Sabretmek »
By Ali P. on Kas 13, 2012 in Hz Mevlânâ, İslam, Mesnevî, Tasavvuf | 0 Comments
Önceki YazılarBy Dursun Kackar on Kas 12, 2012 in atatürkçülük, Kemalizm | 1 Comment

Mustafa Kemal Atatürk’ün kaleme aldığı ”Nutuk”, ölümünün 74. yılında 406 kişi tarafından kesintisiz olarak 28 saat 13 dakikada okundu.
406 KİŞİ KATILDI
Atatürkçü Düşünce Derneği Kırklareli Şubesi öncülüğünde, sivil toplum örgütlerinin desteğiyle 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü dolayısıyla Şevket Dingiloğlu Parkı’nda okuma etkinliği düzenlendi. Etkinlikte 406 kişi, 639 sayfalık Nutuk’u kesintisiz olarak 28 saat 13 dakikada okudu. Atatürkçü Düşünce Derneği Kırklareli Şube Başkanı Nuriye Üstündağ, gazetecilere yaptığı açıklamada, dün başlayan etkinliğin sona erdiğini belirterek, etkinliğe 28 sivil toplum örgütünün destek verdiğini söyledi.
DÜN 09.30’DA BAŞLADI BUGÜN BİTTİ
Okuma etkinliğinin dün 09.30’da başladığını ifade eden Üstündağ, ”Mustafa Kemal Atatürk’ün el yazısı ile yazdığı Nutuk, 406 kişi tarafından kesintisiz olarak 28 saat 13 dakikada okundu. Akşam okumaları meşaleler altında gerçekleşti. Halkın ilgisi çok yoğundu. Her katılana bir Nutuk hediye ettik. Emeği geçen herkese teşekkür ederiz” diye konuştu. (TimeTürk)
Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… Buradan indirebilirsiniz.
Kendi ülkesini işgal eden ordu
Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler. İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek KORKU PROPAGANDASI yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.
By Aisha Benghazi on Kas 12, 2012 in Verme hakkı | 0 Comments
By Tavit Kilimciyan on Kas 12, 2012 in Kitap Alıntısı, Zaman Nedir? | 0 Comments
“… Yaşamın bir yılının ne olduğunu mu merak ediyorsun: Bu soruyu yıl sonu sınavında başarısız olmuş bir öğrenciye sor. Yaşamın bir ayı: Bu konuda erken doğum yapmış, bebeğini sağ salim kollarına almak için kuvözden çıkmasını bekleyen bir anneyle konuş. Bir hafta: Ailesine bakmak için bir fabrikada ya da maden ocağında çalışan bir adama sor. Bir gün: Kavuşacakları günden başka bir şey düşünemez olmuş aşıklara sor. Bir saat: Asansörde mahsur kalmış bir klostrofobiğe sor. Bir saniye: Bir araba kazasından kıl payı kurtulmuş bir adamın yüzündeki ifadeye bak. Ve saniyenin milyonda birini olimpiyatlarda uğruna ömrünü verdiği altın madalya yerine gümüş madalya almış atlete sor …”
… Bu konuda e-kitap okumak için…
“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ” diyordu Aziz Augustinus. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. Delâilü’l-İ’câz, Mesnevî, Makasıt-ül Felasife , Telhis-u Kitab’in Nefs ve Fütuhat-ı Mekiyye gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.
Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak? Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir “problem” olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm… Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o “konuşmayan nasihatçıdan”, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölümün ışığı. Buradan indirebilirsiniz.
Zaman’ı düşünmek, Zaman’ı yazmak
Zaman insanın hissiyatıyla algılayamadığı, bilimsel, düşünsel, hatta psikolojik boyutları olan bir gerçeklik. Zaman yaşadığımız hayatın kendisi. Ama bu kadar önemli olan Zaman ile aramıza mesafe koymak, Zaman’ın dışına çıkıp onu keşfetmek mümkün mü?
Zaman konusundaki bu ilk kitabımızda Derin Düşünce yazarları zor bir işe girişiyorlar: Zaman’ı düşünmek ve Zaman’ı yazmak. Zaman’ın NE? olduğunu sorgulayacağımız ikinci kitaptan önce NASIL? olduğuna baktık bu ilk makalelerde. NE? ve NASIL? soruları Zaman’a bakışımızda ana ekseni oluşturuyor çünkü bilimsel yolla, deney ve gözlemle ilerleyemediğimiz anlarda düşüncenin yardımına Sanat yetişiyor. Buradan indirebilirsiniz.
By my on Kas 11, 2012 in Amerikan Saldırganlığı, Barış, islamcilik, Kitap Alıntısı, Ortadoğu | 1 Comment
“… Bu tarihten [11 Eylül 2001] sonra hukuksuzluğa gerekçe üretme zahmeti ortadan kalktı. İnsanların evlerinden yurtlarından koparılıp uçaklarla işkence edilecekleri yerlere götürülmeleri, kadınların aranan eşleri yerine tutuklanıp yok edilmeleri, şehirlerin keyif olsun diye haritadan silinmeleri, müzelerin okulların hastahanelerin camilerin hatta kiliselerin bombalanmaları için açıklama istemek beyhude bir “kalkışma” olarak görülmeye başlandı …”
… E-kitap okumak için …
İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında
Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.
Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.
Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız?By Berivan K. on Kas 11, 2012 in Amerikan Saldırganlığı, Barış, Ortadoğu | 3 Comments
“… Devletiniz her gün binlerce insanı öldürürken başkanlarınızın çıkıp yapay ve şova yönelik uzun, duygusal konuşmalar yapmasını, dünyanın en mazlum halkıymış gibi davranmanızı, size muhalefet eden herkesi terörist ilan etmenizi mi sevelim? Kapitalist mağazalar zincirini dünyanın dört bir yanına salıp dünyayı tüketim çılgınlığına hapsederek onlardan kazandıklarınızla masum insanları öldürmenizi, çektiğiniz filmlerle kendinizi dünyanın koruyucusu ve dünyanın kalanını da ‘sinsi düşman ya da ilkel kabile’ olarak göstermenizi mi sevelim?
Afganistan’ı, Irak’ı işgal eden, Suriye’de iç savaşı kızıştıran, Türkiye’yi Suriye ile savaş noktasına getiren, Arap Baharı’ndan istifade ederek Arap ülkelerini güdümünde tutmak için fırsat kollayan, Filistin zulmüne destek veren, Orta Asya’yı karıştıran, Afrika’yı açlığa mahkûm eden, gittikçe güçlenen İran’la sırf Müslüman diye soğuk savaş yürüten bu zulüm imparatorluğunu niye mi sevmiyoruz? …” (Millî Gazete)
… Bu konuda okumak için…
Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız?By my on Kas 11, 2012 in Modernleşme, Resim Sanatı, Sanat | 1 Comment
Amerikalı ressamların en ünlülerinden biri Edward Hopper. Edebiyat için Robert Musil’in Niteliksiz Adam’ı ne ise Hopper’ın tabloları da resim sanatı için aynı yeri tutuyor. Sitemizin sadık takipçileri hatırlayacaklar, Boşluk Aynası isimli makalemizde bahsetmiştik kendisinden. Her hangi bir ekole, akıma dahil etmek zor. Modern insanın yalnızlığını mükemmel şekilde vurguluyor tablolarında. Gecenin karanlığına gömülmüş şehirde akvaryum gibi yapay ve aşırı aydınlatılmış bir bar. Şehirdeki diğer insanlardan kopmuş bu mekânda içki içen insanlar; adeta bar tabureleri ve metal kahve servisleri kadar eşya-laşmış, şeyleşmişler (Bkz. Şeyleştirme) … Kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ başında müşteri bekleyen bir benzinci, tren vagonlarında, otel odalarında, bekleme salonlarında toplanmış insanlar…
Hopper nostaljik değil. Ama sorgulayıcı: Adına “ilerleme” denen bu delilik bizi nereye götürecek? İlerleme değil bir kopma bu, sorgulanmalı. Güneş doğarken işe koyulan, ortalık kararınca eve çekilen köylülerin çocukları farklı yaşıyor bu modern dünyada. Köklerine yabancılaşmışlar. (Bkz. Yabancılaşma) Gecenin karanlığı çökmüş, neonlarla aydınlatılan bir büroda sekreter ve müdür. Kalem yok, daktilo var, masanın üzerinde bir telefon. Sekreterin yüzü müdüre dönük, vücudu ise dolaba. Doğal olmayan bir ışıkta daktilo, telefon ve resmî ilişkilerle, bürokrasiyle üzeri örtülen bir şey var: insan olma hissi.
Ressamın tablolarında İnsan var. Sinemada, trende, şehirde “ötekiler” ile birlikte ama hâlâ yalnız çünkü herkes “öteki” olmuş, insanlar anonimleşmiş. Birbirilerini dinlemeyen, anlamayan, zaten bunu istemeyen bireyler İnsan’a örtü gibi. Bireyler bir makinanın dişli çarkları kadar birbirlerine muhtaçlar ve o metal, o soğuk çarklar kadar seviyorlar(!) birbirlerini. Faydaya odaklı bir toplum. Ticarî ve teknolojik. “Ötekilerden faydalanmak” isteyen, sevgisiz bir toplum. Çünkü sevgi faydasızdır.
Hopper’ın tabloları figüratif olmakla beraber optik “oyunlar” ve kadraj yoluyla, bazen de tekrar edilen “bezemeler” ile bir tür soyutluk arz ediyor. Mekânlarda iç-dış vurgusu, evlerin, elektrik direklerinin, ağaçların kısmen kadraj dışı bırakılması meselâ. Bazen dağ başında, bazen sahilde bomboş bir yerin resmedilmesi insana “ee? şimdi ne olacak?” dedirten bir hiçlik. Ne bir tekne, ne bir martı, ne bir dalga köpüğü. Hopper’ın boşlukla, yoklukla, hiçlikle dolu tabloları aslında bize bizi yansıtıyor. Daha doğrusu insan fıtratına dair bir şeyi, varoluş sancısını. (Bkz. bu konudaki e-kitap Jean-Paul Sartre ile Kaliteli bir Ateizme Doğru)
Modernite ile gelen yeni yaşam biçimini resmetmekte son derece başarılı bir ressam olan Hopper’in sergisi önemli eserlerin yanı sıra çok sayıda gravürü de kapsıyor. Paris’te yaşayan okurlarımıza tavsiye ediyorum, 28 ocak tarihine kadar Grand Palais’de kalacak.
Edward Hopper hakkında okunabilecek bir kaç kitap:
Serginin duyuru filmi: