Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Türk basını Hukuk’un Üstündedir(12): Faşizmi savunabilir! »

“…Parlamentoya Cumhurbaşkanı seçtirmemek âli maksadıyla hazırlanıp Genelkurmay’ın internet sitesine konulan muhtıra, muhtıraya muhatap kesimlerden çok, bu muhtıradan ekmek çıkarmaya uğraşan muhalefeti ve bir kısım medyayı heyecanlandırdı. Mesela CHP Genel Başkan Yardımcısı muhterem Onur Öymen şunları söyledi: “Genelkurmay’ın tesbitleri bizim tesbitlerimizden farklı değildir. Altına imzamızı atarız. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözünü kimse küçümseyemez ve bunu küçümseyenleri devletin düşmanı sayarız. Türkiye’yi Atatürk düşmanlarına teslim etmeyeceğiz…” İkna odalarının mucidi Nur Serter ise şu değerlendirmeyi yaptı: “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin önünde, şanlı ordumuzun önünde saygıyla eğiliyoruz. Türk ordusu çok yaşa. Türk ordusu, 27 Nisan’da bizim sesimizi duymuş, bizim sesimize sahip çıkmış, demokrasiye sahip çıkmıştır. 27 Nisan’da Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek iradesine sahip çıkmıştır…” Peki, biat kültüründen gelmeyen “bağımsız medya” nasıl karşıladı muhtırayı?

Hatırlatalım… Belki yüzleri kızarır: İşte Ertuğrul Özkök: “Demokrasi kaygısıyla, sadece askeri eleştirmek, ne adil, ne yararlı, ne de sonuç verici bir girişim olacaktır. Çünkü o bildiride savunulan görüşler, toplumun önemli bir bölümü tarafından paylaşılmaktadır.” İşte Yılmaz Özdil: “Hâlâ deniyor ki, bundan sonraki adım ne olur? Bundan sonraki adım, tank olur. Gücüm var diye dayatırsan, gücü olan sana dayatır.” İşte Ece Temelkuran: “Genelkurmay’ın açıklamasıyla mitinglerin daha da coşmuş olması bu mitingleri otomatik olarak militarist yapmaz.” (Bu Ece şimdilerde “demokratlığın kitabını” yazıyor.) İşte Ahmet Hakan Coşkun: “Muhtıraya karşıyız diyeceğiz ve ötesini söyleyemeyecek miyiz? Ben ötesini de söylerim arkadaş.” İşte Nuray Mert: “Şimdi Genelkurmay bildirisini öne çıkarıp, bu fetihçi zihniyetin arkasında durmak istemiyorum…” (BASIN)

… Bu konu ilginizi çekiyorsa…

Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?

Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları derinlemesine irdelemesi ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini eğlendirebilmesi… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda “gazeteci gibi” gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…

Karlı Kayın Ormanı (Lazca) »

Kürdü Kürde Kırdırma! »

Kürt laikçiliği »

“..İslam’sız ya da İslam’a karşı konumlanmış ulusalcı Kürt milliyetçiliği, sonunda kendi toplumuyla savaşmak zorunda kalacaktır. Kemalistlerin yaptığı gibi. […] PKK çizgisinde siyasallaşan militan laik Kürt milliyetçi seçkinlerinin de, Kemalizm’in İslam karşısında kendisini konumlandırma biçiminde önemli ölçüde etkilenmiş görünmektedir…”  TAMAMI

Çatışmanın Da Bir Teorisi Var… »

Bu yazı fazla teorik olabilir… Ancak sinirlerimizin zorlandığı, acıların gün geçtikçe daha da acıttığı bir atmosferde bir an soluklanıp ne olduğunu anlama çabası olarak okunmalı bu yazı… Bu yüzden, hamasi ve nutuk kokan tartışmalardan kurtulmak için, “çatışma”nın ne olduğu ile ilgili temel teorik bilgiler belki bizlere yol göstermesi açısından faydalı olabilir…

Çatışma teorileri yabancı olduğumuz bir kavram… Dilimize çatışma teorileri ile ilgili ilk giren eser Derin Düşünce’de de tanıttığımız “Çatışmaları Aşarak Dönüştürmek” isimli çeviri eser. Tabii ki Türkçe yazılan bir eser ise şu an için mevcut değil…

Siyasal şiddet ile iç içe olmamıza rağmen çatışma teorilerinden (Vamık VOLKAN haricinde) bu kadar uzak kalmamız da aslında acı bir durum… Aslında bu acıyı yaşadığımızı, ancak yaşanmaması için bir şey yapmadığımızın göstergesi gibi… Aynı zamanda sorunlarımıza bilgi gözlüğü yerine at gözlüğü ile baktığımızın da açık bir örneğini teşkil ediyor…

Temel İnsani İhtiyaçlar Teorisi

Bu teorilere gelirsek… İlk karşımıza çıkan teori Temel İnsani İhtiyaçlar Teorisi (Basic Human Needs Theory)… Bu teoriye göre, insanlar arasında yaşanan çatışmaların temelinde insanın temel ihtiyaçlarının karşılanamaması yatmakta… Tabii ki bu temel ihtiyaçlar içerisine en başta yeme, içme, barınma gibi ihtiyaçlar girse de sadece bunlarla kısıtlı değil… Fiziksel ihtiyaçların yanı sıra güvenlik, tanınma (kimliğin tanınması denilebilir) gibi psikolojik ihtiyaçlar da bu kapsama dâhil edilebilir.

Temel İnsani İhtiyaçlar Teorisi aslında çok bilindik bir kavram… Ancak bu bilinme durumu biraz bilinçsizce… Bu sebeple de sürekli olarak çatışmanın taraflarınca istismar edilmekte…Mesela “Kardeşim bu ülkede parasını kazanıyor, aç değil açıkta değil daha ne diye Kürd’üz deyip duruyorlar?..” önermesi bu teorinin bilinçsizce dile getirilmesinin bir örneği… Ancak temel insani ihtiyaçların her zaman karşılanması tabi ki sorunsuz bir ilişkinin ortaya çıkacağı, çatışmaların çözüleceği anlamına gelmez… Hatta bu “ihtiyaçların” karşılanması da çatışmanın ortadan kalkması için engel teşkil edebilir… Sorunu sadece ihtiyaçların temininden ibaret görmek sorunun diğer kaynaklarının görülmemesine ve bir anlamda çözümü için kapının ve iletişimin kapanması anlamına gelebilir…

Düşman Sistem Teorisi

Konuyla ilgili bir diğer teori ise Düşman Sistem Teorisi(Enemy System Theory)… Bu teorinin en büyük katkı sağladığı alan mevcut çatışmaların makro ve mikro düzeyde incelenmesinde karşımıza çıkıyor. Düşman Sistem Teorisi’ne göre birey, ihtiyaçlarının karşılanması esnasında diğer bireyleri düşmanlar ve müttefikler olarak iki gruba Read the rest

“Kürt baharı” neden olmaz? »

“…Kürtler, işkence gördüler, evlerinden sürüldüler, dillerinden mahrum edildiler. Mağduriyetleri saymakla bitmez. Ancak mağduriyetleri kadar önemli olan, mağdur edildikleri noktada haklarını arayabilecekleri hiçbir vasıta olmamasıydı. Ne hukukî olarak kendilerini savunabildiler, ne siyasi olarak temsil edilebildiler ne de topluma kendilerini anlatabildiler. Hak arayışının temeli olan bu üç imkândan yoksun bırakıldılar. Askerî mantıkla işleyen hukuk ve siyaset kurumuyla başta medya olmak üzere topluma kendilerini anlatmalarına vesile olabilecek tüm iletişim araçları, Kürtleri tek bir kelimeye indirgediler: “Bölücü”. Böylelikle hem Kürtlerin varlığı inkâr edilmiş oldu; hem de onlara uygulanan zulümler yok sayılmış oldu. Zalimin, hakkını arayan Kürt’ü susturması için gerekli olan “sessiz şeytanlar” her yerdeydi… Ve bu yüzden sadece mağdur edilmediler, madun kılındılar…” TAMAMI

Bugün 12 Eylül. Ne oldu? Neden oldu? »

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Normal bir ordu kaynaklarını emrinde olduğu milletten sağlar… Efendisi olan bu milletin gönüllü katkısıyla silah alır, asker toplar, YABANCI DÜŞMANLA savaşır.

Normal ordular efendilerini yani milleti, o milletin vatanını korurlar ya da ganimet getirebilecekleri ülkeleri işgal ederler. Yine efendilerinin emri ve izniyle yaparlar bunu.

Anormal ordular ise üniformalı eşkıyalardır. Disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler. Üniformalı eşkiyalar ülkenin zenginliklerini tüketirler, geleceğini mahvederler.

Kendisini ülkenin sahibi zanneden üniformalı eşkıyaların hakim olduğu ülkeler yabancı orduların işgali altında gibidir. İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek  KORKU PROPAGANDASI yaparlar.

Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler.

Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.

Cinayetler PKK’nın üstüne mi kaldı? »

Bukonuda:

Ağustosun son haftasıydı. PKK’ya yakın medya bir kaç video ve fotoğraf saldı piyasaya. “TSK Sivilleri öldürdü”. Hepimiz şoke olmuştuk. Forumlarda paslaştık. Sonra bir sürü gariplik fark edildi. (MAZLUM-DER, Taraf Gazetesi ve binlerce aktivist salak yerine konabilir mi?) Detaylı biçimde tartışıldı. Gazeteler de görünen ile söylenen arasında türlü tutarsızlıklara işaret ettiler. Sorular soruldu. (PKK o cesetleri hangi mezardan çaldı? ve 13 cevapsız soru daha) Ulusalcı Kürtler cevap veremedi. İsrail’le gerginlik tırmanınca o zavallı 7 kişi de unutuldu. İyi ama kimdi onlar? Kim öldürdü? Videolardaki o gariplikler neydi? Kararsız kaldık. (Ordu’ya mı inansak yoksa PKK’ya mı?) Zavallı insanları yakan ateş neden elbiselerini, kitaplarını yakmamıştı? Duvardaki kurşun izleri de neyin nesiydi? Eğer TSK sivil öldürdüyse hesap versin. Ama eğer PKK propaganda filmi çekmek için insan öldürdüyse kim hesap verecek? BDP ve yandaşları buna hazır mı?

 

… Bu konuda okumak için…

Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler (Kitap + Tartışma)

Süleyman Nazif (1870-1927) Batarya ile Ateş adlı kitabında şöyle diyordu:

“Benim dinim kinimdir… Irkına, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan insanların ve milletlerin hiçbirini unutma Türkoğlu! Unutma ve affetme!”

Büyük travmalar, katliamlar ve yok edilme korkusu yaşayan toplumlar geçmişten ders çıkarırken affetmekileacıları unutmak arasında fark göremiyorlar. (Bkz.PKK’lıları affetmek) Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişleIZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor. Bu korkunç dönüşümü Yahudilerde ve Avrupalı Ermenilerde görmek mümkün. Balkanlarda, KafkaslardaTürk ya da Çerkes olma “suçundan” dolayı bizden önceki kuşaklar da bu şekilde eziyet gördüler. Ölenler bir kez ölürken hayatta kalanlar aşağılanma duygusuyla hergün öldü. Peki ya Kürtler?

“… Şiddet yanlısı Kürtler adeta hızla koşan bir adamın bir cam panele çarpıp yere yığılma duygusunu tekrar tekrar yaşayacaklar. Camın öbür tarafını görecekler ve camın öbür tarafında akan hayatı gözlemleyebilecekler, belki bedenen o hayatın içinde olacaklar ama ruhen hiçbir zaman o camın öbür tarafına geçemeyecekler. Hiçbir zaman kendilerini camın öbür tarafına akan hayatın parçası hissedemeyecekler…”

Böyle diyordu bir gazeteci. Haklıydı. Sadece Kürt olmak istedikçe Kürtlüğünü kaybeden bir kuşak yetişiyor. Tıpkı Türk ulusalcıları gibi geçmişten, gelecekten hatta kendi gölgesinden bile korkan bu insanlar şiddet için şiddet isteyen örgütlerin, partilerin elinde istenen her şekli almaya hazırlar. Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon  ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz.

Anna Prohaska – Franz Schubert »

İsrail ve Somali … Türk basını için bir turnusol kağıdı »

 “…Somalili’lerin bizim nükleer atıklarımız içerisinde kürek çekmesini ve biz onların balıklarını Paris’te, Roma’da ve Londra’da restoranlarda yemek için kapışırken onların sakince sahilde beklemelerini mi umuyoruz?  Biz bu suçlar için harekete geçmedik, fakat balıkçılardan birkaçı dünyanın petrolünün %20’si için transit koridor olan deniz yolu trafiğini aksatarak tepki verdikleri zaman hareketlendik…”

Böyle diyordu Jeffrey St. Clair. Uygar(!) Batı Somali halkının ekmeğini ağzından çekip aldı. Somali halkı suçlandı; “korsan” oldu. Bir başka yerde İsrail uluslar arası sularda bir insanî yardım gemisinde kan döktü. Ölen siviller de neredeyse “korsan” ilân edilecek. Mavi Marmara’nın vicdan sahibi insanları “Cihad” etmekle suçlandılar bile. Hem de Türkiye’nin en sağlam(?) gazetesi tarafından: TARAF!

 Kimsenin değil vicdanınızın tarafını tutarak Somali hakkındaki bu yazıyı bir kez daha okuyun. Kimdir korsan? Bugün Somali’de yüzbinlerin ölümüne, diğer yandan Gazze ablukasına karşı sağlam duramayan bir Türk gazetecisine nasıl bakmalı?

Somali: Korsan mı, balıkçı mı?

Medya,  Somali’de rehinelerin bulunduğu kötü şartlar üzerine odaklanmış durumda. Ancak Somali’li  “korsanların” yaşam şartlarına baktığımızda durum daha da farklı… Bu “korsanların” Batılı devletler tarafından kıyı sularının yağmalanmasına ve zehirli atıklarla kirletilmesine karşı mücadele eden balıkçılar olduğu görülüyor… “The Censured Project” tarafından ‘Top 25 of 2010′da listelenen bu makaleye göre, “korsanlık”, medyada yazıldığı gibi Somali’de devam etmekte olan siyasi kaosun sadece tek bir yönü değil. Bunun yanında Birleşmiş Milletler tehlikeli sular üzerindeki antlaşması altındaki zorunluluklarını da uzun süredir ihmal etmekte.

Uluslararası toplum, 18 yıl önce Somali hükümetinin devrilmesinden beri dünyanın dört bir tarafından Somali sularını yasak avlanma ve zehirli atıklarını dökmek için gelenlere karşı korumak yerine, Somalili balıkçı korsanların kınanmasına ve müdahale edilmesine karar verdi.

1991′de Somali hükümeti düştüğü zaman yabancı güçler ülkenin gıda kaynaklarını yağmalamak ve korumasız denizlerini nükleer ve diğer zehirli atıklar için boşaltma alanı olarak kullanmaya başlamak için bir fırsat ele geçirdiler.

Açık Deniz Görev Gücü (HSTF)’ne göre, Somali’nin kendi sularını ve balık alanlarını koruma ve kontrol gücünden yoksun olmasının verdiği avantajla 2005 yılında bir sezonda 800′ün üzerinde balıkçı gemisi Somali sularına girdi. Bu kontrolsüz, düzensiz ve yasadışı gemiler tahmini yıllık 450 milyon dolarlık deniz ürününü Somali denizlerinde avlıyorlar.  Bu şekilde, dünyanın en fakir halklarından birisinin paha biçilemez protein kaynaklarını çalmakta ve yasal olarak faaliyet gösteren balıkçıların geçim kaynaklarını kurutuyorlar. Yasadışı balıkçılık gibi zehirli atıkların dökülmesi Read the rest