Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Taviz Vermeden Uzlaşabilme Kültürü ve Yeni Anayasa »

Halil Çiçekfidan

Her toplum,kendisinden önceki jenerasyonların  bilinçli ya da bilinçsiz tercihleriyle başa çıkmak zorundadır. Geçmişteki olumlu hamlelerin avantajlarıyla birlikte, her kuşak, ertelenmiş, önemsenmemiş, ihmal edilmiş konuların ağırlığını sırtlamış bir halde doğar.

 Tanzimat’tan başlayıp günümüze uzanan süreçte devlet ve toplum yapımızı derinden etkileyen gelişmelerin dönüp dolaşıp “din” ile bir şekilde bağlantılı olduğunu görürüz.

Sürecin başında, yüz elli yıldır şeriata tam uyulmadığından ülkenin karışıklıklara sürüklendiğini iddia etmekle başlayan Tanzimat Fermanı[1], şeriata aykırı hükümleriyle birlikte devlet mekanizmamızın kalbine yerleşmişti. Osmanlı’nın teokratik karakteri dolayısıyla Read the rest

Millî Eğitim, Millî Beyin Yıkama, Millî Endoktrinasyon »

“…Farklı kimliklerin, inançların, kültürlerin bir arada barış ve huzur içinde yaşabilmesinin önündeki en büyük engellerden biri olan bu anlayış neticesinde, eğitim sistemi katı bir emir-itaat kültürü üretmektedir. Farklılıkların yok sayıldığı, hak ve özgürlüklere dair taleplerin her defasında klasik totaliter devletçi yaklaşımla reddedildiği bir eğitim ortamı, sadece yeni nesli değil, bu ortam içinde çalışan öğretmen, bilim insanı, memur ve hizmetlileri de etkisi altına almaktadır. Bu anlamda farklı olana karşı oluşan nefretlerin, düşmanlıkların, yersiz kaygı ve endişelerin kökeninde birazda eğitim sisteminin militarist bir yapıda işlev görmesi yatmıyor mu? Örneğin çocuklara hala okullarda nöbet tutturulmaktadır. Her gün rahat, hazır ol komutlarıyla onlara “andımız” söylettirilmektedir. Birçok okulda anaokulu öğrencilerine bile vatan sevgisi adı altında silahlı müsamereler yaptırılmaktadır. Askerlerin girdiği Milli Güvenlik dersleriyle de askerlik kültürü yüceltilerek ve özendirilerek verilmekte hatta çocuklar kışlalara götürülerek silahlarla tanıştırılmaktadır. Ders kitaplarında ise antidemokratik bilgilere rastlanılmakta ve azınlıklar dışlanarak çocuklara verilmektedir. […] Anti demokratik, anti özgürlükçü, darbeci, bürokratik kesim “okulu” kolay kolay bırakmak niyetinde değildir. Çünkü okulun katı yönetmeliklerle ve dar bir zihniyetle kuşatılması yani kalın duvarlar içersinde bireyleri hapsetmesi onların her zaman hâkimiyet alanını genişletecektir. Aksi takdirde birey kendini keşfedecek, değerini ve kıymetini idrak ederek evrensel ahlak, hukuk, insan hakları ve özgürlük çerçevesinde bir yaşam anlayışı geliştirecektir ki buda malum kesim tarafından hiçte arzu edilen bir durum değildir…”  (Ufuk Coşkun)

… Bu konu ilginizi çekiyorsa…

Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirin.

Liberalizmin Ak Kitabı

1930 model bir ulus-devletin, bir “devlet babanın” çocuklarıyız. Son derecede “Millî” bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik “millî” okullarda. “Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek” için eğitildik, eğilip büküldük.

Liberallerin dilinden düşmeyen “Bireysel haklar ve özgürlükler” bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de bu kitapta liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. Buradan indirin.

Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?

 İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “ötekine” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “zayıf” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. Buradan indirin.

Bir pozitivizm eleştirisi

Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı”  karşılaştırdığımızda hiç  yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce komşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü.  Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak  çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor.  Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericilikle, bağnazlıkla suçlanabiliyor.  Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı buradan indirebilirsiniz.

Tarihin Ak Sayfaları: Cengiz Aytmatov’un Babası Ve Kırgız Halkının Dramı »

Erden ÖZKANT

“Kızım, orayı bir tek sen biliyorsun. Elbet ileride bir gün bu sistem değişecektir. İşte o zaman masum olarak öldürülen o şehitlerin ailelerine ve topluma bu gerçekleri anlat. Bu benim boynumda bir borç olarak kalmasını istemem. Sana vasiyet ediyorum”

Büyük bir çaresizliği anlatan bu cümleler, Sovyetler Birliği döneminde İçişleri Bakanlığı’nın istihbarat birimi olan GPU’de bekçi olarak çalışan bir babaya, Abıkan’a ait. 1973 yılında ölüm döşeğinde yatarken yanında bekleyen kızı Bübüra’ya Stalin baskısında öldürülenlerden bahsediyor çünkü kimseye söylemeden, yerlerini kimselere gösteremeden ölüp gideceğinden korkuyor.

Çağrıldığı zaman 2 veya 3 günde bir yazlığa giderek oradaki işleri halleden eve döndüğü zaman ise kimseyle konuşmayarak yaşadıklarını içine atan Abıkan, 15- 20 gün geçtikten sonra ailesini geri Çontaş’a götürmeye karar verir. Gitmeden önce ise eşi ve çocuklarına tembihte bulunur: Gittiğimizde orada bazı değişiklikler olmuş olabilir. Fakat siz hiçbir şey olmamış gibi davranın. Kimseye bir şey sormayın…

Çontaş’a yaklaşırlarken, Abıkan’ın kızı Bübüra, kerpiç fabrikasının yerinde yüksek bir tepeciğin meydana geldiğini fark eder. Çocukluğuna aldanarak, onca hatırlatmalara rağmen “Baba, hani fabrika nerede?” diye sorar babasına. Babası ise kızına “Kızım artık fabrika filan yok. Ben sana hiç bir şey bilmiyormuş gibi davran ve hiç kimseden hiç bir şey sorma demedim mi? Biliyorum sen her şeyi bilmek isteyen, meraklı kızsın. Ama oradakilere en ufak bir şey çaktırırsanız, başta ben olmak üzere hepimiz öldürülürüz. Bunu mu istiyorsunuz?” diye çıkışır. Read the rest

Unutma, unutturma… »

Dikkat Kitap: Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler »

Süleyman Nazif (1870-1927) Batarya ile Ateş adlı kitabında şöyle diyordu:

“Benim dinim kinimdir… Irkına, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan insanların ve milletlerin hiçbirini unutma Türkoğlu! Unutma ve affetme!”

Büyük travmalar, katliamlar ve yok edilme korkusu yaşayan toplumlar geçmişten ders çıkarırken affetmek ile acıları unutmak arasında fark göremiyorlar. (Bkz. PKK’lıları affetmek)

Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişle IZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor.

Bu korkunç dönüşümü Yahudilerde ve Avrupalı Ermenilerde görmek mümkün. Balkanlarda, Kafkaslarda Türk ya da Çerkes olma “suçundan” dolayı bizden önceki kuşaklar da bu şekilde eziyet gördüler. Ölenler bir kez ölürken hayatta kalanlar aşağılanma duygusuyla hergün öldü. Peki ya Kürtler?

PKK’lı Kürtler  hızla koşan adamın bir cam kapıya çarpıp yıkılma hissini tekrar tekrar yaşıyorlar. Camın ötesini görüyorlar ama o hayata katılamıyorlar. Sadece Kürt olmak istedikçe Kürtlüğünü kaybeden bir kuşak yetişiyor. Tıpkı Türk ulusalcıları gibi geçmişten, gelecekten hatta kendi gölgesinden bile korkan bu insanlar şiddet için şiddet isteyen örgütlerin, partilerin elinde istenen her şekli almaya hazırlar.

Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon  ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz.

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik Alevîlerden Özür Dilemelidir. »

Sayın Çelik, Sayın Kılıçdaroğlu’na sesleniyor: “Niçin savunuyorsunuz Suriye’deki Baas’çı rejimi? Açıkçası aklıma başka kötü şeyler de geliyor. Suriye’deki Baas’çı rejim, yüzde 15’lik kitleye dayanıyor. Acaba Sayın Kılıçdaroğlu, mezhep yakınlığı dayanışmasıyla mı Suriye’ye bu manada sahip çıkıyor?” Bu ifadeler, maksadı aşan ifadelerdir. TAMAMI

Adına yola çıktığımız halkın başına bela olduk! »

semdin-sakik-apoHer yıl on binlerce yerli, yabancı turistin ziyaret ettiği, antik Yunan eserlerinin sergilendiği Efes Müzesinin tam karşısındaki Ahmet Ferahlı Parkı’nın bahçesinde çayımı içerken, bir yandan da Brezilya’nın yetiştirdiği efsanevi sağ açık Garinça’nın ilginç yaşam öyküsünü okuyorum.

La Liga ‘ya gönderdiğimiz temsilcilerimizden Arda Turan’ın ve Mehmet Topal’ın karşılaşmasında Arda Turan’ın takımının yenildiğini yazıyordu internet siteleri. Demek ki millet olarak genetik hanemize altın harflerle yazıp, hiç durmadan kıraat ettiğimiz övgüde ve yergide aşırıya kaçma, hastalığımızın gün gelip durdurulacağı La Liga gibi duvarlar olmasa, bu “çok iyiyiz be abi!” hastalığı yakamızı bırakmayacak. Neyse ki her alanda dünya standartlarıyla karşılaşıyoruz da boyumuzun ölçüsünü alma şansına erişebiliyoruz. Yine de tüm standartlarla karşılaşsa da, hepsinden yeteneği sayesinde sıyrılmayı bilenler de yok değil futbol dünyasında; Garinça’dan bahsediyorum.

Tüm zamanların en iyi top süren futbolcusu olarak gösterilen Garinça’nın aslında bir sürü defosu var. Garinça bildiğiniz topal. Sol bacağı içeri, sağ bacağı da dışarı doğru çarpık olmasının yanı sıra sağ bacağı da sol bacağına göre altı santim kısa. Tek defosu bu olsa neyse de Garinça üstüne üstlük Read the rest

Vermek de bir haktır… »

Tayyip Erdoğan’ın Mısır konuşması »

Mısır’da konuşmayı işyerimdeki Cezayirli, Faslı ve Tunuslu arkadaşlar soluklarını tutarak dinlediler. Konuşma bittikten sonra buradaki tek Türk olduğum için gelip beni tebrik ettiler ve “ALLAH Türkiye’yi ve Erdoğan’ı korusun” diye dua etiklerini söylediler. Türkiye halkına selamları var.

Fetih korkusu, Osmanlı korkusu, normalleşme korkusu

İnsanlık kelimelerini kaybedeli çok oldu. Neyin “iyi” neyin “kötü” olduğunu unuttuk. Çıkarlarımıza uygun olan FAYDALI ile yaratılış gayemize uygun olan İYİ iç içe girdi. Çok doğru bir hareketin yasaklanabildiği, çok kötü bir fiilin alkışlanabildiği şu günlerde düşünmek, yazmak kolay değil.

Meselâ Mavi Marmara’da can veren Furkan’ı “terörist” diye damgalamış gazeteciler var Türkiye’de. Hâlâ da bir şeyler yazıp duruyorlar. İsrail’i üzme cüretini gösteren Davutoğlu’nu “neo-Osmanlıcı ve fütuhat meraklısı” olmakla itham edenler türedi. Taraf gazetesi de katıldı bu trene. Mavi Marmara’da oyuncak ve yiyecek taşıyanlar “Cihad” yapmakla suçlanmıştı bir gün önce. Hepsi kötü niyet değil sanırım. Kelimelerin kaybı ile akıl kaybı paralel ilerliyor… Unutmadan, “Fetih” kelimesinin mânâsı ele geçirmek, gasp etmek değildir. Fetih açmak demektir. Gönülleri fetheden bir iyi söz/fiil o gönlün sahibi olmaz, ona hükmetmez. Orada yaratılıştan var olan iyilik meydana çıkar, Mevlânâ Hazretleri’nin deyimi ile “âgâh olur” yani uyanır. Gönlün, kalbin açılması, örtünmeden yani küfürden, kâfirlikten kurtulması mânasını taşır.

Bu bağlamda Türkiye’nin İsrail’i üzmesi bir kriz değil bir normalleşmedir. 

 Kelimelerini kaybetmiş gazetecilerimize iki fotoğraf armağan ediyorum; umulur ki tefekküre vesile olur. Birincisi Gazze’nin YASADIŞI tünellerinden biri. İkincisi YASAL bir bombalama ile ölen bir çocuk. Gazetecilerin ve köşe yazarlarının yapması gereken bunlara bakarak İyi, Kötü, Fetih, Cihad, Fayda, Zarar ve Osmanlı gibi kelimelerin mânâsı üzerine akıllarını yoğunlaştırmak.

 

 

… Bu konu ilginizi çekiyorsa…

 İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

Türk basını Hukuk’un Üstündedir(12): Faşizmi savunabilir! »

“…Parlamentoya Cumhurbaşkanı seçtirmemek âli maksadıyla hazırlanıp Genelkurmay’ın internet sitesine konulan muhtıra, muhtıraya muhatap kesimlerden çok, bu muhtıradan ekmek çıkarmaya uğraşan muhalefeti ve bir kısım medyayı heyecanlandırdı. Mesela CHP Genel Başkan Yardımcısı muhterem Onur Öymen şunları söyledi: “Genelkurmay’ın tesbitleri bizim tesbitlerimizden farklı değildir. Altına imzamızı atarız. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözünü kimse küçümseyemez ve bunu küçümseyenleri devletin düşmanı sayarız. Türkiye’yi Atatürk düşmanlarına teslim etmeyeceğiz…” İkna odalarının mucidi Nur Serter ise şu değerlendirmeyi yaptı: “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin önünde, şanlı ordumuzun önünde saygıyla eğiliyoruz. Türk ordusu çok yaşa. Türk ordusu, 27 Nisan’da bizim sesimizi duymuş, bizim sesimize sahip çıkmış, demokrasiye sahip çıkmıştır. 27 Nisan’da Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek iradesine sahip çıkmıştır…” Peki, biat kültüründen gelmeyen “bağımsız medya” nasıl karşıladı muhtırayı?

Hatırlatalım… Belki yüzleri kızarır: İşte Ertuğrul Özkök: “Demokrasi kaygısıyla, sadece askeri eleştirmek, ne adil, ne yararlı, ne de sonuç verici bir girişim olacaktır. Çünkü o bildiride savunulan görüşler, toplumun önemli bir bölümü tarafından paylaşılmaktadır.” İşte Yılmaz Özdil: “Hâlâ deniyor ki, bundan sonraki adım ne olur? Bundan sonraki adım, tank olur. Gücüm var diye dayatırsan, gücü olan sana dayatır.” İşte Ece Temelkuran: “Genelkurmay’ın açıklamasıyla mitinglerin daha da coşmuş olması bu mitingleri otomatik olarak militarist yapmaz.” (Bu Ece şimdilerde “demokratlığın kitabını” yazıyor.) İşte Ahmet Hakan Coşkun: “Muhtıraya karşıyız diyeceğiz ve ötesini söyleyemeyecek miyiz? Ben ötesini de söylerim arkadaş.” İşte Nuray Mert: “Şimdi Genelkurmay bildirisini öne çıkarıp, bu fetihçi zihniyetin arkasında durmak istemiyorum…” (BASIN)

… Bu konu ilginizi çekiyorsa…

Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?

Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları derinlemesine irdelemesi ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini eğlendirebilmesi… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda “gazeteci gibi” gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…