Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Türkiye’nin elitleri neden ofsaytta kaldı? »


“… Kürt meselesi çözülmediği sürece, ülkeye demokrasi gelmeyecekti ve bu meselenin çözümü de çok uzaklardaydı. Bu yaklaşımın nasıl bir psikolojik tuzak olduğu pek anlaşılamadı. Aydınlar son otuz yılda sürekli olarak ‘barış’ ve ‘çözüm’ talep ettiler ama yine sürekli olarak niye barış ve çözümün olamayacağını sergileyen delillerin peşinde oldular. Kürt meselesinin çözümünün demokrasi için gerekli bir koşul olarak tasavvur edilmesi her türlü demokratikleşme adımının küçümsenmesine neden oldu çünkü asıl mesele çözülmeden durmaktaydı. Buna karşılık son on yılda hükümetin bu meseleyi çözme gayretleri de aynı şekilde küçümsendi, çünkü böylesine antidemokratik bir yönetim ve hukuk yapısı içinde Kürt sorunu çözülemezdi…

Böylece Kürt meselesinin çözümü ile demokrasiye ulaşma arasında gerçekçi olmayan bir bütünleşme yaratıldı. Öyle ki çözüm olmadan demokrasi olamıyor, demokrasi olmadan da çözüm sağlanamıyordu. Yapılacak şey adım adım gitmekti ama o zaman da aydınlar neredeyse her adımın ne denli yetersiz olduğunu göstermekle yetiniyorlardı. Bugün çok daha açıkça ortaya çıkıyor ki, Türkiye’nin aydınları aslında siyasetten pek anlamadıkları gibi, bu toplumu da fazla tanımıyorlar ve açıkça söylemek gerekirse tanıdıkları kadarıyla toplumdan çok da hazzetmiyorlar …” (Etyen Mahçupyan / Zaman)

 

… Bu konuda e-kitap okumak için…

Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?

Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu? Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk… Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları derinlemesine irdelemesi ama sıkıcı olmadan toplumun her kesiminieğlendirebilmesi… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda“gazeteci gibi” gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor… Buradan indirebilirsiniz.

Aydın kimdir? Muhafaza’nın ve Değişim’in kimyası

Aydın konusu gerçekten sorunlu görülüyor. Her ideoloji, her grup kendi liderini, kahramanını aydını ilan ediyor çünkü. Tam da bu sebeple tanımından önce başka bir sıfata daha ihtiyaç duyuluyor: Reformist aydın, muhafazakar aydın, Kürt aydını, Türk aydını, vs.. Kısacası “aydın olmak” hem toprak(toplum) hem de tohum(aydın) gibi üzerinde durulup incelenmesi yazılıp çizilmesi gereken bir kavram. Değişimin adresi kabul edilen Aydın’ın tanımı konusunda muhafazakar olunabilir mi?” 130 sayfalık bu kitapta modernleşme sürecinde Aydın’ı ve Aydınlanma’yı sorgulayan bakış açıları bulacaksınız. Ama teori ile yetinmeyen, fikrin eyleme dönüşmesini, Cumhuriyet’i, demokrasiyi ve sivil itaatsizlik olgusunu da sorgulayan yazılar bunlar. Buradan indirebilirsiniz.

Adını verdim ayağımı vuran pabuçlarıma: “…” »

daktiloBir türküden bir ağıta geçiyor kalpler giden yârin ardından… Sessiz ağlıyor insan, kalp bir sızı tutuyor; tutuyor da bırakmıyor. O yârdan gayrı devâ yok, kimin âhı tuttuysa -bilinmez- yâr gelmiyor, gelmiyor da geçmiyor. Kalp bir sızı tutuyor, tutuyor da bırakmıyor.

Saatler hesaplanıyor. Yârin geçtiği yollar tutuluyor, attığı adımlar sayılıyor, takdiri rastlaşmalar olmasa o yârin gölgesinde kaybolunan cemâli de görünmüyor. Görünse bir his misali kayboluyor, sırtını dönüp uzaklaşırken her adımı için tane tane yaş tükeniyor, sızı birikiyor.

Kalbin sızısına karışıyor sorular: “Neden gitti? Kalınacak kadar yok muydum? Yoksam içimdeki sızı ne? Beni anlayacak tek yâr var, ama yâr yok… Bugün seni düşündüm ve ağladım, orada rastlaşmamız var ya, yüreğim aldı gitti, gitti… Biraz başım ağrıdı, bahar yorgunluğu mu ne… Bir ayakkabı aldım, pek güzeldi, pek sevdim, ama ayağımı vurdu, kanattı, aynı senin gibi, adını verdim beni vuran pabuçlarıma: “…..” Hem özledim çok, çok… Niye başını çevirmedin de yüzüme öyle içli içli baktın, o kadar derinime baktıktan sonra, nasıl vardın Read the rest

Bankacısını dövmeyen dizini döver! »


“… Alman Merkez Bankası (Bundesbank), Deutsche Bank ile finansal denetleme kurumu Bafin hakkında, ülkedeki ekonomik kriz zamanında kredi ve yatırımdaki 12 milyar dolara yakın zararı gizlediği iddiasıyla soruşturma başlattığını açıkladı. Alman medyası, Merkez Bankası’nın Deutsche Bank’ın 2007- 2010 yılları arasındaki kredilerde görülen 12 milyar dolarlık kaybı sakladığına ilişkin iddialarla ilgili araştırma başlatıldığını bildirdi. Görevlendirilen müfettişlerin New York ‘ta soruşturma yapacakları bildirilirken ABD Sermaye Piyasası Kurulu’nun da benzer araştırma ve soruşturma başlattığı ifade edildi …” (İhsan DÖRTKARDEŞ-DHA) 

Güney Kıbrıs Rum Kesimi ekonomisi bu yıl yüzde 13 oranında daralabilir. Daha önce tahmin edilen resesyon yüzde 8,7 idi. Ekonomi uzmanları Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin yeni bir yardım paketine daha ihtiyacı olabileceğini söyledi. Ekonomi uzmanı Peter Vanden Houte mevduat sahiplerinin büyük kayba uğraması yatırımcılarda güven eksikliğine sebep olduğunu belirtti:

“Büyük mevduat sahipleri Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ndeki büyük bankalara yatırdıkları paralarının yüzde 40’ını kaybedecek. Bu da önümüzdeki yıllarda yabancı yatırımcıların ülkeden ayrılmasına sebep olacak. Güven kaybı sadece ekonomi sektörünü değil, paralarını kaybeden yatırımcıları da vurucak. Güney Kıbrıs Rum Kesimi Ekonomisi önümüzdeki yıllarda yüzde 20 oranında küçülbilir. Zira kamu borcu giderek derinleşecek. İkinci kurtarma planına ihtiyaç duyulabilir.” (EuroNews)

 

… Bu konuda e-kitap okumak için…

 

Banka Ordudan Tehlikelidir!

Bankacılarına söz geçiremeyen batı ülkeleri tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler. Zira bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Elinizdeki 60 sayfalık bu e-kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor:Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler? “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi‘ne engel olamadılar?Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi?  Buradan indirebilirsiniz.

Liberalizm Demokrasiyi Susturunca

Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar. Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi?Okuyacağınız kitap demokrasi ile liberalizmin savaşı üzerinedir. Buradan indirebilirsiniz.

Liberalizmin Ak Kitabı

1930 model bir ulus-devletin, bir “devlet babanın”çocuklarıyız. Son derecede “Millî” bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik “millî” okullarda.“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek” için eğitildik, eğilip büküldük.

Liberallerin dilinden düşmeyen “Bireysel haklar ve özgürlükler” bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de bu kitaptaliberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. Buradan indirin.

Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.

 

MHP, göz tıpanı çıkar artık, Türkiye’nin güzeliklerini gör! »

“Ermeniler var listede, akil adammış, aklını yerim onun. Ermeni’nin aklı bana lazım değil. Bir Ermeni, Türk milleti için ne düşünür? Türkiye’de Ermeni vatandaşlarımız da var, onları sayıyorum ve seviyorum. Düne kadar devlete karşı olan, Türk milletinden intikam alma peşinde olan insanları tutmuşlar, akil adam diye seçmişler” 

(MHP Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut / HaberTürk)

… Bu konuda okumak için…

Ermeniler ve Türkler

Ermeni kimliği var oldukça 1923 model Türk kimliği bozuk bir makine gibi gıcırdamaya devam edecek. […] Neden bize bu kadar benziyorlar? Pastırması, sucuğu, yaprak dolması, müziğiyle, gelenekleri, ailelerine bağlı oluşlarıyla bir de Türk’ten daha fazla Türk mü onlar? Yoksa bu mu bizi sinir eden? […] Artık Anadolu insanının %100 safkan Türk olmadığını, tersine bütün bu etnik unsurların karışımı ve mirasçısı olduğunu idrak etme vakti gelmedi mi? Artık TEK BİR “BİZ” olduğunu, atalarımızın bir kısmının Kürt, diğer bir kısmının Rum, Gürcü, Arap, hatta ve hatta Ermeni olduğunu idrak etmemiz gerekmiyor mu? Buradan indirin.

Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?

İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “ötekine” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “zayıf” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle.Buradan indirin. 

Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisinihukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor. Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirin.

Barış istemeyenleri ne yapsak? »

“… Sürecin bir AK Parti projesi olarak algılanması, AK Parti ile sıkıntısı olan kesimlerin kimyasını bozmuş durumda. AK Parti’ye karşı Kürtleri kaybediyor olmanın verdiği bu sıkıntı, tıpkı derin devlete verilen mücadelede olduğu gibi, ideolojik hesaplaşma üzerinden çakılı lakin tarih dışı pozisyonlar üretiyor. Zaten bu tür süreçlerin zor olmasının en önemli nedeni, ideolojik kavganın her türlü hayatiyetin önüne geçmesi.

Doğal müttefikler Müslümanlar ve Kürtler

Ne ki, çözüm verili bu şartlara rağmen zorlanmak ve üretilmek durumunda. AK Parti, tarihin ve hayatın doğal akışının verdiği rolü üstlenerek, doğrusu ve eğrisiyle, sıradan bir siyasi parti olmanın çok ötesinde buldu kendisini. AK Parti, tıpkı 1920 ve 30’larda CHP’nin olduğu gibi, aslında bir kurucu parti. Bu kuruluş, eski kuruluşa rağmen ve onun imtiyaz kesimlerinin aleyhine ilerliyor görünüyor. Öfkeyi arttıran bir yanılsama bu. Bu öfkeye, dünün akıl verilen, ellerinden tutulan, “aşağı kasttan” iki kesimin PKK ve Kürt sorununu çözecek olmasına duyulan sınıfsal aydın tepkisi de ekleniyor.

İlk kuruluşta dışlanan ve hakları yenen, ancak buna rağmen ayakta kalabilen iki büyük toplumsal kesim, Müslümanlar ve Kürtler, PKK sorununun çözümü üzerinden son büyük engeli aşıyor gözükmekte …”(Markar Eseyan / Taraf)  

… Bu konuda okumak için…

Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler (Kitap + Tartışma)

Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişleIZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor. Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz. 

 

Türkiye bölünür mü?

“Bebek katili! Vatan haini!…” PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.“Kürtler ve Türkler kardeştir” diyenlerin kaçı “sen benim kardeşimsin” demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*) İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirin.

Irkçı Olmayan bir Anayasa Yapılabilir mi? »

Son on yıllık süreçte Türk siyasî tarihi yeni bir anayasa merkezinde şekilleniyor. Geçmişin aksine bu topraklarda yaşayan herkes bu ülke için yeni bir anayasanın ihtiyaç olduğunun farkında ve her kesim bu talebi dile getiriyor. 3. iktidar dönemini yaşayan Ak Parti hükümeti de son dönemde en önemli seçim vaadini yeni bir anayasa olarak açıkladı. Oy verenlerin önemli bir kesimi de yeni bir anayasa yapılması için oy verdi.

Aslında istenilen anayasa sadece bir hukuk metni ya da basit bir kanun manasına gelmiyor. Gerçekten yeni bir anayasa demek, bir ülkenin kodlarının yeniden yazılması manasına gelecek. Böyle bir anayasa bu ülke adına her şeyin sil baştan, tartışarak, uzlaşarak tekrardan bir belge haline getirilmesini amaçlayacak.

Bir taraftan da gündemi dolduran tartışmalara baktığımız Read the rest

Münazarat Risalesi (Bediüzzaman Hazretleri) »

 

“… İslamiyet güneş gibidir üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar! İslam güneşi kıyamete kadar devam edecektir. Ümitsizliğe kapılmaya gerek yoktur! …”

… e-kitap okumak için…

 

Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

Giovanni Mirabassi »

Deleuze ve Sanat / Anne Sauvagnargues »

Her olayın ve her güç ilişkisinin ardında Nietzsche etki ve tepkiyi ortaya koyar ve etkili ve tepkili yönünü yani gücün etolojik niteliğini ya da güç iradesinin birleşme değerini belirtir. Bu nedenle Nietzsche filozof ve sanatçıyı tıpkı bir fizyolog ve hekim olarak düşünür. Filozof, sanatçı “Nietzsche’ye özgü bir şekilde” yorum yaparlar, yani güçlerle ilişki kurar ve onlara bir “anlam” değil, “anlatım” kazandırırlar, ama onların biçimlerini, etkilerini biçimlendirdikleri yeni bir ilişkiyle özdek bağlamında birleştirerek değiştirirler. Bu bakış açısından yorumlamak bir güç ilişkisini geliştirmektir. Proust’un ilk uyarlamasından Read the rest

Beni Vahşetine Niye Ortak Ediyorsun? »

Sunuş: 90’lı yıllarda Güneydoğu’da askerlik yapan Hasan Bey,  yaşadıklarını anlatırken “Beni vahşetine niye ortak ediyorsun” diye isyan ediyordu. Güneydoğu’da davullarla zurnalarla askere yollanıp bu savaşta yitirilmiş nice genç bugün dönüp şahit olduklarını aktarma imkânı bulsalardı belki de aynı şeyi söyleyeceklerdi bizlere: “Beni vahşetine niye ortak ediyorsun!” Ancak onlar dönme ve şahit olduklarını aktarma imkânına sahip olamadılar. Öldükleri gün her şey aileleri için bir film karesindeki gibi dondu. Onlar hep ailelerinin davullarla zurnalarla vatan borcu ödemeye yollayıp geriye cenazeleri dönen 20 yaşlarındaki canları olarak kaldılar. Ve “hikâye” orada bitti…

Dönebilenler ise yıllarca belki “vatan haini” damgası yememek için, belki suçluluk hissiyle, belki korkudan veya belki de bu zalim savaşa bir şekilde inanıp ortak oldukları için sustular. Bu suskunluk zamanla onların da içini saran, kemiren bir çıbana dönüştü.

Şimdi silahlar susuyor. Silahlar sustuğu zaman insanlar konuşmaya başlayacak. Dağda olan dağda yaşananları, askere giden kendi tanıklıklarını çok daha korkusuzca ve dürüstçe anlatabilecek. Ve o zaman Etyen Mahçupyan’ın “Barış Yapmaktan Toplum Olmaya” isimli yazısında belirttiği gibi barışa susarak değil konuşarak yürüyecek,  yan yana değil gerçek anlamda bir arada yaşayan bir toplum olmanın adımlarını atacağız hep beraber… (Ö.Y. Malan Barkirin kitabı yazarı)

Beni vahşetine niye ortak ediyorsun?

Ben 94-95 yılında Tunceli Ovacık ilçesinde köy karakolunda askerliğimi yaptım.  Kuşluca Köyü’nde yaklaşık 11 ay kaldım. İlk gittiğim dönemler kış aylarının yeni yeni başlangıcıydı. Kış aylarında orada operasyon olma ihtimali zayıftı. Nedenine gelince üç metre kar yağıyordu. Karakolumuzun yaklaşık sağ tarafında bir kilometre çaprazımızda üç ya da dört tane ev vardı. Bunlara orada mezra diyorlar. Tekrar onunda çaprazında sekiz on hanelik bir yerleşim yeri vardı. Karakolumuzun sağ tarafında olan kısım ben oraya gitmeden önce boşaltılmış. Artık hangi şartlarda boşaltılmış orasını ben bilmiyorum.

Baharın gelmesiyle birlikte karlar eriyince OHAL olmayan bölgeden askerler bizim bölgemizde operasyon yapmaya başladılar. Keza aynı zamanda Bolu Komando Tugayına bağlı askerler operasyon yapıyordu. Bizim dışımızda seyyar 40 bin tane asker vardı. Bu grup o dönemde bölge sorumlusu olan Parmaksız Zeki ismiyle bilinen Şemdin Sakık’ın grubunun peşindeydi.  Bizim bölgemizde o sekiz hanelik olan yerleşim yeri artık o zamanki düşünceye göre tehlike arz ediyordu.

Günün birinde bizim karakola yaklaşık 600 kişilik bir askeri grup geldi. Bizi de yanlarına alarak operasyona çıktı. Bizler karakol eriydik. Seyyar asker değildik.  Sonuçta evlerin olduğu bölgeye gittik.  Bolu’dan gelen operasyonun başındaki kişi kurmay albaydı yanılmıyorsam. Bütün emir komuta ondaydı. Biz de onun isteğiyle hareket ediyorduk. Sonuçta  600 ya da 700 askeri  o evlerin çevresine yerleştirdiler.  Ben de yakın bir yerdeydim.  Komutanımız başımızda. Başımızda gelen kurmay elindeki megafonla içerdekilere seslendi. Seslenince içeriden Read the rest