Duvarını Deler mi?” isimli yazımızda anlattığımız gibi birey altı dünyanın fertleri(!) farklı zihinsel işlevlere sahip. Meselâ Kâşânî Hazretleri Tâiyye Şerhi’nde şöyle der:

“Akl-ı meâd, melek-i mukarreb bunlar bizi Allah’a dâvet eder. Kalbimize hidâyet yolunu açar, rûh ufkumuzu genişletir. Akl-ı meâş ise, bizi dünya işlerine doğru çeker götürür. Bize Allah’ı unutturur. Ceddimizin yâni Hz. Âdem’in cennetten kovulmasına sebep olan şeytan, bu dünyada da bizim peşimizi bırakmaz, bizi nefsânî arzuların meyvelerini yemeğe teşvik eder de, iç rahatlığından, huzur cennetinden uzaklaştırır.”

Bir insana sürekli tüketme, yeme, içme, lüks araba kullanma isteği verebilirsiniz meselâ. Etten ve kemikten olan parçamızı, hayatta kalma çabamızı (veya ölüm korkumuzu) sürekli TAHRİK eden bir ortam bu bileşeni yani nefsimizi güçlendirir.

Tersine sakin bir ortamda gözlerimiz saldırı altında değildir. Paylaşmayı, dostluğu, bir işin sonunu sabırla beklemeyi tercih eden diğer yanımız güçlenir. İnsan olduğumuzu hatırlarız. Böyle bir ortamda insanlar daha kolay hemhal olabilirler. Birbirlerinin acılarını anlayabilirler. İnsanların doğal olarak adalete, hukuka yatkın bir zihin yapısında olmaları ise polis baskısını, özel hayata müdahaleyi gereksiz kılar. Fertlerin bu yapıda olduğu bir toplumda daha kaliteli bir hukuk devleti daha kolay ve daha ucuza kurulabilir.

Oysa nefislerimizin lüks tüketim, milliyetçilik, komplo teorileri ya da başka şekillerde tahrik edildiği ortamlarda bencilleşir ve hayvanlaşırız. Kur’an da vicdanini dinlemeyen insanların « hayvandan bile daha aşağı » olduklarını söyler(A’RÂF 179). Çünkü hayvana seçme sansı verilmemişken insan iyi olma özgürlüğüne sahiptir. Özgürdür ve sorumludur.

Arabasıyla, son model telefonu, lüks eviyle övünen hatta birbiriyle yarışan erkekler de bence bir tür « şehvet » uyandırırlar. Hava atılan konu her neyse GÖRENLER tahrik olabilir, özellikle gençler, çocuklar « alem buysa kral benim » deyip tüketimi paylaşmaya, savaşı barışa tercih edebilirler.

İşte kadın veya erkek herkesin SETTAR olması bu bakımdan önemli kanaatimce. Başı açık veya kapalı olsun edepli bir kadın bana insanlığımı hatırlatır. Onunla muhabbet ederim. Yani onun insan güzelliğinde ALLAH’ın güzel isimlerinin tecellisini görürüm.

Farkında olsun olmasın bütün SETTAR insanların iyiliğin yayılmasına vesile olduklarını düşünüyorum. Ama başörtülü kızlara bize yaptıkları bu hizmetin bedeli(!) çok ağır ödetildi. Ödetiliyor. Benim vicdanım bu durumdan çok rahatsız. Başını örtmenin kimi nefse yük gelen bir tarafı olabilir, bilmiyorum. Ama okuma ve kariyer imkanları ellerinden alındı bu insanların. Dahası DEVLET DÜŞMANI ilan edildiler. Toplumsal bir baskı kuruldu üzerlerinde. ALLAH şüphesiz çektikleri acıların mükafatını verecektir.

Ben bu vesileyle kız kardeşlerime sabırları ve hizmetleri için bir kez daha teşekkür ediyorum. ALLAH razı olsun sizden.

 

(*) Metafiziğe gıcık olduğunu açıkça ilân etmiş olan arkadaşlara META kelimesinin eski Yunancada « üst » değil « sonra » anlamına geldiğini hatırlatayım. Metafizik  sanıldığı gibi « fizik üstü – akil üstü – bilim dışı» değil “Fizikten sonra gelen” demektir. Bugünkü yaygın cahillik pozitivizmin açtığı bir yaradır.

Trackback URL

  1. 23 Yorum

  2. Yazan:Tarik Tarih: Nov 23, 2009 | Reply

    Unheimlichkeit – Kaygı anlamında kullanılmış. (veya bu yazımızdaki Mutlak Korku) : “Harf-harf” çevirirsek “endişe verici yabancılık hissi” denebilir.

    tekinsiz-lik olarak çevriliyor.

  3. Yazan:nilgün öven Tarih: Nov 23, 2009 | Reply

    Metafizik: Evet, bu kelimeyi Aristo ‘fizikten sonra’ anlamında kullanmış. Ancak Aristo’yu yorumlayan tüm yahudi, müslüman ve hıristiyan teolog ve filozoflar daha sonra kelimeyi ‘fizik ötesi’ bağlamında kullanmışlar ve ilk neden, ilk prensibi aramışlardır. Dolayısı ile yaygın bir pozitivist cahillik söz konusu değildir.

  4. Yazan:MY Tarih: Nov 23, 2009 | Reply

    “Metafizik: Evet, bu kelimeyi Aristo ‘fizikten sonra’ anlamında kullanmış. Ancak Aristo’yu yorumlayan tüm yahudi, müslüman ve hıristiyan teolog ve filozoflar daha sonra kelimeyi ‘fizik ötesi’ bağlamında kullanmışlar ve ilk neden, ilk prensibi aramışlardır. Dolayısı ile yaygın bir pozitivist cahillik söz konusu değildir.”(NÖ)

    yahudi, müslüman ve hıristiyan teolog ve filozoflar ve Aristo yorumlari, serhleri bu kadar KISA bir cümle ile özetlenemeyecek kadar zengindir.

    Kaldi ki bu kültürlerin içinde yasamis ve dindar olMAyan büyük düsünürler de bu teologlari/filozoflari fikren beslemis ve onlardan besleNmistir.

    Bu insanlari ve eserlerini anlamak için yüz insan ömrünü ucuca eklesek yine de yetisemeyiz. Bin renkli bir çiçek bahçesine bakip “amaaan, bak bak ot” demek gibi bir sey bu 🙁

    pozitivist ve materyalist ezberler bu iki akimin istifade edilebilecek veçhelerini maskeliyor. Yazik 🙁

  5. Yazan:MY Tarih: Nov 23, 2009 | Reply

    Tarik Bey,

    Heidegger özel yazismalarinda kendisi söylüyor Unheimlichkeit kelimesini kaygi-korku alaminda kullandigini ve Freud’dan esinlendigini.

    Fakat bildiginiz gibi Almanca çok matrak bir dil, lego gibi. Bütün dillerde yok bu özellik. Burada dikkat çekmek istedigim Unheimlichkeit kelimesini KASITLI olarak SON ANLAMA degil de BiLESENLERiNE göre çevirince çikan sonuç.

  6. Yazan:Tarik Tarih: Nov 23, 2009 | Reply

    Heidegger özel yazismalarinda kendisi söylüyor Unheimlichkeit kelimesini kaygi-korku alaminda kullandigini ve Freud’dan esinlendigini.

    Ben de farklı birşey söylemedim. “endişe verici yabancılık hissi” olarak çevirdiğiniz kavramın tıpkı orjinalinde olduğu gibi (fransızcadan farklı olarak) türkçede de tek sözcükte bir karşılığı var; “tekinsiz”. Freud çevirilerinde de bu kullanılır.

  7. Yazan:nilgün öven Tarih: Nov 23, 2009 | Reply

    MY: Hangi ansiklopediyi açarsanız ‘metafizik’ başlığı altında yukarıda verdiğim bilgiyi görürsünüz. İbni Sina’nın Metafizik kitapları Türkçe yayınlandı. Onun kitaplarında ilk neden, zorunlu varlık olan Tanrı’dır. Yani metafizik, fizik ötesi bağlamında kullanılır. Felsefeciler, özellikle İslam felsefecileri için sıradan olan bu bilgiye nasıl vakıf olmadığınıza şaşırdım doğrusu.

  8. Yazan:MY Tarih: Nov 23, 2009 | Reply

    Tarik Bey haklisiniz tabi tekinsizlik konusunda. Ancak bazen kötü çevirinin (ya da hiç çevirmemenin) bazi faydalari vardir. Mesela Besmeleyi iki türlü çevirelim:

    1) esirgeyen, bagislayan, ALLAH’in adiyla.
    2) RAHMAN ve RAHIM olan ALLAH’in adiyla.

    ikinci çeviride anlam biraz daha korunmakla beraber yine de bir kayip var gibi görünüyor.

    Bediüzzaman Hazretlerinden dinleyelim:

    “Kâinat simasından, yeryüzü simasına, yeryüzünden de insan simasına; yani kâinattan insana, yani arştan ferşe bir nuranî satır gibi uzanan kâinatla ilgili üç İlâhî hakikat vardır. Bunlar: 1- Ulûhiyet, 2- Rahmâniyet, 3-Rahîmiyet.

    Kâinatın her yanında, bütün varlıkların birbirlerine karşı yardımlaşmaları, dayanışmaları, birbirine saygı, sevgi ve ilgi duymaları Ulûhiyet mührünün tezahüründen başka bir şey değildir. “Bismillahirrahmânirrahim”de bulunan Allah lâfzı, böyle yüksek tezahürlerle bize kendisini gösteren Ulûhiyet sıfatına bakmaktadır. Yeryüzündeki bitkilerin ve hayvanların idaresi, terbiyesi ve işlerinin düzenlenmesinde görülen birbirine benzemeklik, uygunluk, düzgünlük, incelik, lütuf ve merhamet ise bize Rahmâniyet imzasını göstermektedir. Besmeledeki “Rahman” ismi de, Rahmâniyet sıfatına delâlet etmektedir. İnsanın manevî mahiyetinde ve simasında bulunan nezaket duyarlılıkları, şefkat incelikleri ve merhamet pırıltıları ise bize Rahîmiyet sikkesini bildirmektedir. Besmeledeki üçüncü isim olan “Rahîm” ismi ise Rahîmiyet sıfatına işaret etmektedir.” (On Dördüncü Lem’a İkinci Makam)

  9. Yazan:MY Tarih: Nov 23, 2009 | Reply

    Nilgün Hanim,

    Metafizigin ne oldugu konusu çok açik ve uzun bir tartisma. Islâm alimleri tek tek ele alindiklarinda bile bütün eserlerinde ayni fikri ve çerçeveyi savunmamislar. Genel olark bilim ve dini ikiye ayiran
    felsefî duruslar bana sakar geliyor. Akdeniz’in neresi Avrupa’da, neresi Afrika’da, neresi Asya’dadir? Bilim Felsefe ve din iç içe geçmis üç kavram.

    Ansiklopedilere gelince… Her zaman güvenmem çünkü yazildiklari dönemin zihniyetini yansitirlar zira satilmak için yazilirlar. Meselâ su anda Türkiye’de resmî tarih ile uyumlu olmayan bir ansiklopedi bulamazsiniz 🙂 “Atatürk günes gibi dogdu, düsmani yurttan kovdu…”

    (belki biraz demagojik oldu bu son argümanim :)) Pesinen kabul ediyorum.

    Geçelim… Metafizige giris isimli denemesinde Henri Bergson “tecrübenin tamami” der metafizik için. Oysa ne kadar da ampirist bir durus degil mi?

    Metafizigin sadece iman veya iliskili konulara esitlenmesine karsiyim. (siz tam olarak bunu mu kasdediyorsunuz? bilmiyorum)

    Ölçülemeyen, sayilarla, matematik formüllerle ifade edilemeyen bir kismi var Kâinat’in. “Ölçemiyoruz, demek ki o sey yoktur” demek çok kati bir dogmacilik bence.

    Yine sizin tam olarak durusunuzu bilmiyorum ama böylesi bir dogmacilik içinde meselâ “Ask yoktur” dememiz gerekir degil mi? Sadece kimyasal olaylar ve hormonlar ile açiklanabilir mi birbirine asik iki insanin yasadiklari ve hissettikleri?

  10. Yazan:cb Tarih: Nov 24, 2009 | Reply

    Mehmet abi,

    bir başörtülü olarak bu konuya bu denli içselleştirip eğilebildiğin için hem teşekkür ederim hem de bu muhteşem yazı için tebrik ederim,Allah ecrini versin.

    Bu arada halen aklımdan çıkartamadığım ‘ben-canım’ ayrımın ve onun sonrasında gelen ‘ben’i işleyiş biçimini çok başarılı buluyorum,hayranlıkla okuyorum.Allah fikrini aydınlatsın.

    Materyalist ve pozitivistlerin nasıl doğmacı oldukları artık açıklama gerek kalmayacak kadar aşikar,üstüne şimdilik cümle kurmaya dahi gerek duymuyorum,insanın dünyasında,insan yani bir yaratıktan çok farklı olan,olabilmiş,hamlıktan kurtulmuş,devinimini tamamlamış bir varlığı ;ben’inden ve özünden ve gayesinden,insan için insanın tözünden (kendi içinde kendi için varoluşu) koparıp,o geniş alanı boşaltıp -o geniş alan Allah’ın yeridir-içini dolduramadıklarından bu yana bu durum bence böyledir ve elbet her yanlış hesap doğruya,hakikate ulaşamayacağı için,materyalist ve pozitivist düşünce çökecektir keza çökmüştür,tanrıcılık oynaya oynaya nereye kadar?hiç kimse içinde bu boş alan ile yaşayamaz ancak oyalanır ya da kendine her saniye yalan söyleyen bir yalancıdır ve doğru olanın anlamına ulaşamadığı süre boyunca kendi yalancılığının dahi farkına varamayacak kadar acizdir.

    Yazının ilk bölümüne,rivayet o dur ki ;

    Hikâye şöyledir: “Sofinin(sufistaiyye) biri gerçeğin tabiatını tartışmak için Ebu Hanife’ye gelir. Devesini caminin önüne bağlar ve içeri girip Ebu Hanife’ye doğru yürürken konuşmaya başlar, bu sırada Ebu Hanife de talebelerinden birisine işaret eder ve gizlice devesini saklarlar. Sofiye (sofist) göre gerçek diye bir şey yoktur. İzafiyattır. Herşey seraptan ve aldatmacadan ibarettir. Saatler süren safsata ve akim tartışmadan sonra sofist kapıya yönelir ve devesini aramaya koyulur. Fakat heyhat ki heyhat! Devenin yerinde yeller esmektedir. Deve izafileşip buhar olup uçmuştur. Mevlânâ’nın deyimiyle zeban-ı hâlle (lisan-ı hâl) deve sahibine iyi bir ders verilir. Deve olduğunu düşündüğü şey neden bir köpek veya kuş olmasın!

    Başka bir seferinde de Ebu Hanife eşeğinin sırtında hacca giden bir sofi ile karşılaşır. Adamın inmesini emreder. Cemaattakiler eşeğin üzerinden yükü indirirler ve sofinin sırtına yüklerler. Adam sorar: ‘Bunu neden yapıyorsunuz?’. ‘Mutlak bir hakikat olmadığına göre’ diye cevaplar Ebu Hanife. “Senin eşşek, bu hayvanın da sen olmadığını nereden bilebiliriz? Dolayasıyla bu ihtimali göz önünde bulundurduğumuz için yerlerinizi sırayla değiştiriyoruz?” der. Böylece saatlarce heder edilen akim konuşmanın yerine ikame edilen temsili ve canlı bir hikâye sofiyi ve benzeri sofileri ilzam eder. Bu da Ebu Hanife’nin pratik zekâsının bir ürünüdür.

  11. Yazan:nilgün öven Tarih: Nov 24, 2009 | Reply

    MY: Bakın Sn. Yılmaz yazdıklarım kendi yorumum değil. (kendim pozitivist olmama rağmen!)İslam felsefesi dersinde – yanlış hatırlamıyorsam – bize öğretilen şudur: metafizik ‘varlığı varlık olmak bakımından’ inceler. Bu, İbni Sina’nın sözüdür. Yani bir bölümü ile ilk nedenlerin, ilk prensibin ne olduğunu temellendirmeye çalışır. Şimdi Aristo için, bilirsiniz, ilk neden Unmoved Mover’dır; yani ilk hareket ettirici. Aristo bu fikrini – gene yanlış hatırlamıyorsam – Organon adlı eserinde fizik bölümünden sonra ‘metafizik’, yani dediğiniz gibi ‘fizikten sonra’ anlamındaki bölümde izah ediyor. Şimdi, gene bildiğiniz gibi Aristo’nun eserleri Batı’dan önce İslam düşünürlerinin eline geçiyor (zira Platon akademisi kapatılınca bazı filozoflar ellerinde bu felsefi eserlerle birlikte doğuya göç ediyorlar. Bu eserler Süryanca ve Arapçaya çevriliyor.) İslam düşünürleri Allah inancı içinde olduklarından şerh yazarken ilk neden, ilk prensip deyince doğal olarak Allah’ı ve melekleri anlıyorlar. Ve ‘varlığı varlık olmak’ bakımından ele alırken (yani metafizik yaparken) fizik ötesini, bir diğer deyişle Tanrı ve melekleri de metafizik anlayışı içine sokuyorlar ve ‘fizikten sonra’ bölümünü ‘fizik ötesi’ şeklinde yorumluyorlar. Batı, Aristo’yu İslam filozoflarından öğrendiği için ve Hıristiyan teologlar da aynı Tanrı düşüncesini paylaştıkarından bu metafizik kelimesinin ‘fizik ötesi’ bağlamında kullanılması sürüp gidiyor. Yani bu kullanım 9-10-11.yy.a ait; pozitivizmden çok önce. Yanlış anlattıysam hocalarım affetsin! Ama bu sitede pek çok İslam felsefesi okuru vardır sanırım; onlar daha iyi bilirler.

  12. Yazan:çuvaldız Tarih: Nov 24, 2009 | Reply

    Mehmet bey,

    Suçu? Başörüsü! başlıklı yazıda açıklayabilmekte zorlandığım konuyu herkes tarafından anlaşılabilir nitelikte ayrı bir başlıkta kaleme almış olduğunuzu görünce sırtımdan bir yük alınmış gibi bir ferahlık hissedip kendi adıma çok memnun oldum. Zihninize, elinize ve yüreğinize sağlık.

    Suçu?Başörtüsü! başlıklı yazıda “kışkırtıcılık” bu başlıkta “saldırganlık” olarak tanımlanmakta olanlar, “Güzellik matkabı zeka duvarını deler mi?” başlıklı yazınızdaki “güzellik” gibi izah etmeye yeltenirsek hata etmiş olur muyuz acaba?

    Kışkırtıcılık/saldırganlık olarak tanımladıklarımız da Allah’ın iznine tabidir.
    Konu tesettür olduğu için; İsyanları neticesinde kendilerine kötülük etmekte aşırı giden insanların bedeninin halk önünde çıplaklığı da Kahhar isminin bir yansıması olarak görülebilir.

    “De ki:Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım!Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin.Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar.Çünkü O,Bağışlayandır, merhametledir.”(Zümer 53)

    Bunları düşünerek iman eden bir Müslüman, Settar isminin feyzinden nasiplenmiş olduğu için halk önünde çıplak duranı işaret etmekten imtina eder. Çünkü bedenin örtünmesi anlamında başörtülü olabilmenin de çıplak olmanın da Allah’ın dileğiyle gerçekleşebildiğinin bilincindedir.Günahkardan çok günaha karşı hassasiyet gösterir ve elinden geleni bilebildiği ölçüde yapmaya çalışır.

    “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir” (İnsan 30)

    Umarım buraya kadar olan kısımda Nilgün hanımın yazmış olduğu “İslam dinini tesettüre takılarak harcamayalım” cümlesine hangi bakış açısıyla neden katılmış olduğumu izah edebilmişimdir.

  13. Yazan:çuvaldız Tarih: Nov 24, 2009 | Reply

    Sn.Nilgün Öven,

    Sahip olunan imkanları(*) sadece kendi ve benzerleri için talep etmek, kendine benzemez bulunanlara men ettiği imkanları onlarla paylaşmak için zahiri anlamda bir “değişme/benzeşme” şartı öne sürmek alenen hak yemektir. Dini açıdan bakıldığında “Din düşmanı değiliz” ya da “biz de Müslüman’ız” diyenlerin de desteği ile var olmaya devam eden yasaklar bir ayıp, kusur yani günahtır. Seküler /laik bakış açısı ile değerlendirildiğinde ise eşitsizliğe neden olan ve hukuken cezalandırılması gereken bir suç’tur. Kolektif olarak geliştirilen bir algı ile uygulanmakta olan bu yasağın bilinçli ya da bilinçsizce “düzen/sistem” temini için destekleniyor olması “doğru” olduğu anlamına gelmeyeceği gibi bu uygulamanın “suç” kapsamında değerlendirilemeyeceği anlamına da gelmez. Doğuştan gelen bir takım fizyolojik, genetik özelikler gibi insan kişiliğinin temel taşlarını oluşturan inançlarının bireysel tezahürleri de eşitlik ilkesini delik deşik etmek üzere kullanılamaz.

    “Kusurlu” ya da “fazla” olacağı gerekçesi ile kürtaj, kadının bedeni üzerinde söz söyleme “hakkı” olarak tanımlanıp, kadın olarak birey olabilme “imkan”ı olarak destekleniyorken baş örtmeye karşı uygulanan bu saçma “kıyafet” yasağı niye desteklenir ve dolayısıyla çözümü imkanlıyken neden “imkansızlaştırılmaya” çalışılıyor?
    Siz diğer başlıkta, Kur’an’ın “literal” okumasının terk edilip, öz’ü anlaşıldığında başörtüsü yasağının “yasak” olarak görülmeyeceğini ifade etmiş ve mağdur eden yasak değil de Kur’an yorumuymuş gibi kuşbakışı olmayan “değişimi karşısındakinden bekleyen” tek yanlı bir görüş sergilemiştiniz. Öz’e ilişkin yorumlarını insanlar bireysel olarak kendi başlarına yapamazlar mı? Sizin öz yorumunuzla sorunlar tek taraflı olarak sorun olmaktan çıkacaksa eğer hümanist, insanı merkeze alan sistemlerde “Din ve vicdan özgürlüğü” ne anlama geliyor o zaman?

    Başörtülü insanların bu yasağı sadece bireysel çıkarları/menfaatleri gereği bencilce sadece “kendileri” için kaldırılmasını talep ettiklerini ima eden yaklaşımları (aşağıda örneğini vereceğim gibi) bu sitede pek çok kez okudum;

    Eger Cagdas Bati Demokrasisini gercekten istiyorsaniz, farkli dinleri, hic bir dinin dayatilmadigi egitim sistemini, farkli ve yeni paygamberleri, dinsiz insanlari, bagimsiz (cinsel ve ekonomik baglamda) kadinlari, escinselleri ve her turlu sizden farkli insan gruplarini nasil kabul edebileceksiniz? Kabul edebilecek misiniz?????(Ahmet Selçuk/Kemalistler için Türkiyeden kaçış rehberi)

    Bu cümleler Müslüman-dindar olan kimseleri itham etmek, zan altında bırakmak, dolayıyla kendinden ve inançlarını paylaştığı benzerlerinden başka hiç kimsenin adil olamayacağına dair “köktenci” bir inancın şüpheleri ile yazılmış gibi duruyor.

    Bu ve buna benzer köktenci inanç sahiplerinin farklı şekilde de olsa söyledikleri sizin söylemiş olduklarınızdan çok da farklı değil. Şahit olabildiklerimin çoğu Kur’an okumuş İslam dini hakkında bilgi sahibi olmuş kimseler.Bu bilgiyle, kendilerini din hakkında söz söylemeye yetkin tarafsızlıkta konumlandırıyorlar.Bunun sebebini de “literal” anlamda okuma yapmamış olmalarına dayandırıyorlar.Çünkü böylelikle kendi ifadelerine göre de Kur’an’ın akıl ve bilimle örtüşen(!) faydalı buldukları satırlarını ”öz’ü” itibariyle benimsemiş oluyorlar!

    Tesettür ayetinin sembolik yorumlanması ve literal anlamda bir zorunluluktan ziyade genel bağlamda ahlaklı yaşam yönünde bir tavsiye nitelği taşıdığı vurgulanmalıdır. (N.Öven)

    Kendilerinin yapmış olduğu çıkarımları tek doğru olarak görme zaaflarının farkında bile olmadan ,bir lütufta bulunuyorlarmış gibi dinin toplum için faydalı bir kurum olduğunu inkar etmediklerini de belirtmekten imtina etmiyorlar üstelik.Oksimoron?

    Dine karşı olmak, toplum için faydalı, benimsenmesinde sakınca görülmeyen, bilimin açıklamakta aciz kalacağı “değerler” hakkında fikir yürütüp, söz söylemeyi imkansızlaştıracağından ve “evet ama şu kadar” diyebilmek için dine karşı olmadan “ölçü belirleyenlerden” olmak tercih ediliyor.

    Yasaklarla kontrol altında tutularak ölçü belirleyen buna karşılık da ‘Din ve vicdan özgürlüğü’ vardır diyen “Vatikanvari” laik devlet anlayışı olabilir mi?

    Bu sistemin yasaklarını öz ve benzerleri gibi gerekçelerle dolaylı yolla da olsa destekleyenler “özgürlükler” konusunda “bencilleşmeden” yasaklara karşı ne kadar tarafsız olabilirler pekii?

    Başörtüsü konusunda uygulanmakta olan yasakları bu perspektiften değerlendirerek “bencil” olmadan kaldırmaya çalışan insanları bu nedenle takdir etmemek elde değil.Ateist dahi olsa 🙂

    Ama iş başörtülü dindar insanların yasağa karşı olmalarına geldiğinde bu muhalefetleri neden bencillik/gericilik olarak gösterilmeye çalışılır üzerinde düşünmek gerek!

    “Allahü tealanın ahlâkı ile ahlâklanınız!” buyruğu gereği de din kardeşi olarak gördüğünün ayıbını, kusurunu örtmeye gayret eder.

    “Eşit hak” dağılımının önünde duran başörtüsü yasağının kaldırılması için “başörtülüler” tarafından verilen destek, yasağa taraf olan din kardeşlerini kul hakkı vebalinden, ayıbından, kusurundan kurtarmaya yönelik bir gayrettir de aynı zaman da. Bir ateistin “bir insanın en tabii insan hakkı” diyerek omuzladığı çözüm çabasının diğeri tarafından “kul hakkı” olarak yorumlanıyor olmasında ne sakınca olabilir? İki farklı zihniyetin bu şekilde yan yana gelebildiği görmezden gelinerek hala daha Ahmet Selçuk beyin satılarındaki gibi “kaldırabilecek misiniz?” tarzında tepeden bakan, ayak direyen “şüpheci” yaklaşımlar “köktenci inanç” olmalarının dışında hangi mantıklı sebep ileri sürülerek “akıl” ile izah edilebilir ?

    Başkalarının ayıp ve kusurlarını, kibir tuzağına düşmeden başlarını örttükleri doğallıkla, gerçek bir tevazu ile yapabilen, nefislerini terbiye edebilmiş iman sahiplerinin, bizler gibi kusur, ayıp, açık, hinlik arayanlardan ümit kesmeden dualarına dahil ediyor olmalarını anlayabilmek gerçekten de çok da kolay değil.

    Nefsimizin, aklımızın esiri olup göründüğümüz gibi olmaya azami dikkat eden bizim gibiler için, başlarını da örterek oldukları gibi görünmek isteyen insanların tesettür hallerini, bulundukları yolu anlayabilmek öyle akıl kılavuzluğunda yapılan prospektüs okumalarıyla anlaşılıp, sentezlenebilecek bir hal olmasa gerek!

    Güneş gibi ol şefkatte,merhamette.
    Gece gibi ol ayıpları örtmekte.
    Akarsu gibi ol keremde,cömertlikte.
    Ölü gibi ol öfkede ,asabiyette.
    Toprak gibi ol tevazuda,mahviyette.
    Ya olduğun gibi görün,ya göründüğün gibi ol.

    .
    Mevlana Celaleddin Rumi

    (*)determinizmden kaçmak, özgür olabilmek için yasalar,yasaklar inşa eden insanoğlunun doğadan feyzle “yaşama hakkı “ ve “eşitlik” diyerek yine onun gölgesine sığınması ayrı bir çelişki.

    Not:

    Tesettür ayetinin sembolik yorumlanması ve literal anlamda bir zorunluluktan ziyade genel bağlamda ahlaklı yaşam yönünde bir tavsiye niteliği taşıdığı vurgulanmalıdır.”

    Bu başlıkta yazacağınız yorumlarda daha çok bu hususa vurgu yapacağınızı düşünmüştüm ama siz bu cümlelerinizi boşlukta asılı bırakıp bir sonraki adıma metafiziğin tanımı konusunda tartışmaya geçtiniz. Gülünç bulduğunuz bir yasağın çözümlenebilmesi için atacağınız adımlar bu mudur? Pek çok hemcinsinizi haklarından mahrum edip içinde yok eden yasak kuyu gibi ortada dururken siz önce ayet sonra metafizik tartışmaları ile etrafında dolaşıp duruyorsunuz. Artık sadede gelseniz de bu metafizik tartışmalarından bizim de sizin gibi başımız ağrımasa,ne dersiniz?

    Metafizikçilerin laf kalabalığı aslında başımı ağrıtıyor.Siz tesettürlü kızlara gül hediye ediniz..Ben duygusal değil felsefi bağlamda tesettür ayetine yapılan vurgunun yanlışlığını ortaya koymaya çalışıyorum. (N.Öven)

  14. Yazan:nilgün öven Tarih: Nov 24, 2009 | Reply

    çuvaldız:
    1. Ben metafizik tartışmasına girmedim; yalnızca kısa ve öz tarihi bilgi verdim; metafizik laf kalabalığı yıldızlara, gezegenlere, meleklere canlılık ve gerçeklik atfeden ve bir sonuca götürmeyen teolojik yorumlar üstünde dönenip durmaktır.
    2. Sizler ‘ayetler sembolik yorumlanmalı’ ifademi din özgürlüğünü kısıtlayan bir fikir empoze edilmesi şeklinde algılıyorsunuz. Oysa ben sizin, keyfi olarak ayetlerin bir kısmını literal, bir kısmını sembolik yorumlamanızı eleştiriyorum. Kuran’da muhkem/müteşabih ayetlerin hangileri olduğu açık seçik belirtilmiş midir? Örtünme ayeti niçin muhkem olmak zorunda? Bu sorulara cevap veremiyorsunuz. Çelişkide olan sizsiniz. Sıkıştığınız zaman, bu benim inanç özgürlüğüm diyerek işin içinden çıkıyorsunuz. İnanç özgürlüğünüzü kabul ettim zaten. Ama siz ayetin bilimsel tartışmasına kapalı olduğunuz, üstelik bu kapalı olmayı bir ayrıcalık addettiğiniz sürece benim sizinle tartışacak bir konum kalmıyor.

  15. Yazan:cb Tarih: Nov 24, 2009 | Reply

    nilgün hanım,

    çuvaldız’ın hangi ayetin muhkem hangisinin müteşabih olduğunu belirtmesine gerek yok keza bunları belirtmemeside bir çelişki değildir ortada çelişkiden çok cehalet var,bu da üzülerek söylüyorm ki şahsınıza ait çünkü (hemen belirteyim benim gibi düşünmediği için insanlara cahil demem)siz İslami ilimlere karşı birşey bilmiyorsunuz,bildikleriniz ise taraflı yorumlardan oluştuğu için önünüzü göremiyorsunuz,neden mi?zira bir ayetin muhkem mi,müteşabih mi olduğuna siz karar veremezsiniz,bu sizin değil ayetin içeriğidir,dolayısı ile şu ayet muhkem de şu neden müteşabih yorumlanıyor diye bir soru olmaz efendim.yineliyorum ayetlerin nüzul (indiriliş) sebebi,sibak-siyak (öncesinde ve sonrasında gelen ayetler),mekki ve medeni (içerik olarak farklıdırlar,mekki sureler imana,medeni sureler daha çok sosyal yaşama dokunur)ayetler oluşu zaten onları otomatikman muhkem ve müteşabih kılar(muhkem ve müteşabihliğini belirler) ve o nedenle islami keyfiyetine revizyonize etmeye kalkanların kendilerini başat yorumcu görmeleri yerine kendi gölgelerini ayet üzerinden çekip ayetleri ayetlerin kendi ışığında tevil etmesi gerekir,edemiyorsa bu o zihniyetin kartların yerini değiştirmeye çalışmasındaki art niyetindedir,bir başka görüşün çelişkide olduğundan değil.Abdurrahman Dilipak’ın çok sevdiğim bir sözü vardır,bu gibi bir tartışmada söylemişti ;

    ‘ bilmiyorsanız,kendinizi düşürmeyin,sorun anlatalım efendim ‘

  16. Yazan:MY Tarih: Nov 24, 2009 | Reply

    Sevgili Cemile,

    ALLAH razi olsun, yorumun gerçekten yaziyi tamamlar mahiyette olmus, ben de Mevlana Hazretlerine dair bir olay duymustum buna benzer.

    “Islam dualisttir” baslikli bir yazi yazmisti Mustafa (Akyol), Suat ile de tartismistik orada. Ama bu Islam Dualizmi oldukça karmasik ve zengin bir mevzu. Ideal nerede biter? Materyal nerede baslar? bunlarin birbirlerine “dokundugu” noktalar ve ilgili sonuçlari çok ilginç. ALLAH nasib ederse bu konu üzerine çalismayi düsünüyorum ileride 🙂

    Basörtüsü konusuna gelince… Bu en basta bir vicdan meselesi ama bir çok konu gibi ANLAMI derin. Yani önü, arkasi, öncesi, sonrasi var. Erkeklerin “bana ne, bu kadinlarin meselesi” dercesine vudumduymaz kalmasini kiniyorum. “Bu konuyu desmeyin / susitimal etmeyin” diyenleri daha da çok kiniyorum 🙂

  17. Yazan:MY Tarih: Nov 25, 2009 | Reply

    Nilgün Hanim,

    Bütün yorumlarinizdan bagimsiz olarak bir sey soracagim:

    Sizin gibi bir pozitivist için Aşk kelimesinin anlami nedir? Biyokimyasal bir olay midir? Bir köpegin dişisine duydugu ilgi ile bir insanin karisina/kocasina duydugu aşk ayni şey midir?

    Yanitinizi beklerken şunlari da söylemek isterim:)

    Yunan Felsefesi – Islam Filozoflari – Bati Avrupa seklinde sundugunu tarihsel zincir konusunda size katiliyorum. Ancak hocalarinizin belki(?) yanildigi bir yer var ki su önkabullerle özetlenebilir:

    Sonradan gelen fikirler:
    1) Öncekilerin sonucudur,
    2) Öncekilerden daha iyidir / daha kapsamlidir / tekâmül etmistir…

    Pozitivizim, materyalizm, ampirizm… Evet, sonradan gelmistir ama bu akimlarin özellikleri eski yunanda vardi. Sinikler, epiküryenler hatta stoacilar bir çok konuda pozitivistlerle anlasabilirdi 🙂

    Siz de biliyorsunuz ki Eski Yunan Felsefesi Aristo veya Eflatun’a indirgenemeyecek kadar zengindir.

    Pozitivizm endüstri devrimi ve bilimsel buluslarin tavan yaptigi dönemde diger felsefi akimlari geriletti, onlarin alanlarini isgal etti. Bu da dogal. Ama bunun tarihi, sosyal, askerî, ekonomik vb sebepleri var.

    Bence bütün dinlerden, çaglardan ve cografyalardan filozoflar Hakikat denen dev bir pirlantanin üzerinde gezen insanara benziyorlar. Bazisi bir kaç yüzeyi birden gezmis, hatirliyor. Bazisi içerideki isik oyunlarinin sirrini çözmüs, gezmeden öteki yüzeyleri “okuyor”. Yeni gelenler eskilerden her zaman istifade edemedikleri için unutuyorlar. Yeniden kesfetmek zorunda kaliyorlar bazi seyleri. Hakikat oldugu gibi duruyor. çünkü bilinmeye muhtaç degil var olmak için.

    Bu da benim teorim olsun, MY-izm :))

  18. Yazan:MY Tarih: Nov 25, 2009 | Reply

    Selamlar çuvaldiz Hanim,

    biz de sizi dahaiyi anlamis olduk,

    derinden çikartilan inciler genellikle daha güzel oluyor galiba 🙂

    muhabbetle

  19. Yazan:çuvaldız Tarih: Nov 25, 2009 | Reply

    Sn.Nilgün Öven,

    Ben metafizik tartışmasına girmedim; yalnızca kısa ve öz tarihi bilgi verdim; metafizik laf kalabalığı yıldızlara, gezegenlere, meleklere canlılık ve gerçeklik atfeden ve bir sonuca götürmeyen teolojik yorumlar üstünde dönenip durmaktır.

    Hatırlayacağınız gibi yukarıya alıntıladığım metafizikle yorumunuzu yazdığınız başlıktaki konu yıldızlar, gezegenler, melekler değildi. Konu, devlet eli uygulanmakta olan başörtüsü yasağı ve mağdurlarıydı. Bu mağdurların yasak savmada gösterdikleri tavır ve başörtüleri ile var olamaya devam etmekteki azimlerine duyulan saygı, hürmet gül vermek şeklinde ifade edilerek dile getirilmişti sadece. İnsanların sizin söylediklerinizle ikna olmayarak bulunduğunuz noktaya, sizi tasvip ederek gelmemelerini, farklı bakış açıları ile kendi doğru bildikleri yolda devam ediyor olmalarını, “sonuca götürmeyen teolojik yorumlar üstünde dönenip durmak” olarak değerlendirebilirsiniz elbette. Farklı düşünceleri anlayarak birlikte olabilmek yerine, ikna ederek değiştirmek amacıyla tartışmaya başlayan biri için bu sonuç herhalde hayal kırıklığına sebep oluyordur!

    Sizler ‘ayetler sembolik yorumlanmalı’ ifademi din özgürlüğünü kısıtlayan bir fikir empoze edilmesi şeklinde algılıyorsunuz.

    “Tanrı sözü buhar olup uçmuştur.”(N.Ö) diyen de sizsiniz.Bu sözlerin uçup gittiğini düşünüyorsanız hangi dinden bahsediyor olabilirsiniz ki?Evrensel ahlak anlayışının absürd kıldığına inandığınız dinin mi? “İslam dini” yerine “İslam düşüncesi” tanımını kullanarak indirgemeci tavra sahip bir zihniyete sahip olduğunuzu göstermiş olduğunuzu ve maalesef bu tavrın da aramış olduğunuz entelektüel ahlaka uygun bir davranış olmadığını düşünüyorum.

    “dinlerdeki ortak ahlaki değerlere vurgu yapılmaya başlandı” diyerek dinler arası diyaloga atıfta bulunup arkasından “Tesettür yedinci yüzyıl, hatta önceki Yahudi/Hıristiyan adetlerinden kalma bir uygulamadır.” tarzında bir ifadeyle örtünmenin ardındaki ahlaki anlayışı öne çıkarmaya çalışmak oldukça garip,keyfi bir çıkarım değil mi sizce de,ne dersiniz?

    Oysa ben sizin, keyfi olarak ayetlerin bir kısmını literal, bir kısmını sembolik yorumlamanızı eleştiriyorum.

    Siz öyle yaptığınızı düşünüyor olabilirsiniz ama aslında ne yapmaya çalıştığınızı siz yazdınız ;

    Hemcinslerimin yitip gitmesine hangi vasıta ile engel olurum? Gerekli kararları alıp bu yasağı kaldıracak gücüm olmadığına göre geriye başı açmanın ahlaki bir zaaf ve iman eksikliği getirmeyeceğine hemcinslerimi ikna edebilmek kalıyor. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum zaten.

    !!!
    Yapmaya çalıştığınızın ne olduğunu bir de bu şekilde tekrar göz önüne aldığınızda çelişkide kalanın kim olduğunu fark edebileceğinizi umuyorum.

    Kuran’da muhkem/müteşabih ayetlerin hangileri olduğu açık seçik belirtilmiş midir? Örtünme ayeti niçin muhkem olmak zorunda? Bu sorulara cevap veremiyorsunuz. Çelişkide olan sizsiniz. Sıkıştığınız zaman, bu benim inanç özgürlüğüm diyerek işin içinden çıkıyorsunuz. İnanç özgürlüğünüzü kabul ettim zaten.

    Müteşabih ve muhkem ayetler konusunda bilgim yok. Örtünme ayetinin muhkem olup olmadığı hakkında da bir fikir beyan etmedim. Ama başörtülü öğrenim yasağının müteşabih yada muhkem bir ayet olmadığını kesinlikle biliyorum. Laik olduğunu iddia eden devletlerde yasakların her zaman tartışılıp “insanı merkeze” alan bir anlayışla değiştirilebileceğini en az sizin kadar bildiğim gibi 🙂 Siz kendinizi sıkıştıran karşınızdakileri de sıkıştırılan olarak görüyor olabilirsiniz. Bu esnada tutarsızlaştığınızın farkına vardığınızda “inanç özgürlüğünüzü kabul ettim zaten” kapısından sessizce çıkıp gidebilirsiniz elbette.

    Ama siz ayetin bilimsel tartışmasına kapalı olduğunuz, üstelik bu kapalı olmayı bir ayrıcalık addettiğiniz sürece benim sizinle tartışacak bir konum kalmıyor.

    Din dogma diyorsunuz, sonra da ayetleri bilimsel tartışmaya açık değilsiniz diyorsunuz. Farklı metotlarla tekrar sınandıklarında farklı sonuçlara ulaşılabilecek, sınanabilir bilimsel veriler midir ayetler?Ayetleri tartışmak yerine devlet eliyle uygulanmakta olan yasakları ayrıcalıklı addedip tartışma dışında tutmamış olsaydınız pek çok açıdan tartışabileceğiniz bir konunuz olurdu.Yasakları bilimin tüm dallarında tartışabilirdik; psikoloji, sosyoloji, siyaset, ekonomi…

  20. Yazan:çuvaldız Tarih: Nov 25, 2009 | Reply

    Mehmet bey,
    İltifat etmişsiniz,teşekkür ederim 🙂

    İzninizle,MY-izm’inize karınca kararınca bir katkıda bulunabilir miyim? 🙂

    Bence bütün dinlerden, çaglardan ve cografyalardan filozoflar Hakikat denen dev bir pirlantanin üzerinde gezen insanara benziyorlar. Bazisi bir kaç yüzeyi birden gezmis, hatirliyor. Bazisi içerideki isik oyunlarinin sirrini çözmüs, gezmeden öteki yüzeyleri “okuyor”. Yeni gelenler eskilerden her zaman istifade edemedikleri için unutuyorlar. Yeniden kesfetmek zorunda kaliyorlar bazi seyleri. Hakikat oldugu gibi duruyor. çünkü bilinmeye muhtaç degil var olmak için.

    Bu da benim teorim olsun, MY-izm :))

    Hakikat biz insanlar için ham bir elmas gibi…çıkarılmış olması tamamıyla vakıf olunduğu anlamına gelmiyor.Pırlanta, elmasa şekil vermek için başvurulan bir kesim işlemi…dediğiniz gibi din adamları ve filozoflar bu hakikati bulundukları çağ ve coğrafyalarda anlayabilmek için yorumlarda/açıklamalarda(kesimlerde) bulunuyorlar…ve sonrasını siz yazmışsınız zaten..

    🙂

  21. Yazan:nilgün öven Tarih: Nov 25, 2009 | Reply

    Yazılarımdaki ifadeler bağlamından koparılıp aktarıldığında anlamlarını yitiriyor. Dolayısı ile bu eleştirilere cevap vermiyorum.

    MY: ‘Aşk nedir?’ sorunuza cevap vereyim: Duygu diye adlandırdığımız şeydir; ancak duygunun ne olduğu tam olarak bilinmemektedir (ya da ben bilmiyorum) Bu, çeşitli varoluş nedenleri ile insan ve hayvanda farklılaşan bir kimyasaldır belki de. Biz ortak algımız olan ve organizmayı bir biçimde davranmaya yönelten bu şeye ‘duygu’ demişizdir. Cesaret nasıl bir kavramdır? Biz kime cesur diyoruz? Belirli bir biçimde davranış gösterene değil mi? Peki, bu davranışın nedenini, kaynağını biliyor muyuz? İnsan niçin, hangi durumlarda cesaret gösterir? Bilmiyoruz. Araştırıyoruz. Bir pozitivist herşeyi bildiğini iddia etmez ki! Bunu iddia eden dinlerdir. Nakli bilgi adı altında hiç bir temele dayanmayan çelişkili ifadelere herkesin katılması bekleniyor. Örneğin, Tanrı ‘iyi’dir deniliyor ancak dünyadaki kötülüğü kimse sahiplenmiyor. Yok mu bu kötülüğün bir sahibi? (Kötülüğün iyiliğin yokluğu demek olduğu, asıl iyiliğin öteki dünyada bulunduğu gibi açıklamalar pozitivisit aklı tatmin etmiyor) Dinlerdeki bir diğer büyük çelişki Tanrı’nın hem herşeye kadir ve herşeyi bilen olduğu hem de insanı özgür irade ile yarattığı iddiasıdır. (Bilmekle müdahele etmek aynı şey değildir diye itiraz ediyorlar ancak bu saçmadır çünkü sonuç biliniyorsa – dikkat ediniz tahmin ediliyorsa demiyorum; kesinlikle biliniyorsa – o takdirde bir özgür irade yoktur) Neyse…bu sefer ben de laf kalabalığı ile konuyu dağıttım. Sonuç olarak aşkın ne olduğunu bilmiyoruz ama duygu dediğimiz bu şeyi sonuna kadar yaşıyoruz! Bazen acı çekiyoruz, midemize kramplar giriyor, irademizi sonuna kadar zorluyoruz ancak vazgeçemiyoruz. Yunanlı mutluluğu duyguların kontrol edilebilmesine bağlamış ama ben bundan kuşkuluyum. Ateisti duygusuz sanmayın!

  22. Yazan:nilgün öven Tarih: Nov 25, 2009 | Reply

    cb’nin verdiği bilgiye göre mekki ve medeni ayetler kendilerini muhkem ve müteşabih kılar. İmana ait mekki ayetler muhkem, sosyal yaşama ait medeni ayetler müteşabihtir. (Bu ayrım da Kurani değil insanidir, ancak doğru sayalım!)
    Şimdi, örtünme ayeti (Nur suresi 31)Medine’de inmiştir. Dolayısı ile sembolik yorumlanmasının önündeki tek engel tarihi/kültürel boyuttaki uygulama biçimi, yani dönemsel ahlaki algı meselesidir. 21.yy.da başı-açık gezmeyi – dışa vurmasalar da – hala ahlaksızlık addedenlerin bulunduğuna inanasım gelmiyor. Daha doğrusu, bu algıyı bir an önce değiştirmek için ‘ne yapılabilir’i bilmiyorum.

  23. Yazan:MY Tarih: Nov 25, 2009 | Reply

    “Cesaret nasıl bir kavramdır? Biz kime cesur diyoruz? Belirli bir biçimde davranış gösterene değil mi? Peki, bu davranışın nedenini, kaynağını biliyor muyuz? İnsan niçin, hangi durumlarda cesaret gösterir? Bilmiyoruz. Araştırıyoruz. Bir pozitivist herşeyi bildiğini iddia etmez ki! Bunu iddia eden dinlerdir. Nakli bilgi adı altında hiç bir temele dayanmayan çelişkili ifadelere herkesin katılması bekleniyor. Örneğin, Tanrı ‘iyi’dir deniliyor ancak dünyadaki kötülüğü kimse sahiplenmiyor. Yok mu bu kötülüğün bir sahibi? (Kötülüğün iyiliğin yokluğu demek olduğu, asıl iyiliğin öteki dünyada bulunduğu gibi açıklamalar pozitivisit aklı tatmin etmiyor) Dinlerdeki bir diğer büyük çelişki Tanrı’nın hem herşeye kadir ve herşeyi bilen olduğu hem de insanı özgür irade ile yarattığı iddiasıdır. (Bilmekle müdahele etmek aynı şey değildir diye itiraz ediyorlar ancak bu saçmadır çünkü sonuç biliniyorsa – dikkat ediniz tahmin ediliyorsa demiyorum; kesinlikle biliniyorsa – o takdirde bir özgür irade yoktur) Neyse…bu sefer ben de laf kalabalığı ile konuyu dağıttım. Sonuç olarak aşkın ne olduğunu bilmiyoruz ama duygu dediğimiz bu şeyi sonuna kadar yaşıyoruz!”(NÖ)

    Aslinda konuyu dagitmadiniz, ask gibi cesaret, korku… sorgulanabilir. Mesela “güzel” kavrami konusunda pozitivizmin söyleyecegi bir sey yoktur. Pozitivizme göre güzel = çekici = tatmin vaad eden gibi bir formül var.

    Oysa güzel olup da çekici olmayan seyler vardir. Daha dogrusu bir insan bir durumda iki yoldan birini seçebilir.

    Mesela bir tavsana bakinca ne görürüz? Müstakbel bir tavsan yahnisi? Sis kebap? veya dogal bir güzellik? günesin batisi bize bir fayda saglamadigi halde gözlerimizi çeker. ilk bakista dekolte giyinmis bir kadinin erkek bakislarini, pirlanta bir yüzügün kadin bakislarini çekmesine benzetebiliriz bunu. Ama daha yakindan bakinca çEKiM merkezinin cisimde yani tavsan eti/pirlanta/kadin bedeni degil bakan göze daha yakin durdugunu anlariz.

    Bir süre önce su yaziyi yazmistim:

    http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/

    belli bir zihinsel ve duygusal yatirim gerekiyor, yaziyi “içeriden” okumalisiniz… tabi ilginizi çekerse. Direnmeden, deforme edici pozitivist prizmalardan bakmadan, “kalp gözüyle” okuyarak 🙂

    2 saat sürecek bu yatirimi yaparsaniz belki de Müslümanlari “içeriden” anlayan ilk pozitivist olarak tarihe geçebilirsiniz 🙂

    Tanri’nin “iyi” olmasiyla dünyanin “kötü” olmasi arasinda hiç bir çeliski yok, tam tersine bir gereklilik (necessity/determinizm) var. ama bunu “okumak” için denkleminize baska seyler eklemeniz gerekiyor:

    1) iyi Tanri,
    2) kötü dünya,
    3) özgür insan ?

    Ancak Müslüman aydinlarin önemli bir kismi bu özgürlük boyutunu ihmal ediyorlar (?anlamiyorlar). Bazen gerek görmüyorlar konusmaya.. Bazen de Batidan ithal bir kavram saniyorlar. Bu sebeple “ortodox” Islam yorumlarini yetersiz bulabilirsiniz. Bu noktada %100 haklisiniz. Üstelik yanliz degilsiniz.

    not: Basörtüsü, muhkem / mütesabih … konularinda karisiklik var. Tartisma daha saglam bir zemine çekilse iyi olur. Mütesabih ayet benzetme yoluyla demektir. Teşbih kökünden. Herkes için degildir. ilim sahipleri içindir. (bkz ALI IMRAN suresi)

    Metafizik / ilahiyat … herneyse, bunlar ancak teşbihler yoluyla konusulur:

    1) ALLAH’in nûru,
    2) Magara alegorisi,
    3) Bergson’un “kesintisiz iç melodisi”
    4) Kant’in “hava yüzünden hizli uçamayan güvercini”
    5) Kierkegaard’in engizisyon savcisi (kaygi = angst)
    6) Taoizmin kutsal kitabindaki içi bos çömlekler ve evler,
    7) Mesnevi’deki kamisin gölü özlemesi,
    8) Gazali Hazretlerinin kandili,

    ve daha milyonlarca örnek…

  24. Yazan:cb Tarih: Nov 25, 2009 | Reply

    NİLGÜN ÖVEN,

    cb’nin verdiği bilgiye göre mekki ve medeni ayetler kendilerini muhkem ve müteşabih kılar. İmana ait mekki ayetler muhkem, sosyal yaşama ait medeni ayetler müteşabihtir. (Bu ayrım da Kurani değil insanidir, ancak doğru sayalım!)

    BENİM YAZDIĞIM YORUMU TEKRAR OKUYUN,BENİM YORUMUM SİZİN ÇIKARDIĞINIZ GİBİ BİR ANLAM İÇERMİYOR VE LÜTFEN BİR DAHA YORUMLARIMA YORUM YAZMAYIN AYNI ŞEKİLDE BEN DE SİZE YAZMAYACAĞIM,BANA AYNI DÜŞÜNMESEKTE YAZDIĞIMI ANLAYABİLECEK YORUMCULAR YARARLI GELİYOR,YAZDIKLARIMI ÇARPITAN,YALAN YANLIŞ ÇEVİREN,OLMAYAN MANALAR ÇIKARTAN,DOLAYISI İLE BANA İFTİRA EDEN,OKUDUĞUNU ANLAMAKTAN ACİZ İNSANLAR LAZIM DEĞİL,SİZİ DİKKATE ALDIĞIMDAN DEĞİL EFENDİM SADECE BENİ OKUYAN İNSANLAR İÇİN YAPIYORUM BU AÇIKLAMAYI,BUNU DA BİLGİNİZE SUNARIM,HA BİR DE BENİM GENİŞ OLARAK AÇIK SEÇİK YAPTIĞIM BİR AÇIKLAMAYI ANLAYAMAYACAK KAPASİTEDESENİZ ELİNİZİN HAMURUYLA FELSEFEYE DALMAYIN YOK EĞER BİLİNÇLİ OLARAK YANLIŞ ANLIYORSANIZ SAMİMİYETSİN İNSANLARLA KONUŞACAK SÖZÜM YOK,HADİ SELAMETLE

    ps

    nette büyük harf bana yüksek ses ile konuşmak gibi geliyor ve artık yüksek sesle konuşmak istiyorum çünkü ikidir samimiyetsiz insanların en tahammül edemedğim şeyi,yorumlarımı çarpıtmayı yinelemeleri beni usul usul konuşmaktan alı koyuyor ve yüksek sesle konuşuyorum :))

  1. 5 Trackback(s)

  2. Jan 9, 2010: Korku matkabı zekâ duvarını deler mi? : Derin Düşünce
  3. Mar 27, 2011: Yeni başlayanlar için “Müslüman” Marx : Derin Düşünce
  4. Oct 14, 2011: “Tesettürlü Erkek” aranıyor! : Derin Düşünce
  5. Oct 22, 2011: Kırık parçalar (Marilyn Monroe) : Derin Düşünce
  6. Sep 7, 2015: Tecavüz, mağdurları kadar toplumunun da sorunudur

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin