Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Kuluçkada bir kuş »

Suriye görüşmeleri, Paris Hilton’un son maceraları, şike tartışmaları ve Ergenekon davası sürerken… Bir kuş yavrularını bekliyor. Rüzgâr tüylerini titretiyor. Bulutlar geçiyor gök yüzünden. Güneşın ışıkları yansıyor sudan. Zaman geçiyor. Kuş sabırla(?) bekliyor. Zaman, Hayat ve Ölüm üzerine tefekkür etmek için açılmış bir pencere.

 

 

Zaman Nedir?

“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ”  diyordu Aziz Augustinus. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. Delâilü’l-İ’câz, Mesnevî, Makasıt-ül Felasife , Telhis-u Kitab’in Nefs ve Fütuhat-ı Mekiyye gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz. 

 

Zaman’ı düşünmek, Zaman’ı yazmak

Zaman insanın hissiyatıyla algılayamadığı, bilimsel, düşünsel, hatta psikolojik boyutları olan bir gerçeklik.  Zaman yaşadığımız hayatın kendisi. Ama bu kadar önemli olan Zaman ile aramıza mesafe koymak, Zaman’ın dışına çıkıp onu keşfetmek mümkün mü?

Zaman konusundaki bu ilk kitabımızda Derin Düşünce yazarları zor bir işe girişiyorlar: Zaman’ı düşünmek ve Zaman’ı yazmak. Zaman’ın NE? olduğunu sorgulayacağımız ikinci kitaptan önce NASIL? olduğuna baktık bu ilk makalelerde. NE? ve NASIL? soruları Zaman’a bakışımızda ana ekseni oluşturuyor çünkü bilimsel yolla, deney ve gözlemle ilerleyemediğimiz anlarda düşüncenin yardımına Sanat yetişiyor. Buradan indirebilirsiniz. 

 

Ölümden Bahseden Kitap

Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak?  Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir “problem” olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm… Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o “konuşmayan nasihatçıdan”, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölümün ışığı. Buradan indirebilirsiniz. 

 

Gözlerden kaçmasın: Magrib Enstitüsü »

“… Siyasetin, ekonominin bir fonksiyonu ya da sonucu olduğu gerçeğini baz alarak günden güne büyüyen ve giderek entegre olan Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerin özellikle kültürel bağlarının olduğu kendi coğrafyalarında “uluslarüstü” sistemler kurması bir ruh hali, ya da arzudan ziyade gerçekçi bir zorunluluktur. Bunun gerçekleşmesi için tarih sahnesinde 200 yıldan fazla düşünsel bir geçmişi olmayan “milliyet”, “ulus” gibi suni kimlikler üzerine bir sistem bina etmek yerine, bu toprakların tüm halklarını kendi egemenlik alanının bir unsuru olarak  gören bir zihniyete doğru adım atmak zaruridir…” TAMAMI

Omurgasızları tanıyalım: Ece Temelkuran, Nuray Mert, Sırrı Süreyya Önder, DİSK, TKP, BDP ve ötekiler »

  • “Siyasal iktidar 12 Eylül darbesiyle ‘hesaplaşmayı'(!) gündemine almış bulunuyor; üstelik yoğun bir duygu sömürüsü eşliğinde şiirlerle ağıtlarla, gözyaşlarıyla birlikte… Burada 12 Eylül’le bir ‘hesaplaşma’ kesinlikle yok. Ama öyle anlaşılıyor ki içten olmayan ve ince bir ‘hesaplama’ sözkonusu…” (DİSK)
  • “12 Eylül’cülerin yargılanması tam bir aldatmacadır. Varlığını 12 Eylül’e borçlu olan AKP iktidarının ‘demokratlık’ ve ‘özgürlükçülük’ taslamasına izin vermeyeceğiz. Dünkü 12 Eylülcülerle birlikte bugünkü 12 Eylülcülerden de hesap soracağız.” (İlhan Cihaner- İmzacısı olduğu bildiriden)

(CHP Milletvekili Cihaner izlemek için geldiği 12 Eylül duruşmasına, yer olmayınca giremedi.)

  • “Anayasa değişikliğine ‘Evet’ dersek…12 Eylül’ü yapanlara yargı yolu açılacakmış. Bunu söyleyenlere sadece şunu demek isterim: Siz kimi kandırıyorsunuz? 12 Eylül’ü yapanları köşklerinde ağırlayanların, işin bu ‘zamanaşımı’na zerre kadar dikkat kesilmediklerini sanacak kadar enayi miyiz biz.” (Ahmet Hakan- Hürriyet)
  • “Memleketbildiğin enayi yerine konuyor. 12 Eylül hesaplaşması martavalını alan yürüyor.” (Ece Temelkuran- Habertürk)
  • “AKP’nin bu meseleyi bir demokratikleşme ve 12 Eylül’le, darbecilikle hesaplaşma gibi yutturmaya çalışmasının, nasıl olup da sol adına savunulabildiğidir. Sanırım ileride insanlar böyle bir budalalığın nasıl yapılabildiğini izah etmekte çok zorlanacaklardır.” (Oğuzhan Müftoğlu- Birgün)

(DEV-YOL’un lideri Oğuzhan Müftoğlu 12 Eylül duruşmasına katılıp müdahil oldu.)

  • “İsteyen, bu Anayasa değişikliği paketinin 12 Eylül ile bir şekilde hesaplaşma olduğu hayaline kendini kaptırabilir.” (Nuray Mert- Hürriyet)
  • “Ortada 12 Eylül generallerinden sorulacak bir hesap zırvalığı da kalmadığına göre ne yapacaksınız?” (Sırrı Süreyya Önder)
  • “AKP’nin 12 Eylül’le hesaplaşacağız söylemi yalanların en büyüğüdür. AKP, bu söylemiyle 12 Eylül’ün yarattığı mağduriyetleri sömürmekte buradan rant devşirmektedir.” (BDP- Boykot bildirisinden)

(Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve Ertuğrul Kürkçü’nün aralarında olduğu BDP heyeti de dün duruşmadaydı.)

  • “12 Eylül Anayasası ile hesaplaşma olarak pazarlanmaya çalışılması, daha önce de benzer örneklerini gördüğümüz, halkı aptal yerine koyan, aldatmaya ve kandırmaya dayalı AKP tarzı politik bir hamledir.” (TKP)
  • “Pakette Geçici 15. Madde’nin olması benim oyumun renginin belli olması anlamına gelmemeli. O kadar basit değil. Toplumun çeşitli kırılmaları var. Bu kırılmaları Anayasa’nın 15. maddesini kaldırıyoruz dediğimizde çözebiliyor muyuz?” (Nimet Tanrıkulu- 78’liler Vakfı- 12 Eylül Davası’nda müdahil oldu.)

 

… Omurgasızları daha yakından tanımak için …

Kendi ülkesini işgal eden ordu

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek  KORKU PROPAGANDASI yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz. 

 Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?

Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları derinlemesine irdelemesi ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini eğlendirebilmesi… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda “gazeteci gibi” gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…Buradan indirebilirsiniz. 

Türk solu iktidar olur mu? 

Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün.  Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce Dikkat Kitap kategorisinde yayınladığımız Pozitivizm Eleştirisi gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı buradan indirebilir ve paylaşabilirsiniz. Ele alınan başlıca konular: Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi.

Eşek, insan ve savaş… »

 

 

… E-Kitap okumak için…

Amerika Tedavi Edilebilir mi?

 Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız?
 Bayrak yakmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz. ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.

12 Eylül ve CHP-MHP ekibi… iki baş tek vücut! »

 Ne dediler? Ne yaptılar?

27 maddelik anayasa değişikliği teklifi önce anayasa komisyonunda görüşüldü ve kabul edildi. TBMM’de yapılan oylamada da 72 red 336 kabul oyu alan anayasa değişikliği teklifi cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onayına sunuldu. TBMM’deki oylamada Adalet ve Kalkınma Partisi değişiklik  paketine destek verirken; MHP muhalefet etti. CHP ve BDP ise meclise girmedi. Mecliste temsil edilmeyen partilerden Saadet Partisi ve Büyük Birlik Partisi anayasa değişikliğine “Evet” kampanyası yürütürken; şimdi davaya müdahil olmak için mahkemeye başvuran CHP ve MHP ise yoğun bir şekilde “Hayır” kampanyası yürütmüşerdi. 12 Eylül davasına müdahil olma başvurusu yapan CHP, bunu “ilkesel bir demokratik duruş göstermek için” şeklinde açıklamıştı. Aynı CHP’nin, davaya müdahil olmasının önünü açan değişikliğe karşı çıkmasıyla şimdi ortaya koyduğu tavır arasındaki çelişki “ilkesizlik” olarak yorumlanıyor. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu referandumla ilgili olarak, ‘Geçici 15. maddenin kaldırılmasıyla Kenan Evren ve arkadaşları yargılanamaz. ” demişti. MHP lideri  Bahçeli ise konuyla ilgili olarak, ’12 Eylül’ü yargılayamazlar, bunlar kandırmaca.. 12 Eylül’de hukukun boynuna urgan geçirenlerle 12 Eylül referandumunu hazırlayanlar aynı kefededir” şeklinde açıklamalarda bulunmuştu… KAYNAK

 

Eskimeyen yazılar:

Referanduma “Hayır” diyenler, rahat uyuyabiliyor musunuz? 

“… 12 Eylül referandumu sonuçlarını değerlendirirken Başbakan Erdoğan Hayır diyenler de kazandı” dedi ama aslında siz biraz kaybettiniz yine de. Bu işkenceciler ve üniformalı eşkıyalar yargılandığı zaman öyle bir pislik çıkacak ki “o gün ben hayır demiştim” demeye utanacaksınız. Yalan söylemek zorunda kalacaksınız. Yüzünüz kızaracak.

İtibarınızı yalan söyleyerek kurtaracaksınız ama yüzünüz yalan söyleyen insanların kararmış ifadesini alacak. Mimikleriniz, titreyen sesiniz size ihanet edecek. İçin için bileceksiniz ki yalan söylüyorsunuz. Bu işkencelerin hesabının sorulduğu günlerde o pislik herifleri savunmuş olmaktan dolayı utanç duyacaksınız. Bu yüzden kaybettiniz diyorum size. Partizanlık yapmanın sırası mıydı? AKP’ye kıllık olsun diye yapılacak şey miydi? Değer miydi Kılıçdaroğlu gibi bir adamın peşinden gitmeye? Ya da Bahçeli? Kendi davalarına bile sürekli ihanet eden bu adamlardan daha iyisine layık değil misiniz sizler? …”

Ya Hayır Çıkarsa; Cui Bono?

“… Ben ‘ Yetmez Ama Evet ‘ diyenlerdenim. Yalnız bu meseleye bakışımda, bu günün nedenlerini değil, 13 Eylül sabahı sonuçlarını dikkate alıyorum. Diyelim ki, 13 Eylül sabahındayız ve sandıktan – Allah korusun- ‘ hayır ‘ kararı çıktı, ne olacak? […] . Gelin biz cevabı bulmuş olalım, yani fail elimizde olsun, kimin işine yaradığı belli olsun, biz ‘ kim ‘ kısmına dikkat kesilelim. Bu gün, Referandum gelişmelerinde en yüksek perdeden ‘ hayır ‘ diye bağıran, ‘ evet ‘ stantlarına hafif çapta fiili saldırılarda bulunanlara baktığımızda, karşımıza CHP ve MHP gerçeği çıkıyor. Elbet CHP ve MHP içerisinden de birçok isim, partiden ihraç edilme pahasına’ evet ‘ diyeceğini açıklıyor. Ancak genel hatları ile bu iki siyasi oluşum, ‘ hayır ‘ın savunuculuğunu yapıyor. Kimdir CHP ve MHP? Yine bu günden düne bakacak olursak; CHP Dersim’i bombalamaktan, insanları mağaralara doluşturup gaz vermekten çekinmeyen, bu gün dahi aynı vahşeti arzulayanların halen siyaset yaptığı bir oluşum değil midir? Gözaltında 17500 kaybımızın, itiraflar sonucu kısmen ortaya çıktığı, Ergenekon Soruşturmasında zamanında, ‘ Ergenekon’un avukatıyım ‘ diyenlerin partisi değil midir? …”

 Türk Milliyetçiliğinin intiharı: CHP ile MHP birleşsin!

“… Bir siyasi söylem düşünün ki herkes arkasından koşsun: Ogün Samast gibi kayıp çocuklar, İstanbul’un zengin semtlerinin gençleri, Üniversite rektörleri ve dekanları, Ordu mensupları, gazeteciler, …. Gerçek hayatta bir araya gelemeyecek bu insanlar kuramsal alanda güya ayni ideolojiyi destekliyorlar: Türk Milliyetçiliği. Sefalet içinde misin? Türkiye’nin İran olmasından mı korkuyorsun? İsrail ve ABD’ye kızıyor musun? Çuvalın intikamını mı almak istiyorsun? Yalapşap öğrenilmiş bir şanlı Türk tarihi mitolojisi peşinde misin? AKP yüzünden rantların tehlikeye mi girdi? Bunların hepsinin çözümü Türk Milliyetçiliği’nde. CHP ile MHP’nin koalisyon hazırlıklarına girmeleri ne kadar da anlamlı. Milliyetçi söylemleriyle çıkarları riske girmiş veya aşağılanmış, kendine güvensiz kesimleri çekmeye çalışan iki partinin işbirliği yapmasından daha doğal ne olabilir? …”

Mağlup ‘Hayır’cılara İyi Niyetli Tavsiyeler

“… Ben bu satırları yazarken referandum sonucu henüz kesinleşmemiş, ama çok güçlü bir “evet” çıkacağı belli olmuştu. Mührünü “evet”e basan milyonlardan biri olarak bu sonuca seviniyorum elbette. Sandıktan onay alan anayasa değişikliklerinin ülkeye faydalı olacağı inancındayım ve bunu görmeyi bekliyorum. Ancak önümüzdeki dönemde Türkiye’yi etkileyecek tek siyasi dinamik “evet”in sonuçları değil. “Hayır” cephesinin, özellikle de bu cephenin omurgasını oluşturan “CHP tabanı”nın içine gireceği psikoloji de önemli…”

12 Eylül’de deniz donabilir, darbeciler yargılanabilir

“… Biz insanlar geçmişe bakarak geleceği tahmin edebileceğimizi sanırız. Çünkü kısacık hayatımızda benzer sebepler benzer sonuçlar doğurmuştur. Sadece bilimde değil siyasette de hep bu sebep-sonuç zincirlerine bakarak yaşarız.Bir türlü halledilemeyen sorunlar karşısında  “Burası Türkiye, ne yaparsın? Böyle gelmiş böyle gider” deriz. Oysa tarihte öyle günler vardır ki insan aklına haddini bildirir, tevazuya davet eder. Meselâ bir süvari birliğinin kıyıdan 80 km açıkta demirlemiş savaş gemilerini esir aldığı o 19 ocak 1795 günü de böyle bir gündür:

Fransız general Jean-Charles Pichegru‘nün komutasındaki süvarilerin piyadelerle birlikte buzlarla kaplı suların üzerinden tıkır tıkır geçtiği, donmuş denizde yan yatan gemilerin gökyüzüne dönük toplarıyla hiç bir şey yapamadığı o tuhaf gün. 850 topla donanmış 14 savaş gemisinin bir süvari birliğince mağlup edildiği bu olay askerî tarihte tektir. Ama tümevarım yöntemiyle ürettiğimiz “bilginin” ne kadar zayıf olduğunu göstermeye yeter de artar.

Türkiye’nin önünde büyük bir fırsat var. 13 Eylül sabahı bir sayfayı çevirebiliriz. Memleketi koruması için eline silah ve yetki verilenlerin eşkıya gibi davrandığı, bizim paramızla alınmış silahları bize doğrulttuğu bir ülke bizimkisi. Kurtuluş savaşında düşman işgalinden kurtardığımız ülkemizi kendi ordumuzun işgalinden kurtaramıyoruz bir türlü…”

Analar Ağlamasın, KCK için ölsün! »

 “… Dört tane anne şehit oldu mu sesimizi bütün dünya duyar. Bize gaz atsınlar, top atsınlar, saldırsınlar. Biz de şehit olalım. Dört tane şehit oldu mu sesimizi bütün dünya duyar. Ben annelerin söylemini destekliyorum. Panzerlerin önüne atlayalım […] Eylemlerimizde eylem saatinde bütün arkadaşlarımız hazır olmalı. Merkezi ses getirsin. Herkes çalışsın, ölüm zaten bizi bulacak olan bir şey. Bari eylemde ölelim …” TAMAMI 

 

… Bu konuda okumak için…

Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler (Kitap + Tartışma)

Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişle IZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor. Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon  ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz. 

Sınavlar altında ezilirken »

28 Şubat döneminde zalimce uygulanan başörtüsü yasaklarını öyle manasız ve saçma bulmuştum ki en fazla birkaç yıl süreceğini düşünmüştüm, öyle ya devlet hafiyelerine daha ne kadar süre sınıf sınıf kız öğrencileri takip ettirebilirdi? Lise son sınıfı bitirebilmek için şehir merkezindeki liselerde katı başörtüsü yasaklarına göre biraz daha rahat olan ilçe merkezlerindeki liselere kayıt aldıran henüz 15-16 yaşındaki başörtülü kızları yurda yatılı almak için başörtüsüz fotoğraf ve yurt içinde de başörtüsüz dolaşma yasağı koyan zalim zihniyet ne kadar var olabilirdi? Kızlarını bir zulümden kurtarmak için başka bir zulme dayanmak zorunda kalan babalar, kızlarını bilmedikleri bir ilçede yalnız bırakıp dönerken gizli gizli daha ne kadar ağlayabilirdi? Hem burası Müslüman bir ülkeydi, Müslümanlar bunu izlemezdi… Ama öyle olmadı, 14 yıl bahsettiğim tüm zulümler bilfiil devam etti.

Çok şükür hemen hemen 14 yıl sonunda birkaç üniversitedeki keyfiyetine göre davranan dekanlar dışında birçok üniversitede artık olması gerektiği gibi başörtülü kadınlar giyim kuşamlarına müdahale edilmeden Read the rest

İnsanlığın kurtuluş ümidi neden kendini kurtaramaz? »

“… İnsanlığın kurtuluş ümidi milli görüş hareketi ve onun yegâne temsilcisi Saadet Partimiz yukarıda ifade edilenlerden de anlaşılacağı üzere, hem düzgün yönetilmemekte hem de yanlış ve hatalı tavırlar yüzünden daha da küçülmektedir. Bu itibarla mevcut durumun bütün mesulleri süreci akl-ı selim ile değerlendirmeli uzlaşmaz …” TAMAMI

 

… E-Kitap okumak için…

  İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

 Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

Kemalizm öldü, yaşasın neo-Kemalizm! »

Öcalan’ı ilâh edinenler… »

 18ci yüzyıl mutlakiyetçiliklerine benzemez; komünist tek-parti rejimlerinin “kişi kültleri”ne benzemez; hattâ bütün bir “ulu önder” janrının T.C. ve Kuzey Kore anayasaları gibi en aşırı örneklerine dahi benzemez, 11. maddesi KCK Sözleşmesinin. Çünkü faraza “Apoculuk” veya “Öcalanizm”e, herhangi bir Giriş veya Gerekçe bölümünde yol gösterici bir ideoloji, bir parti ve devlet çizgisi olarak yer vermenin de ötesinde, yaşayan ve aktif bir kişiyi en yüksek “organ” ve “önderlik kurumu” mertebesine yükseltip eline olağanüstü yetkiler vermekte; kararlarını karşı çıkılmaz kılmaktadır. Dikkat ederseniz, hemen bütün diğer organ ve mercilerin “freni” vardır KCK Sözleşmesinde. Bir tek Öcalan’ın hiçbir kararı, hiçbir denetime tâbi değildir. Böyle en küçük bir imâ dahi gözükmüyor.


Peki o zaman, neye benzer ve/ya nereden beslenmiş olabilir, henüz kendi toprakları ve sınırlarından yoksun bir Kürt proto-devletinin anayasasına denk düşen KCK Sözleşmesinin 11. maddesi ?


Nereden, nasıl beslendiği sorusu daha zor da, sonuçta, pratikte neye benzediği çok açık : her bakımdan, Hitler’in Nazi Almanyası’ndaki olağanüstü konumunu andırıyor. Naziler 1919 Weimar Anayasası’nı hiç feshetmediler. Güya korurken içini boşalttılar. Yasama yetkisi dahil meclisin bütün kritik yetkilerini hükümete ve lidere aktardılar. Önce “Reichstag Yangını Kararnamesi”yle, anayasanın birey hak ve özgürlüklerini koruyan 114, 115, 117, 118, 123, 124 ve 153. maddelerini askıya aldılar. Ardından, 23 Mart 1933 tarihli “Yetkilendirme Yasası”yla hükümete de kanun çıkarma yetkisi verdiler ve bu yolla çıkacak kanunları olağan meclis onayı prosedürlerinden muaf tuttular. Yetkilendirme Yasası Nazi yönetiminin temeli oldu. Bütün diğer siyasal partiler 14 Temmuz ’33’te bu yasanın verdiği yetkiyle yasaklandı. Gene aynı yolla, 30 Ocak ’34’teki “Reich’ın Yeniden İnşası Yasası”, hükümet yetkilerini Hitler’in şahsında topladı.


Bunlar olurken, 1933’te Hitler’i şansölye (başbakan) yapan cumhurbaşkanı Hindenburg henüz hayattaydı. Öldüğünde Reichsprasident ve Reichskanzler makamları derhal birleştirildi ve Hitler’in ünvanı Führer und Reichskanzler (Önder ve Reich Şansölyesi) olarak yeniden tanımlandı. “Önder” sözcüğünün bu adımla kazandığı formel anlam, bir dizi başka kural ve ritüel ile de pekiştirildi. Pan-Germen hareketi içinde, daha 1900’lerde uyduruk Ortaçağ çağrışımlı bir Hail veya Heil sözlü selâmı uç vermiş; mucidi, Avusturyalı Alman milliyetçisi Georg Schönerer’e taraftarları Führerdiye de hitap etmeye başlamıştı. Keza, bazı NSDAP üyeleri, tabii İtalyan Faşistlerinden etkilenerek, daha 1920’lerde Hitler’i sağ kollarını dümdüz yukarı uzatmak suretiyle selâmlıyordu. Bu Heil Hitler selâmı 1926’da parti içinde zorunlu hale getirilmişti. Heil, mein Führer (Önderim Selâm) veya –özellikle büyük mitinglerde, kalabalıklar tarafından aynı anda haykırıldığında kollektif bir titreyiş yaratan– Sieg Heil (Zafere Selâm) şeklinde de kullanılıyor; her üç varyantında, kudret ve itaatle özdeşleşen Nazi kimliğini yansıtıyordu.


Naziler iktidara geldiklerinde bu gibi özel simgelerini Almanya’nın tamamına empoze ettiler.Swastika’lı (gamalı haç) Nazi bayrağı, Alman ulusal bayrağı; parti marşı olan Horst Wessel Lied, (Deutschland über alles’in yanı sıra) ikinci Alman millî marşı sayıldı. İçişleri Bakanlığı’nın 13 Temmuz ’33 genelgesi “Hitler Selâmı”nı bütün siviller için zorunlu kıldı. Ordu ilk ağızda buna biraz direndiyse de, bu sefer Savunma Bakanlığı’nın 19 Eylül’de çıkardığı bir diğer genelgeyle, askerler de bazı hallerde (millî marşlar söylenirken veya sivil yetkililerle buluştuklarında) aynı yükümlülük kapsamına alındı. Selâm vermeyenler için 1934 sonunda özel mahkemeler kuruldu. Nazi selâmı kısa zamanda günlük hayata yerleşti. Tezgâhtarlar müşterilerini “Heil Hitler, size nasıl yardımcı olabilirim ?” sözleriyle karşılamaya; postacılar kapıyı “Heil Hitler” diye çalmaya; sağ kolun ne kadar kalkacağı ana sınıfında öğretilmeye; öğretmen ve öğrenciler her okul gününün başı ve sonu ile ders aralarında birbirlerine “Heil Hitler” demeye başladı.


Özetle, Nazi partisi ve sonra devleti daha başından itibaren Führer’i, “Önder”i etrafında örgütlendi. “Önderlik ilkesi” (Führerprinzip) doğrultusunda Hitler’in iradesi ve her bir sözü, bütün yasa ve kuralların üzerinde sayıldı. En tepedeki adam bu kadar mutlak otorite sahibi olunca, Nazi yönetimi de iyiden iyiye acayip bir hal aldı. Führer’in gözüne girmek için yarışan bir hizipler topluluğuna dönüştü.


Yeterince açık mı acaba ? Kürt milliyetçi hareketi şimdiden bu hastalıkların birçoğuyla malûl. Abdullah Öcalan etrafında yarattığı kişi kültünü; iki cümlede bir “Önder Apo” ve “Kürt halk önderi Apo” demeden konuşamamasını; KCK Sözleşmesinin 11. maddesinde Öcalan’ı en yüksek “organ” ve “önderlik kurumu” diye tanımlamasını; kendi alanında, bu siyasal kültürü küçük çocuklar dahil herkese teşmil edip ezberletmesi ve içselleştirmesini, yakın tarihte ancak Hitlercilikle karşılaştırabiliriz.


Ne ki bu, sübjektif düzlemde Nazizmi izleyip ondan öğrendikleri anlamına gelmiyor. Çok daha yakın bir kaynak, on yıllardır hışmına uğradıkları Türk devletçi-milliyetçi ideolojisidir. Atatürkçülüğe bakıp örnek alıyor, aynadaki aksine dönüşüyor, hattâ daha bile aşırısına gidiyorlar. Ahmet Altan tâ 17 Nisan 1995’te “Atakürt” yazısını yazdığında, işin bu ironik boyutunu da düşünmüş müydü, bilemiyorum.


Ama asıl mesele çizgisel devamlılık değil. Hepsinin ortak kökeninde milliyetçi mistisizm var. Bu mistisizmi bir savaş örgütünün askerî disiplini tamamlıyor. Lider otoritarizmi bunun üzerinde yükseliyor; biricik iktidar ve meşruiyet kaynağı haline geliyor.

Halil Berktay

 

 

… Sosyalizm, komünizm ve totaliter rejimler üzerine e-eitap okumak için …

Derin MAЯҖ

Marx’ı okumak lâzım. meselâ 1844 Elyazmaları‘nı, Feuerbach Üzerine Tezler‘i, Alman İdeolojisi‘ni, Felsefenin Sefaleti‘ni, Komünist Manifesto‘yu ve Kapital’i okumak, üzerinde düşünmek lâzım. Sadece Sol’u ve solculuğu anlamak için değil, dünyanın şu anda içinde bulunduğu düşünce krizini anlamak için de Marx’ı okumak lâzım.

Kimdi Karl Marx? İşçilerin perişan hallerine acıyan onları Kapitalizmin altında ezilmekten kurtarmak isteyen bir idealist? Maddeden gayrı hiç bir şeyin var olmadığını iddia eden bir materyalist? Modern insan topluluklarının çarklarını, zembereklerini söküp takan bir makinist? Tarihin sebep-sonuç zincirlerine mahkûm olduğunu iddia eden bir determinist? Ters gitmekte olan dünyayı baş aşağı çevirip düzeltmek isteyen bir devrimci?

Biraz incelerseniz Batılı düşünürler arasında Marx’ın « kariyerinin» oldukça sıra dışı bir yol izlediğini görürsünüz. Dünya siyasetini, özellikle de 19cu ve 20ci asrı bu derecede etkilemiş bir başka düşünür var mı? Zannetmiyorum. Kitapları üzerine o kadar çok yorum yapılmış, o kadar şerh yazılmış ki bu “tefsir külliyatı” ancak kutsal kitapların miraslarıyla karşılaştırılabilir.

Şunu da unutmamalı tabi: Marx’ın ölümünden çok kısa bir süre sonra Marxist ideolojiden etkilenmiş rejimler kuruldu. 20ci asırda insanlığın yaklaşık üçte biri bu ideolojinin etkisindeydi. Sovyet Rusya, Çin, Küba, Doğu Avrupa, Arnavutluk, Kuzey Kore ve Afrika’da bir çok ülke. 1989′da Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra Marx komünist ülkelerin uyguladıkları zulümler için bir günah keçisi haline geldi. Rusya’daki çalışma kampları, sayıları on milyonlarla ölçülen idamlar, Kamboçyalı Pol Pot ve Kızıl Kmerlerin yaptıkları soykırımlar, Çin’de Mao’nun merkezî ve planlı “komünist ekonomi” ile sebep olduğu kıtlık neticesinde 40 milyon civarındaki Çinlinin açlıktan ölümü…

Marx’ı okumak lâzım. Çünkü 21ci asrın Avrupa’sı ve Amerika’sı artık düşünemeyen bir coğrafya haline geliyor. Gölgesinden bile korkan, şartlı refleksler veren bir sürü, bir gürûh halini alıyor batılılar. Eğer “Doğu” bir zamanlar Batı’ya kaptırdığı düşünce bayrağına yeniden talip olacaksa bunun yolu Karl Marx’tan geçiyor. Teknoloji ve Para ile imtihan edilen insanlığın halini çok kapsamlı bir biçimde tahlil etmiş olan Marx’tan. Buradan indirebilirsiniz.