Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Leyla Zana’ya hapis »

“Çeşitli tarihlerde yaptığı 9 konuşma nedeniyle hakkında dava açılan Diyarbakır bağımsız Milletvekili Leyla Zana, 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.”

 

… Bu konuda okumak için…

Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler

Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişle IZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor. Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon  ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz. 

 

Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?

 İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “ötekine” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “zayıf” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. Buradan indirin. 

 

 

Türkiye bölünür mü?

“Bebek katili! Vatan haini!…” PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  “Kürtler ve Türkler kardeştir” diyenlerin kaçı “sen benim kardeşimsin”  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirin. 

Ateiste saldırmak ya da onu anlamak… işte bütün mesele »

 

 

Jean-Paul Sartre ile Kaliteli bir Ateizme Doğru

Yokluk var mıdır? Evinizin içini dolduran boşluğu gördünüz mü hiç? Bir türlü gelmeyen şu trenin verdiği sıkıntı ya da sizi habersiz bırakan dostlarınızın sessizliği gerçek değil mi yoksa? Tutulmamış sözler, ödenmemiş borçlar… Yokluk da var aslında “var” dediğimiz şeyler kadar. Ama Yok’un varlığı sadece şuurlu insanlar için gerçektir; gelecekten, birisinden cevap bekleyenler için bir yokluktan, eksiklikten bahsedebiliriz… Artık olmayan gençlik yılları ya da henüz gelmemiş olan yaşlılık da bugünün gerçeği değil mi? Hatırlayan, ümid eden, düş kırıklığını ve gelecek korkusunu tatmış her insan için bir “yokluk” vardır, gerçektir ve bugüne dahildir.

Ateizmin ürettiği en kaliteli metinlerinden biri olan Varlık ve Hiç elinizdeki bu kitabın belkemiğini oluşturuyor. Filozof ve edebiyatçı olan Jean-Paul Sartre hiç şüphesiz Batı felsefesinin köşe taşlarından biridir. Varlık, İnsan, Özgürlük ve Ahlâk tasavvuru üzerine yazdığı eseri tanrısız bir ahlâk teorisi. “Geleneksel” dinler ile göbeğini kesmiş bir “iyi insan” arayışı içinde Sartre. Bu arayışın neticesi ateist emir ve yasaklar değil insan fıtratının önemli bir veçhesi, özgürlük şuuru:

“İnsan özgürdür ve bunun farkındadır; bu farkındalık ile, özgürlük ve sorumluluk şuuruyla yaşamaya mahkûmdur.”

Bu bağlamda Sartre gerçek bir ateist: Tanrı karşıtı değil Tanrı-SIZ. Vicdanın sesini duyma gayretinde. Görünmeyen tanrılar ile kavga etmek yerine “görünürde tanrı yok, biz insan olarak ne yapabiliriz?” diye soruyor. Buradan indirebilirsiniz.

Cumhuriyet Müslümanlığı – 2 »

 

 Geçen yazıda Cumhuriyet Müslümanlığı kavramının tanımını, filizlenme dönemini ve genel bakış açısını yazmıştım. Bu yazı dizisine başlarken kafamda akademik fetişizm mantığının haricinde bir şeyler yapmak kaygısı peydahlandığı için bu yazıda kronolojik bir yapı harici tutturarak yaşanmış hayatın içinden örnekler vermek niyetindeyim.

 Mustafa Armağan’ın Türkçe Ezan ve Menderes adlı kitabının 146 ve 147. Sayfalarında aktarılan olayı buraya taşımak istiyorum. Anlatan Yaşar Tunagür. O dönemi bizzat yaşamış, o günleri bir daüssıla diye tabir eden ve olayı anlatırken dahi gözyaşlarına hakim olamayan mütedeyyin biri. Olay şöyle:

Ezanın Türkçe okunduğu günlerdi. Cuma namazlarını Sultanahmet Camii’nde kılmayı adet edinmiştim. Cuma namazlarını meşhur Hafız Saadettin Kaynak kıldırırdı. Yani ilk defa Türkçe ezanı okumuş olan Hafız…

 Yine böyle bir Cuma günüydü ve Sultanahmet Camii’ne namaz kılmaya gidiyordum. Fakat her zamankinden farklı olarak caminin avlusunda büyük bir kalabalık ve telaş vardı. Ben ve yanımdaki arkadaşım, merakla cami avlusuna doğru ilerledik. Baktık ki, caminin içinden çok, avluda insan var. Onlar bir şeyler duymuşlar ama biz henüz bilmiyoruz. Girdik içeri.

 Avluda baktık ki camiye giren falan yok. Herkes yukarı bakıyor. Birden minarelerin bütün şerefelerinden, ‘‘Allahu Ekber! Allahu Ekber!” diye Arapça ezan okunmaya başladı. Meğer caminin imamı olan Saadettin Kaynak, her bir şerefeye bir müezzin yerleştirmiş, bir biri ardına nasıl ezan okuyacaklarını da onlara güzelce tembihlemişti. Durumdan haberi olmayan caminin içindeki cemaat de Arapça ezanı duyar duymaz kendilerini dışarı attı. Avlu hıncahınç doluydu. Herkes İstanbul semalarını inleten Arapça ezanı dinliyordu. 14 müezzin 6 minarenin 14 şerefesinden Read the rest

22 Metre! yüksel ki yerin bu değildir! »

Efraim K.

Bu yıl idrak ettiğimiz 19 Mayıs anma törenlerini diğerlerinden ayıran çok önemli bir ayrıntı var: İlki, törenler bir anlamda devlet eliyle yapılmadığı için bir anlamda hür teşebbüse havale edildi, ikincisi de Artvin’de dünyanın en büyük Atatürk heykeli açıldı.

Kısa bir haber turundan öğrendiğim kadarıyla bir vakıf tarafından, yaklaşık 1.5 milyon dolara mal olan heykel bir Gürcü heykeltıraşa yaptırılmış ve açılışa da kurdeleyi kesmek üzere Kemal Kılıçdaroğlu davet edilmiş ama gelememiş.

Bir Rio ziyareti sırasında şehrin simgesi olan Hz. İsa heykeline öykünerek ‘neden benim memleketimde yok’ saikiyle işe girişen Artvinli hemşerimiz işe mistik bir boyut da katmayı ihmal etmemiş anlaşılan. Şahsi tavsiyem, bu mistisizm işiyle Atatürk’ü yan yana getirmemesi yönündeydi ama laf da ağızdan çıkmış bir kere. Çünkü Behçet Kemal’de son Hak Peygamber’e (SAS) yazılan naat’a atfen Paşa’ya bir mevlidi şerif yazmıştı ama pek kabul görmediği de bir gerçek. Aklı başında, en azından dört işlemi yapabilen, ceza-i ehliyete haiz hiçbir insan evladının böyle bir kıyasa kalkışmayacağı umudumu hala saklı tuttuğum da bir gerçek ya, neyse.

 Yine de anladığım kadarıyla Valilikle aralarında bir açılış krizi de vukuu bulmuş. Valilik üzerine vazife olmadığı halde heykeli istiyor, bahse konu Vakıf’sa ‘sarı saçlım, mavi gözlümü vermem’ diye ayak diriyormuş. Umulan oymuş ki heykel sayesinde Artvin’in turizm potansiyeli ortaya çıkacak ve bölgede ciddi bir turizm patlaması yaşanacakmış.

Haberi okuduğum zaman ilk etapta çok fazla ilgilenmedim. Neticede bir vakıf var ve o vakfın parası varsa canı ne istiyorsa yaptırır. Boyunun bu kadar büyük olup olmaması da ne beni ne de başka birini ilgilendirir. Açılışa Kemal Kılıçdaroğlu’nun gelmesine de eyvallah. Neticede ekmek davasıdır anlarım; CHP, kıt kanaat bu günlere gelebildiyse Laiklik ve Atatürkçülük sayesindedir.  Varıp da Bülent Arınç’ı çağırsan, gelip gelmeyeceği meçhul. Faraza geldi diyelim, ya duygulanıp ağlamazsa bu sefer şayialar ayyuka çıkacak.

Bir de her şeyin büyüğünü yapmak konusunda takıntılı bir millet olduğumuz gerçeğini de göz ardı etmeyin. Kebabın da bayrağın da en uzununu biz yaptık, yetmedi en fazla yumurtanın kırıldığı omlet rekoru da bizde malumunuz. Ne yani, bir Kemalist’in Rio’ya kadar gidip de kudretten yanık Pele’nin insan boyutlarındaki heykeline mi özeneceğini sanıyordunuz siz. Parası çok vakfın sahibi büyüğümüz de, Behçet Kemal üstadımızın yolunu takip ederek tercihini bir Hak Peygamberden yana kullanmıştır doğal olarak. Davul bile Read the rest

Rüzgâr’ın sesi güzeldir »

Yıllar gittikçe kısalıyor sanki? »

 

– Yıllar gittikçe kısalıyor sanki?

– Hayır, o kısalan senin hayatın!

 

… Bu konuda e-kitap okumak için…

Zaman Nedir?

“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ”  diyordu Aziz Augustinus. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. Delâilü’l-İ’câz, Mesnevî, Makasıt-ül Felasife , Telhis-u Kitab’in Nefs ve Fütuhat-ı Mekiyye gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz. 

 

Zaman’ı düşünmek, Zaman’ı yazmak

Zaman insanın hissiyatıyla algılayamadığı, bilimsel, düşünsel, hatta psikolojik boyutları olan bir gerçeklik.  Zaman yaşadığımız hayatın kendisi. Ama bu kadar önemli olan Zaman ile aramıza mesafe koymak, Zaman’ın dışına çıkıp onu keşfetmek mümkün mü?

Zaman konusundaki bu ilk kitabımızda Derin Düşünce yazarları zor bir işe girişiyorlar: Zaman’ı düşünmek ve Zaman’ı yazmak. Zaman’ın NE? olduğunu sorgulayacağımız ikinci kitaptan önce NASIL? olduğuna baktık bu ilk makalelerde. NE? ve NASIL? soruları Zaman’a bakışımızda ana ekseni oluşturuyor çünkü bilimsel yolla, deney ve gözlemle ilerleyemediğimiz anlarda düşüncenin yardımına Sanat yetişiyor. Buradan indirebilirsiniz. 

Ölümden Bahseden Kitap

Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak?  Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir “problem” olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm… Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o “konuşmayan nasihatçıdan”, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölümün ışığı. Buradan indirebilirsiniz.

Mesnevi ile İlahi Aşk (1) »

Fetva devlet lehine değil hak lehine verilir »

Türkiye İslam’ı maalesef “öz” bir İslam anlayışı yerine genel olarak “Devlet-Irk-İslam” şeklinde birbirine eklemlemiş bir yapıdır. Bunu söylerken elbette “öz İslam’a vâkıf” olmuş,  pişmiş, yanmış şekilde tepeden bir dille söylemiyorum. Bahsettiğim eklemlenmiş yapı olması gereken bir sonuç olmasa dahi tarihsel sürece bakıldığında gayet makûl ve anlaşılabilir bir şekilde ortaya çıkmıştır.
  “Devlet-Irk-İslam” eklemlenmesi gerçeğinin son örneğini ise Hayrettin Karaman Hoca’nın ” İslamî Görüş” başlıklı yazısında gördük. Kıymetli Hayrettin Karaman Hoca’nın bu yazısı, İslam başlığında birleşmeyi tavsiye ediyordu tavsiye dışına çıkacaklar için

Read the rest

Son 90 günde en çok paylaşılanlar »

  1. Anti-Kapitalist Müslümanlar cahil ve aptal değiller!
  2. Dönüşüm / Franz Kafka
  3. Kaliteli Ateizmin Faydaları ve Sartre(1)
  4. AKP’nin utancı: Dindar nesil kalmadı, Irkçı nesil verelim!
  5. Bugün cuma, ne olur bir şey yap(18)
  6. Tüfek, Mikrop ve Çelik / Jared Diamond
  7. Kardeş Kavgası / Nikos Kazancakis
  8. 23 Nisan Çocuk Bayramı: Çocuklar okulda ne kadar çocuk?
  9. Kan Sevgisini Öğretmek…
  10. Siyah-Black / Sanjay Leela Bhansali

Allah, Ekmek, Özgürlük + Istakoz, Şampanya… »

 

 

Deneyimli sendikacı ve ODTÜ öğretim görevlisi Yıldırım Koç, Epos Yayınları tarafından yayımlanan ve bugün piyasaya çıkacak Sendikada Yolsuzluk Yapmanın El Kitabı adlı çalışmasında yakın geçmişte sendikalarda yaşanan inanılmaz boyutlardaki yolsuzlukları anlattı.

RAKI ROKA DİYE FATURA EDİLDİ
Taraf’tan Ertan Altan’ın haberine göre; Sendikacıların renkli yolsuzluk yöntemlerine yer veren Koç’un yazdığına göre, bilinen bir sendika başkanı lüks bir restoranda eşiyle yediği “mavi ıstakozu”, işverenlerle yapılan bir görüşmede “yenmiş” gibi gösterdi. Pavyonlarda konsomatrislere ısmarlanan “artist şampanyaları” sendikaya fatura edildi. Faturanın üzerindeki “rakı” ibaresi ufak bir değişiklikle “roka”ya dönüştürüldü.

Koç kitabında, sendikaların genel kurullarında yapılan akıl almaz pazarlıklara da yer verdi. 1986 yılında Yol-İş Sendikası genel kurulu öncesi o dönem sendikanın genel başkanı olan Bayram Meral’e tutanaklı, imzalı bağlılık yemini sendikal tarihin en ilginç belgelerinden biri.

BAYRAM MERAL’E BAĞLILIK YEMİNİ
Yıllarca sendikal çalışmalarda yer alan Yıldırım Koç, özellikle görev yaptığı Türk-İş’e bağlı sendikalarda dönen dolapları, Sendikada Yolsuzluk Yapmanın El Kitabı adlı kitapta topladı. Koç’un kitabında yer verdiği “yemin tutanağı” sendikal tarihin en ibretlik belgelerinden biri olmaya aday. Türk-İş’e bağlı Yol-İş Sendikası’nın 19 Ekim 1986′da gerçekleştirilen genel kurulu öncesi yapılan liste pazarlıklarında sendikanın o dönem genel başkanı olan Bayram Meral işini sağlama almak için akıl almaz bir tutanağı imzaya açıyor. 22 şube başkanı tarafından imzalanan tutanakta şu ifadeler yer alıyor: “Yol-İş Genel Merkez Yönetim, Denetim ve Disiplin Kurulu üyeleri ile Üst Kurul üyelerinin tesbitinde Sayın Genel Başkanımız Bayram Meral’in liderliğinde tesbit edilecek sıralamaya göre oy vereceğime, delegelerime de oy verdirmek için ikna etmeye çalışacağıma; Allah’ım, kitabım, şerefim ve namusum üzerine yemin ederim.”

ADAY OLURSA 30 BİN DOLAR
Kitapta yer alan ilginç bir tutanak da genel başkan adaylığıyla ilgili. 1999 yılında Liman-İş Sendikası İskenderun Şube Başkanı Nedim Dişibüyük yeniden Read the rest