Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Özgürlük / Zygmunt Bauman »

postmodern-zygmunt-bauman “… İzleyiciyi sürekli ve başarılı neticelerle ürünü kullandığına ikna edilen meşhur bir insan kullanılır. Hatta kişinin ünlü olduğu alandaki kişisel başarısının ürünün kullanımına bağlı olduğu ima edilir: gücünü özel bir besleyici içecekten alan başarılı bir atlet, güzelliğini belirli bir yüz kremiyle koruyan, sevilen bir kadın oyuncu vb. Bir başka seçenekte reklam açıkça tanımlanmayan bir ‘bilimsel araştırmayı kullanarak’, ‘doktorların’, ‘diş doktorları’nın düşüncelerine ya da daha genel olarak modern (ya da gelecekteki) teknolojiden görüntülere üstü kapalı bir biçimde başvurur […]Bu toplumun şiarı şudur: Kendini kötü hissediyorsan, ye! … Tüketicinin tepkisi melankoliktir; sıkıntısının, kendini boş, soğuk, yavan –sıcak zengin ve canlı şeylerle boğazına kadar dolmak ihtiyacında- hissetmek biçiminde ortaya çıktığını düşünür. Kurtuluşa giden yol gırtlaktan geçer; tüket ve kendini iyi hisset! Kuşkusuzu The Beatles’ın dediği gibi, “mutluluğu içinde hisset”melidir insan; ihtiyaç duyulan şey yiyecek değildir. Aynı şekilde, bir huzursuzluk, sürekli bir değişim, hareket ve farklılık manyaklığı vardır; yerinde durmak ölüm demektir… Tüketicilik, demek ki, takatsizlik ve uykusuzluk gibi birbiriyle çarpışan ikiz semptomlarıyla, depresyon psikopatolojisinin toplumsal benzeridir …”

 

… Bu konuda okumak için …

Derin İnsan 

“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Neden insan her hangi bir hayvan gibi, yeryüzünü bir eğlence merkezi, kendisini de bir turist olarak kabul edip yaşayamıyor? Bilerek, isteyerek bu yaşamı seçen insanları bir zaman sonra “bir şeyleri aşmak, bir şeylerin ötesine geçmek” çabasında görüyoruz. Gerçek şu ki korkudan elleriyle yüzünü kapatan insan aynı zamanda parmaklarının arasından kendini korkutan şeyi görmek istiyor! Okuduğunuz bu basit cümle insanın yeryüzündeki dramının özeti. Acıklı bir durum. Zira parmaklarınızı kaparsanız güvenliktesiniz(!). Ama kalbinizin derinliklerinden gelen bir ses kendi kendinize yalan söylediğinizi fısıldıyor… Modern dünyanın para kazanma makinesi homo-economicus’a, “maymunlaşmış insana” alternatif bir insan tarifi yapmak için yazıldı bu kitap. Bu “derin insan” kendi etik zemini ve alternatif siyasî projeleriyle 21ci yüzyıla damgasını vurabilecek mi?

Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Aulagnier, Cyrulnik, Politis, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.

Rusya, Çin ve ABD’nin yeni pokeri: Düşük yoğunluklu sürekli savaş »

enerji-finans

Rusya’nın Akdeniz ve Karadeniz’deki üslerini doğrudan tehdit eden Ukrayna ve Suriye baharlarını(!) sipariş eden elbette ABD idi. Ama doğu Asya’da da boş durmuyor ABD. Çin’in petrol tedarikini engellemek için Doğu Türkistan, Arakan, Tayland ve Tacikistan’da vahabîleri ve IŞİD militanlarını oyuna soktu. Çin kendisine dayatılan enerji ve finans tecridini aşmak için diplomatik hamleler yapıyor peşpeşe. Ama nereye el atsa Pekin’in ortakları ABD’nin finansal taarruzuna uğruyor. Döviz savaşları sertleşmekte. Çin’in petrol tedarikinde önemli yeri olan Sudan petrolü Yemen yüzünden risk altında. Fakat Cibuti’ye askerî üs açan Pekin’in eli göründüğünden daha da güçlü. ABD gibi Read the rest

Küreselleşme, içtimaî neticeleri / Zygmunt Bauman »

postmodern-zygmunt-bauman-5“… Agnes Heller uçak seyahatinde tanıdığı iş sahibi, orta yaşlı, beş dil bilen ve üç değişik yerde evi olan kadını şöyle anlatıyor: “Kadın, pek çok yer arasında oradan oraya göçüp duruyor. Bunu bir cemiyetin ferdi olarak değil, yalnız başına yapıyor; oysa kendisi gibi hareket eden çok sayıda insan var… İçinde yer aldığı kültür belli bir yerin kültürü değil, bir zamanın kültürü: Salt şimdiki zamanın kültürü Singapur’dan Hong Kong’a, oradan Londra, Stockholm, New Hampshire, Tokyo, Prag’a giderken ya da başka yerler arasında sürekli mekik dokurken ona eşlik edelim. Aynı Hiton otelinde kalıp, öğle yemeğinde aynı ton balıklı sandviçi ya da canı isterse Paris’te Çin ve Hong Kong’ta Fransız yemeği yiyor. Aynı tür faks makinesi, telefon ve bilgisayarları kullanıyor, aynı filmleri izliyor ve aynı tür insanlarla aynı tür sorunları tartışıyor…

Jermy Seabrook komşu blokta oturan bir kadını Michelle’i hatırlıyor: on beşindeyken saçları bir gün kırmızı, ertesi gün sarı, sonra simsiyah, ardından Afrikalılar gibi kıvır kıvır, atkuyruğu, örgülü ve nihayet kafası parlayacak kadar kısa olurdu… Dudakları bir gün kırmızı, bir gün mor, sonra siyahtı. Yüzü hortlak gibi beyaz sonra şeftali rengi, ardından sanki dökme metal gibi bronz oluyordu. Kaçma hayallerinin peşine düşüp on altısında erkek arkadaşıyla evi terk etti; erkek arkadaşı o zamanlar yirmi altısındaydı… On sekizinde kucağında iki çocukla annesine döndü… Üç yıl önce terk ettiği yatak odasında oturuyor; dünün pop yıldızlarının soluk resimleri, hala asılı durduğu duvarlardan ona bakıyor. Bana kendisini yüz yaşında hissettiğini söyledi hayatın sunabileceği her şeyi denemişti. Geriye hiçbir şey kalmamıştı… Heller’ın yol arkadaşı söz konusu olduğunda sanallık, gerçek bir evin dayatabileceği her türlü kısıtlamayı kaldırır, onu evsizliğin sıkıntıları ve kaygılarına maruz bırakmadan, mekânı maddîyetten arındırmasına yardım eder. Seabrook’un komşusu söz konusu olduğunda ise, hapishaneye dönen bir evin dehşet verici ve iğrenç gücü karşısında rahatlık sağlar; zamanı çözüp anlamsızlaştırır. Birinci deneyim postmodern özgürlük olarak yaşanırken, ikincisi köleliğin postmodern şeklini gibidir ve varoluşçu kaygı hissi verir …”

 

… Modernite ve postmodern dünya üzerine kitap okumak için…


Sen insansın, homo-economicus değilsin!

Avusturyalı romancı Robert Musil’in başyapıtı Niteliksiz AdamJames Joyce‘un Ulysses ve Marcel Proust‘un Geçmiş Zaman Peşinde adlı eserleriyle birlikte 20ci asır Batı edebiyatının temel taşlarından biri. Bu devasa romanın bitmemiş olması ise son derecede manidar. Zira romanın konusunu teşkil eden meseleler bugün de güncelliğini koruyor.  Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker…

Makinelerin dişli çarkları arasında kaybettiğimiz İnsan’ı Niteliksiz Adam’ın sayfalarında arıyoruz; dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birinde. Çünkü bilimsel ya da ekonomik düşünce kalıplarına sığmayan, müteâl / aşkın bir İnsan tasavvuruna ihtiyacımız var. Homo-economicus ya da homo-scientificus değil. Aradığımız, sorumluluk şuuruyla yaşayan hür İnsan.Buradan indirebilirsiniz.


Gurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığı sorgulamak için iyi bir fırsat… Sigmund Freud gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmişlik hissini anlatan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada. Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur? Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

Metafizik Üzerine Konuşma / Gottfried Wilhelm Leibniz »

Metafizik Üzerine Konuşma Gottfried Wilhelm Leibniz-2Tanrı düzeni aşan hiçbir şey yapmaz, düzenli olmayan olayların varlığını düşünemeyiz bile.

Genellikle Tanrı’nın eylemlerini olağan eylemler ve olağanüstü eylemler olmak üzere ikiye ayırırlar. Ama Tanrı’nın düzen dışında hiçbir şey yapmadığını düşünmek doğru olur. Böylece olağanüstü diye alınan şeyler yaratıklar arasında kurulmuş bazı özel düzenlerle ilgilidir. Çünkü, evrensel düzene gelince, bu düzende her şey uyarlıdır. Gerçek olan yalnızca dünyada tam tamına düzensiz bir şeyin varolamayacağı değil, aynı zamanda böyle bir şeyin tasarlanamayacağıdır. Çünkü birinin bakla falı açar gibi gülünç bir işe kalkıp kâğıdın orasına burasına gelişigüzel bir biçimde noktalar koyduğunu düşünelim. Bence, kavramı belli bir kurala göre durağan ve birbiçim olan, böylece bir elin belirlediği biçimde bütün noktalarında geçilebilen bir çizgi düşünülebilir.

Biri bir çırpıda bir çizgi çiziversin, bu çizgi bazen doğru, bazen daire, bazen daha başka bir şey olsun; bu çizginin tüm noktaları için ortak olan, değişmelerin tümünü belirleyen Read the rest

Bulantı / Jean-Paul Sartre »

sartre-bulanti“… İnsan yaşadı mı başına bir şey gelmez. Dekorlar değişir, kişiler çıkar, görüntüler değişir yalnız… Başlangıçlar da yoktur; günler anlamsız bir biçimde birbirine eklenir durur. Sonu gelmez, tekdüze bir hesap çizelgesidir bu….. Yaşamak budur işte. Ama hayatınızı anlatırsanız, her şey değişir… Olayları anlatırken, onların çıkış biçimini tam tersine döndürmüyor muyuz sanki? Gerçekte hep sondan başlanır. Son oradadır, görünmez olan oradadır. Başlangıcının değerini bir kaç kelimeyle veren odur. Bunlar gelecek tutkuların ışığı ile aydınlatılmışlardır. Sonra öykü sondan başa doğru devam eder. Mutluluklar birbiri üzerine yığılır. Öykünün sonu onları çeker, her an da kendinden bir öncekini çeker. Derken son onların hepsini birden kapıp, kavrayıverir. Ben de hayatımıb anılarının, hatırlanan bir yaşantının ki gibi birbirini izlemesini ve düzenli olmalarını istemiştim. Zamanı kuyruğundan yakalamaya çalışmak gibi bir şey… Ama biz, yarının henüz orada olmadığını hep unutuyoruz.”
[…] Bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım. Bütün bu adamlar; vakitlerini dertleşmekle, aynı düşüncede olduklarını anlayıp mutlululuk duymakla geçiriyorlar. Aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar da önem veriyorlar. Bakışı içe dönük, balık gözlü, kimsenin kendisiyle uyuşamadığı adamlardan biri aralarına karışmayagörsün, suratları hemen değişir […] Benim bildiğim, nesnelerin insana dokunmaması gerekir. Çünkü canlı değillerdir. Aralarında yaşar, onları kullanır, sonra yerlerine koyarız. Onlar sadece yararlıdırlar. Oysa bana dokunuyorlar. Çekilmez bir durum bu. Onlarla bağlantı kurmak korkutuyor beni. Sanki hepsi birer canlı hayvan […]
“Ben geçmişimi nerede saklayacağım? Geçmişinizi cebinizde saklayamazsınız. Onu koyacak bir eviniz olmalı. Gövdemden başka şeyim yok benim. Yapayalnız bir adam, salt gövdesiyle anıları durdurup saklayamaz. Anılar üzerinden geçip gider onun. Ama yakınmamalıyım. Çünkü özgür olmaktan başka şey istememiştim […] Bizi, birbirimizden ayıran gerçeği kavradım birden: Onun üzerinde düşünebileceklerim ona erişmiyordu; romanlarda görülen ruh biliminden fazlası elimden gelmiyordu. Oysa onun yargısı beni bir kılıç gibi biçiyor ve varolma hakkımı bile sorguya çekiyordu […] 

“… Şimdi var olandı; şimdi olmayan hiçbir şey varoluşmuyordu. Geçmiş var olan bir şey değildi. Hem de hiç değildi. Ne eşyada, hatta ne de düşüncemde var oluşmuyordu. Kendi geçmişimin benden kaçmış olduğunu çoktan beri anlamıştım […] Benim gözümde geçmiş, bir çeşit emekliye çıkarma; bir başka varoluşma biçimi, bir tatil ve hareketsizlikti. İşi biten her olay kendi kendine bir kutunun içine usulca giriyor ve bir fahri olay niteliği alıyordu
Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. Bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapamayacağımı biliyorum …”

 

… Bu konuda okumak için …

Derin İnsan 

“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Neden insan her hangi bir hayvan gibi, yeryüzünü bir eğlence merkezi, kendisini de bir turist olarak kabul edip yaşayamıyor? Bilerek, isteyerek bu yaşamı seçen insanları bir zaman sonra “bir şeyleri aşmak, bir şeylerin ötesine geçmek” çabasında görüyoruz.

Elodie Stevenson’un Gerçek Hayatı / Frédérique UidourElodie Stevenson’un Gerçek Hayatı / Frédérique Uidour Algı Kapıları / Aldous HuxleyAlgı Kapıları / Aldous HuxleyGerçek şu ki korkudan elleriyle yüzünü kapatan insan aynı zamanda parmaklarının arasından kendini korkutan şeyi görmek istiyor! Okuduğunuz bu basit cümle insanın yeryüzündeki dramının özeti. Acıklı bir durum. Zira parmaklarınızı kaparsanız güvenliktesiniz(!). Ama kalbinizin derinliklerinden gelen bir ses kendi kendinize yalan söylediğinizi fısıldıyor… Modern dünyanın para kazanma makinesi homo-economicus’a, “maymunlaşmış insana” alternatif bir insan tarifi yapmak için yazıldı bu kitap. Bu “derin insan” kendi etik zemini ve alternatif siyasî projeleriyle 21ci yüzyıla damgasını vurabilecek mi?

Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Aulagnier, Cyrulnik, Politis, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.

Barış isteyenler ile ateşkes isteyenlerin savaşı bitmedi »

teror-akp-erdoganTayyip ne yaptı size? 

Meşhur sözdür hani, ayının kırk tane hikayesi varmış ya kırkı da ahlat üstüne, tam o günleri yaşıyoruz bugünlerde. Bir terör örgütünün iki mensubu, bu ülkenin savcısını odasında öldürüyor, Dicle Deli diye bir sempatizan bu katillere methiyeler düzüyor, aradan zaman geçiyor, sonra bu arkadaş Ankara’daki terör eyleminde (ki savcıyı öldürdüklerinde zil takıp oynamıştı)öldürülünce barış şehidi oluyor, final cümlesi nedir bu kargaşanın: Katil Erdoğan. Kepazelik bununla da sınırlı kalsa iyi; bu ülkenin iktidar partisi ölen yakınlarına maaş ve kamuda iş imkanı sağlıyor. Onun verdiğinin bir fazlasını da bu ülkenin muhalefet partisi, iktidar alternatifi vaat ediyor: Şehit statüsüne alınsın.

Bu ülkenin savcısını odasında vurup öldüren iki teröristi ayakta alkışlayan bir sempatizan, bir yıl sonra aynı ülke tarafından şehitlik mertebesine yükseltiliyor. Daha açık anlatayım: Şihan’da, Kanimasi’de, Dağlıca’da, Besta’da bu bayrak için canını verenle, o canı alan, o canın alınmasına vesile olan, o canı alanlara ‘sırtımızı dayadığımız dağ’ diyebilen aşağılık insanlar aynı çizgide artık bu ülkede.

Adam ağzını açtığı zaman o koca oyuktan barış güvercinleri kanat çırparak çıkıyor kimine göre. Ağzından salyalar akıtarak izleyen bir zevahir var ki iki saz tıngırtısına tav olmuş bir ahmaklar sürüsünden başka birşey değil aslında. Nasıl bir akıl tutulmasıdır nasıl bir Read the rest

Görünmeden görenin iktidarı: Big Brother, Panoptikon ve Foucault »

panoptikon-foucault-benthamAuschwitz toplama kampında bir kule, Pensilvanya devlet hapishanesindeki güvenlik ekranları, “open space” adlı beyaz yakalılara mahsus psikolojik işkence odası, Guantanamo’da namaz kılanları gözetleyen nöbetçiler, Şanghay’da işçileri kontrol eden ustabaşıları… Gözetlenenlerin ya arkası dönük veya nöbetçiden daha aşağı bir konumda oldukları için üsttekine bakamıyorlar. Yahut kamerada olduğu gibi gözetleyende teknik bir üstünlük var. Bu listeye kışlaları, okulları ve hastahaneleri de ekleyebiliriz. Az gözle çok insanı gözetlemek, bir standarda göre kontrol etmek ve ceza/ödül ile düzeltmek/ normalleştirmek bize endüstri devriminden kalma bir miras. Elbette ortaçağda veya öncesinde de kontrol, ceza/ödül mekanizmaları vardı ama 19cu asrın başında yaygınlaşan “normalleştirme” sistemleri insanlık tarihinde bir ilk. (Bkz. Derin Lügat, Normal / A-Normal / عادي) Bu devire kadar adalet (yargı, suç, ceza…) inançlar ve geleneklerle içiçe geçmiş bir mefhum. Hatta birçok cemiyette insanlar dünyada verilen cezayı Ahiret’te verilecek cezanın kefareti gibi görüyorlar. Yani suç günahla, ceza cehennem azabıyla sıkı bir münasebet içinde. (Bkz. Derin Lügat, Adalet / Justice / العدالة) Oysa hızla sekülerleşen modern toplumlar ve kurdukları laik ulus-devletler için suç da cezası da yeryüzünde başlayıp biten süreçler. Laik cezanın amacı suçluyu terbiye etmek, suça meyledenleri caydırmak ve mağdur olan halkın intikamını alarak kanlı hesaplaşmaları önlemek. Modern devlet polisi, cezaevi ve idam sehpasıyla “meşru şiddeti” tekeline aldığı için kutsal metinlere ya da kısmen kabul gören geleneklere başvuramaz. Laik adalet, standart/ objektif/ tektip bir vicdan-suç-ceza algısına ve homojen yasalara muhtaç. Ölümden sonraki hayata inanmayan, Ahiret korkusunu bilmeyen cemiyetler için ayıplanma ve polis korkusu dışında bir şey yok. Haliyle laik toplumlar için iyi/kötü mefhumları ile fayda/zarar arasındaki sınır da silikleşiyor. (Bkz. Derin Lügat, Fayda / utility / utilité / فائدة ve Kötülük / mal / evil / شر) İşte görünmeden görmeyi amaçlayan sistemler bu zihniyetin hem meyvesi hem de ağacı. Kusurlu fabrika mamulü gibi “anormal” olarak etiketlenen suçluyu/ deliyi/ hastayı “normalleştirmeyi amaçlayan modern, merkezî sistemler.

Foucault ne diyor?

Modern zamanları diğer devirlerden ayırd eden vasıf akl-ı meaş ile akl-ı mead arasında dogmatik bir ayrım yapmak ve akl-ı meadı yok saymak. (Bkz. Derin Lügat, Akıl / Zekâ / Reason / Intelligence / العقل) Bu yüzden Foucault’nun da açıkça ifade ettiği gibi objektiflik/ bilimsellik ve ilerleme mevhumları iktidar ve lisan üzerindeki tahakküm mekanizmalarının genlerine işlemiş. Modernliğin belirleyicileri olan bu kavramlar günlük hayata nasıl geçiyor peki? Elbette modern müesseseler aracılığıyla. Yani hastaneler, okullar, hapishaneler, kısaca disiplin sağlayıcı/ normalleştirici bir işlevi haiz yerler. (Bkz. “Gözetlemek ve Cezalandırmak” isimli kitabı, fr. Surveiller et Punir, 1975)

Foucault’ya göre hastane, okul ve hapishane gibi modern disiplin kurumlarında Read the rest

Katliamın Rengi »

bomba-ankara20 Eylül 2011 tarihinde Ankara’nın en merkezi yeri Kızılay’da bulunan Kumrular Caddesinde bomba yüklü otomobille bir terör saldırısı gerçekleştirilmişti. Saldırıda 5 kişi ölmüş yaklaşık 40 kişi de yaralanmıştı. Haberi ilk öğrendiğimde birkaç saniyelik şaşkınlığın ardından büyük bir endişe içinde telefona sarıldım. Çünkü eşimin aynı saatlerde Kızılay’da işi vardı ve hala oralarda olabilirdi. Aradığımda patlamadan iki saat sonrasıydı. Telefonda eşimin eve dönmüş olduğunu öğrendim; fakat aynı zamanda kaygıya kapılmakta ne kadar haklı olduğumu da… Zira patlamadan gerçekten kıl payı kurtulmuş. Olayın tesiri bütünüyle ses tonuna yansımıştı.  O anda salimen evde bulunuyor olması beni rahatlatmaya yetmedi ve ben de eve gittim.

kan-kokusuAyrıntıları dinlediğimde kendi payımıza ne büyük bir felaket atlatmış olduğumuzu daha iyi anladım. Bombanın patladığı yerden çok çok yüz metre kadar uzaktaymış. Daha vahimi ise aynı cadde üzerindeki kaldırımdan patlamanın gerçekleştiği noktaya doğru yürüyormuş. Yani biraz daha hızlı yürüyor olsa ya da işini bir dakika daha erken bitirmiş olsa tam da patlamanın olduğu yerde bulunacakmış.

Günlerce bu hadisenin etkisi altında kaldım. Hiçbir haklı sebep olmaksızın, yok yere bir yakınınızın zarar görme, hatta canından olma ihtimali beni dehşete düşürmüştü. Çok kirli bir savaşın en alçakça eylemlerinden biri sonucunda bir yakınınızın tesadüfen orda bulunduğu için hayatını kaybetmesi ne korkunç bir hakikatmiş. Olayı düşündükçe içimin nasıl da öfke ile dolduğu daha dün gibi aklımda. O günden sonra ne zaman benzer bir bombalı saldırı haberi duysam hep Kumrular’ı hatırlar ve daha kolay empati kurarım ölenlerin Read the rest

Parçalanmış Hayat-Postmodern Ahlak Denemeleri / Zygmunt Bauman »

hayat-olum-zaman

« … Her birine bir isim verilen, hepsi sayılan ve hesap edilen, hepsi yavaş yavaş oluşan aile geleneği şatosuna kendi taşını koyan büyük büyük baba ve büyükannelerin, sayısız teyze ve amcaların sararmış resimleri ile dolu bir aile albümünü düşünün; albümün hiçbir kısmını çıkaramaz ya da silemezsiniz, albümdeki her şey –iyi ya da kötü- daimidir… ve birde silinmek, yeniden ve yeniden kullanılmak üzere tasarlanan, o anda ilginç ya da eğlenceli görünen şeyleri kaydeden fakat bu şeyleri sadece ilginçlerini sürdürdükleri müddetçe –ki sonuçta her şey ilginçliklerini yitirecektir- koruyan video kaseti düşünün. Eğer fotoğraf kâğıdı, eylemlerin ve şeylerin önemli, kalıcı ve sonuçsal olduğu, birbirine bağlı olduğu ve birbirini etkilediği mesajını sızdırıyorduysa videokaset, her şeyin kendi başına var olduğu ve sadece gözden kaybolana dek önemli olduğu, her vakanın sıfırdan başladığı, sonuçları ne olursa olsun bunların arkalarında hiçbir iz bırakmadan silinebileceği ve videokasetin ilk gün gibi bomboş olabileceği mesajını veriyor. Ya da, bu iki “zamanın ruhu” mesajı arasındaki fark için farklı bir metafor kullanmak gerekirse, modern zamanların parolasının yaratım, günümüzün parolasının ise yeniden kullanıma sokma olduğu söylenebilir. Ya da, eğer modernliğin favori inşa malzemesi çelik ve beton idiyse bugün bu plastiktir … »

… ölüm ve zaman üzerine okumak için …

Ölümden Bahseden Kitap
Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak? Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir “problem” olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm… Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o “konuşmayan nasihatçıdan”, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölümün ışığı. Buradan indirebilirsiniz.

Zaman Nedir?

“Zaman nedir? Kimse sormazsa ne olduğunu biliyorum. Ama birisine açıklamaya kalkarsam artık bilmiyorum… Eminim ki geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasagelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise sonsuzluk olmaz mı? İyi ama şimdiki zaman var olabilmek için geçmişe karışması gerekiyorsa mevcudiyetini  yok oluşuna muhtaç olan bir Şimdi‘ninVARlığından nasıl bahsedilebilir? Demek ki zaman yokluğa meylettiği ölçüde var olan şeydir.” (Aziz Augustinus, 354-430)

Zaman nedir? İnsan düşüncesinin en çok zorlandığı sorulardan biri bu. Zira Zaman’ın olmadığı bir yer, an, olay düşünmek imkânsız. “Hiç bir şey olmuyor şu an” derken bile zamansal bir cetvele ihtiyaç var. Saniyeler tık tık ilerleyecek ki “yaprak bile kıpırdamıyor” cümlesinin bir anlamı olsun. Zaman’ı anlamadan Yaşam, Hareket, Özgürlük kavramlar üzerine düşünmek de imkânsız.

Derin Göz isimli kitabımızda özellikle ünlü ressam Edward Hopper’dan bahsederken modern yaşamın özellikle de Sanat’ın biz insanlara Zaman’ı düşünmek için yeni kapılar açtığından bahsetmiştik.  Derin İnsan  adlı kitabımızın Korku Matkabı bölümünde de Korku-Zaman ilişkisinden ve Sinema Sanat’ından istifade ederek Zaman’ın NE’liğini bir parçacık sorgulamıştık. Kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediği sınırlarda yine Sanat’tan istifade ettik : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu.

Ama felsefeyi dışlamadık. Zaman hakkında çok isabetli tahliller yapmış olan Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl’den çok önce belki ilk defa Aristoteles (MÖ 300′ler) ile başlamış sorgulamalar var. 1800ler ve 1900lerdeki fikirler haliyle teknolojik ilerlemelerden ve yeni kurulan endüstriyel toplumdan istifade eden ama aynı zamanda bunların altında ezilen bir kuşağın ürettikleri. Bilim ve teknoloji ile zaman arasındaki ilişkiye gelince elbette Newton’dan Einstein’a ve Kuantum mekaniğine kadar uzayan, epistemolojiden fizik teorilerine kadar dallanıp budaklanan sorgulamalar söz konusu.

Peki bilimsel, objektif, tik-tak zamandan başka, daha insanî, sübjektif ya da bütün bunların üstünde, dışında MUTLAK bir Zaman kavramından bahsedilebilir mi? Zaman sadece bir çerçeve, aklı sınırlayan bir tür “yokluk” mudur? YoksaDerin İnsan  ve Zaman’ın eklemlendiği bir Derin Zaman boyutu var mıdır? Tam da bu noktada Delâilü’l-İ’câzMesnevîMakasıt-ül Felasife Telhis-u Kitab’in Nefs ve Fütuhat-ı Mekiyye gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açıyor. Zaman konusunu bütün derinliğiyle anlayabilir miyiz? Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.

Tüketim / Robert Bocock »

tuketim-bocock“ …Tüketim tutkusu, modernizmden sonra gelen kapitalizmin ya da “post-modern” kapitalizmin tipik özelliklerini sergileyen bir süreç haline geldi. Artık çoğu insanın kimlik duygusu bu insanların iş rollerinden çok, izledikleri tüketim kalıplarıyla ilgili olduğuna göre kolaylıkla söylenebilir ki yeni bir kapitalizm dönemi ortaya çıktı. Daha önceki dönemlerden ayırt edebilmek için bu yeni döneme “post-modern” diyebiliriz. Postmodern tüketimcilikte arzu duyulan şey, tüketilen “gerçek” çikolata, “gerçek” otomobil, ev veya mobilya değil. Esasında bu “gerçek” nesneler, arzuların yerine konan şeyler; doyurulması istenen arzular, sembolik arzular. Yani kültürel rumuzlarla temsil edilmeden biyolojik olarak sahip olunan arzular değiller […] Modern tüketiciler fiziksel olarak pasif ama zihinsel olarak çok meşguller. Tüketim her zamankinden fazla kafada çözülmesi gereken bir deneyim, beyinsel ve zihinsel bir olgu. Yalnızca vücudun gereksinimlerini yani fizyolojik ve biyolojik ihtiyaçları doyuran basit bir süreç olmaktan çıktı. Bu şekilde, yabancılaşma ve uzaklaşma modern tüketim kalıplarına da girdi …”

 

… Tüketim tutkusu ve kimlik krizleri üzerine kitap okumak için…

Ey Kapitalizm! Kara Sevdam! / Charles Allen Scarboro

70 kitap indirin70 kitap indirin

Kapitalizm bir kara sevdanın adı. Tutkulu bir aşk hikâyesi… Her gün kalbimizi kıran, bize hakaretler yağdıran, herkesin içinde rezil eden o sevgiliyi(!) terk edemiyoruz bir türlü. Alış-veriş merkezleri dolup taşıyor. Kredi kartı borçlarımız şişiyor. Bütün bu borçları ödemek için daha çok çalışmaya razıyız. Ailemizi, sağlığımızı, tatillerimizi, ibadetlerimizi feda ediyoruz. Hatta iş “arkadaşlarımızın” ayağını kaydırmak için planlar yapıyoruz.

Heyecanla satın alıp eve getirdikten sonra bir kenara attığımız ne çok şey var oysa. Okunmamış kitaplar, seyredilmeyi bekleyen DVDler, modası geçmiş giysiler, eski cep telefonları… Almak gerek ama kullanmak şart değil. Çünkü karnımızı doyurmak için değil“birisi olmak” için tüketiyoruz:

 “…Üniversitemdeki kapalı kızların çoğu, eşarplarını markası görünecek şekilde bağlıyor. Öğrenciler kitaplarını Mango çantalarda taşıyor. Bir Coach çanta, etiketi görünmeksizin pek de kıymetli değil. Ralp Lauren sağ tarafa işlenen küçük bir biniciyle bir servet kazandı. Çorapların bile görülebilir yerlerine logolar işlenmiş. Neden marka bu kadar önem arzediyor?…”(C.A. Scarboro)

Ne gariptir ki Türkiye’de hemen her kesimden insanı kolaylıkla birleştirebilen bir slogan var: “Kapitalizme Hayır!”. İslâmcı, komünist, ülkücü, Kemalist… Yürüyüşler yapıyorlar. Seminerler düzenliyorlar. “Küresel sermayeye geçit yok!”diye haykırıyorlar. İşçilerin sömürülmesinden Afrika’daki açlığa, ortadoğudaki petrol savaşlarından dünyanın kirlenmesine kadar her taşın altından çıkan bir düşman bu. Kapitalizm karşıtı İslâmcıların, komünistlerin, ülkücülerin ve Kemalistlerin ekonomi tasavvuru nasıldır? Kapalı kapıların ardında puro içen şişman adamlar mı tahayyül ediyorlar bilmiyorum. Ama bazen kendilerini aldattıklarını düşünüyorum. İyi ile kötü arasında bir çizgi çekmek, kötüleri “öteki tarafta” bırakmak… O kadar da kolay değil:

“Ah keşke her şey o kadar basit olsaydı. Bütün kötülükleri içi kararmış birileri yapsaydı ve bütün mesele onları bulup yok etmekten ibaret olsaydı. Ne var kiİyi ile Kötü arasındaki çizgi her insanın kalbinden geçiyor. Kim kendi kalbinin bir parçasını yok etmek ister?” (Soljenitsin)

Okuyacağınız bu kitap insanların para ile, tüketim ile kurdukları ilişkiye ışık tutuyor. Charles Allen Scarboro’nun Karl Marx ve Max Weber’in fikirlerinden de isitifade ederek hazırladığı özgün bir çalışma. Scarboro İstanbul’da yaşayan bir Amerikalı. Akademik birikiminin yanı sıra kapitalizmin anavatanından gelmesi, “içimizde yaşayan bir öteki” olması bu kitaba ayrı bir lezzet katmış kanaatimce. Modern yaşamın getirdiği “önemsizleşme” hissi ve bunun yol açtığı kimlik ihtiyacını sorgulayan, klasik ekonomi teorilerini tamamlayan bu çalışmayı Müleyke Barutçu  Türkçeye kazandırdı. Kendisinden Chomsky, Klein ekseninde yeni çalışmalar ve özgün makaleler de okumayı umuyoruz. Kitabı buradan indirebilirsiniz.