RSS Feed for This Post

Daha da CHP’yi yazmam!

chp_cehape_kilicdaroglu_kilicdaroglu_Uzun süredir bu ülkede bir şey dikkatimi çekmekte. Özellikle yazın dünyasında yazıp çizdikleriyle diğerlerinin arasından sıyrılan, dikkatleri celbeden, vurduğu yerden ses getiren yazarların tadı damaklarda kalası yazılarına hasret kalmış bulunmaktayız. Cevvalliğine aşina olduğumuz, kavgada söylenmeyecek sözleri bize bir çelebi ustalığıyla hap yapıp yutturan o kalemin efendileri, sıklıkla sade suya tirid yazılara başvurmakta ve belki de müstefid olacağımız birkaç kelimeden bizi mahrum etmekteler.

‘Kalite’ dediğiniz şey ne bir göçmen kuştur mevsimi gelince yola revan olsun ne de bir mantardır dünden bugüne bir günde yerden bitiversin. Kalite, çok uzun uğraşlar, mücadeleler neticesinde ancak ömrünüzün belli bir merhalesinin sonunda elinizde kalan terekeden ibarettir o kadar. Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde zorlamayla çiziktirenler, seçim sonrası bundan da vazgeçtiler. Muhtemelen, dünya durdukça MHP’nin başında kalası liderinin, ‘aslında kaybeden Tayyip Erdoğan’dır’ sözü bunda etkili olmuştur. Çünkü Pınarhisar’dan Cumhurbaşkanlığına kadar giden yolda kendisine refakat sayın Devlet Bahçeli, bir şekilde de olsa rakibini başbakanlıktan etmiştir; doğru ama Cumhurbaşkanlığı makamına da uğurlamak kendisine nasip olmuştur.

Sırf bu yüzdendir karşı cenahın yazar çizer tayfasının açmazından bahsetmem girizgahta. Çünkü ‘yazar’ dediğiniz adam, eğer ki kendini yetiştirmişse biraz da doktordur aynı zamanda. Teşhisler koyabilir, tedaviden bahsedebilir ve en önemlisi de ‘mesleki körlük’ hastalığı kendisine sirayet etmediği için üçüncü bir göz olarak size çok büyük faydaları dokunabilir. Fakat muhatabınız Devlet Bey gibi bir hastaysa ne yapabilirsiniz; Siyasi geçmişinin kendisini getirdiği nokta bir ötenaziyi gerekli kılmakta ama hala anlamak istemiyor. Keza, CHP’de aynı dertten müzdarip; sırf merakımdan seçim gecesi Halk Tv’yi açtım ve Japon olmadığımıza bir kere daha şükrettim. Tayyip Erdoğan’ın balkon konuşması yaptığı saatlerde Ekmeleddin Bey’in başarısından bahsediyorlardı. Başlarına gelen bir Japon’un başına gelseydi ‘harakiri müessesesi’ şimdiye kadar devreye girmişti. Neyse ki CHP eskiden bu yana Osmanlı nizamının ‘kardeş katli’ tarafıyla daha bir ilgili olduğundan zararları kendilerinedir.

Eğer öyle olmasaydı ‘dokuz kurda bir hurda’ diye tabir edeceğimiz bu koalisyonun dertlere derman olacağına bu kadar iman ederler miydi? İşin garibi, Ekmeleddin Bey gibi yaşını başını almış bir adamı dahi yoldan çıkardılar da yüzde altmışlardan bahsettirdiler. ‘Şeyh uçmaz mürit uçurur’ sözü bir kere daha ete kemiğe büründü bu topraklarda o kadar. Yine de alabilselerdi şayet, Ekmeleddin Bey’den alacakları çok ders vardı. Seçimin ertesinde tüm olup biteni tek cümleyle özetledi: ‘Ben de söz bitti arkadaşlar’. Siyaset okullarında ders olarak okutulacak bu diskur belki de çoğunuzun gözünden kaçmıştır. Kaçmıştır diyorum, çünkü aynı zamanlarda CHP’nin kuruluşundan bu yana gerçekleştirdiği bilmem kaçıncı kayıkçı kavgasının bir benzeri daha sahnelenmekteydi.

Hadi biz bu curcunaya alıştık ve uzun bir müddettir bu curcunaya Anadolu kasabalarında kurulan ‘ucuz kumpanya’ gözüyle bakıyoruz diyelim. Hani, herbiri birer münzeviler beldesi olan ve varlığından, kendilerinden başka kimsenin haberi olmayan kasabaları bir müddet de olsa canlandıran o kumpanyalardan bahsediyorum. CHP bu halk için bir eğlence aracı olduğunun farkında bile değil ne yazık ki. ‘Atatürk’ün kurduğu bu ülke’ diye başladıkları her cümlede, başörtüsünden tutun da temel hak ve özgürlüklere kadar kendilerince ‘bu ülkeye yakışmayan’ bir sürü zırva sayıyorlar ama ölümcül bir soruyu atlıyorlar; Bir Allah’ın kulunun çıkıp da ‘Atatürk’ün partisinin bu kronik başarısızlığındaki sebep ya da sebeplerde sizin de hisseniz olabilir mi’ diye sormaması garip değil mi? Normal şartlar altında, kişi veya kişilerin bu soruyu kendilerine sorması gerekirdi ama ben beklentisini bu derece yüksek tutanlardan değilim.

On iki senede ‘muhtar bile olamaz’ denilen bir siyasi figürün Cumhurbaşkanlığına yürüyüşünü tüm dünya nasıl izliyorsa öyle izlediler. Ne bir önlem alabildiler ne de kulaklarımızın pasını silecek, beyin kıvrımlarımıza bir sinerji pompalayacak fikirleri bu halka atfettiler. İhtiyaçları olan her daim bir günah keçisiydi ve kimseyi şaşırtmadılar; suçlu olarak Ekmeleddin Bey’de karar kıldılar. Sadece onlar olsa neyse, koca koca yazar çizer tayfası hem genelde hem yerelde utanmadan sıkılmadan bundan bahsedebildiler. Hiç kimse Tayyip Erdoğan’ın gücünün sebebi olan Kürtlerin, dindarların ve varoşların varlığından bahsetmedi. Mesela Diyarbakır’da her yüz kişiden birinin CHP’nin umdelerini benimsemesi kimseyi ilgilendirmiyor bu cenahta. Bu hal bile tek başına bir hilkat garibesi değil midir. Geçende televizyonda izledim ve Tayyip Erdoğan’ın biraz da can sıkıntısından Köşk’e çıktığına inancım bir kat daha arttı. Spiker, Kemal Kılıçdaroğlu’na ‘Kürt Meselesi’ hakkında eylem planını sordu. İşimi gücümü bıraktım ve dinlemek için kulak kabarttım. On küsur maddelik planları olduğunu ama bu mesele hakkında konuşacaklarını tahmin etmedikleri için notlarını yanına almadığını söyledi. Aklında kalan tek maddeyi de emsal teşkil etmesi için kamuoyuyla paylaştı: Diyarbakır cezaevi müze olmalı.

İçler acısı bir durum! Ne acıdır ki, Türkiye’nin kurucusu olduğunu iddia eden bir siyasi hareketin lideri, bir solukta böylesine can alıcı bir mesele hakkında irticalen bir konuşma yapamıyor. Bir hababam talebesi gibi, ancak kopya çekerek ortaya birşeyler koyabileceğine inanıyor. CHP, bu ülkeyi kapı deliğinden izleyen ve ancak kapının arkasından duyabildiği kadar anlayan bir harekettir. İşte bu hareketin ‘konuş’ dediğin zaman kekelemesi, dudaklarından kırık dökük birkaç kelime çıkması, hatta saçmalaması hep bu yüzdendir.

İğneyi bu ve bunun gibi bir zihniyete batırıyorsak çuvaldızı bu sefer kendimize batıralım ve soralım: Türkiye’nin kurulduğu günden bu yana en can alıcı meselesi hakkında söyleyecek sözü olmayan bir siyasi hareketin liderinin varlığı sabitken, o siyasi hareketin Cumhurbaşkanı Adayının İstiklal Marşından bihaber olması ayıp mıdır?

Asla ayıp değildir; hatta bırakın iki şiiri karıştırmasını, Ekmeleddin Bey’in ağzından ‘Deutschland Deutschland uber alles’ kelimeleri dökülse, ya da ne bileyim Marseillaise’den bir iki kuple terennüm etse bu ülkede aklı başında kimsenin kendisini ayıplamaması gerekir.

Neyse, tilkide kuyruk CHP’de antin kuntin işler bitmez. Ben bu cenahın lafla yola gelecek tayfadan olmadığına artık kâni oldum. Bu düşüncemi de geçende bir vesileyle buluşup, bir çay içimi yarenlik yaptığım değerli editörüm Mehmet Yılmaz’la paylaştım. Bu kafa yapısı hakkında yazmak, yazana bir şey katmayacağı gerçeği ortadayken, halen yazmaya çalışmak zaman israfından başka bir şey değil. Kendimizi zorlayacağımız başka kulvarlara kaymalı ve okumaya, anlamaya ağırlık vermeliyiz. Onlara da zaman tanıyalım ki, bu ülkenin insanlarının hesaba gelmez kayıplarla yüreklerine işlenmiş sorunları hakkında derslerini biraz çalışsınlar. En azından, biri ‘hadi konuş’ dediğinde köşedeki kahvenin çaycısı kadar akıllı uslu laflar edebilsinler.

Daha da böyle konusundan bihaber ‘marjinal’ gruplar hakkında kalem oynatmam…

 

… E-kitap okumak için…

sen-insansinSen insansın, homo-economicus değilsin!

Avusturyalı romancı Robert Musil’in başyapıtı Niteliksiz AdamJames Joyce‘un Ulysses ve Marcel Proust‘un Geçmiş Zaman Peşinde adlı eserleriyle birlikte 20ci asır Batı edebiyatının temel taşlarından biri. Bu devasa romanın bitmemiş olması ise son derecede manidar. Zira romanın konusunu teşkil eden meseleler bugün de güncelliğini koruyor.  Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker…

Makinelerin dişli çarkları arasında kaybettiğimiz İnsan’ı Niteliksiz Adam’ın sayfalarında arıyoruz; dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birinde. Çünkü bilimsel ya da ekonomik düşünce kalıplarına sığmayan, aşkın bir İnsan tasavvuruna ihtiyacımız var. Homo-economicus ya da homo-scientificus değil. Aradığımız, sorumluluk şuuruyla yaşayan hür İnsan.Buradan indirebilirsiniz.

kapak-kucuk-2Gözle dinlenen müzik: Tezyin

Batı sanatı her hangi bir konuyu “güzel” anlatır. Bir kadın, batan güneş, tabakta duran meyvalar… İslâm sanatının ise konusu Güzellik’tir. Bunun için tezyin, hat, ebru… hatta İslâm mimarîsi dahi soyuttur, mücerred sanattır.

Derrida, Burckhardt, Florenski ve Panofski’nin isabetle söylediği gibi Batılı sanatçı doğayı taklid ettiği için, merkezi perspektif ve anatomi kurallarının hakim olduğu figüratif eserler ihdas eder. Bu taklitçi eserler ise seyircinin ruhunu değil benliğini, nefsini uyandırır. Zira kâmil sanat tabiatı taklid etmez. Sanat fırça tutan elin, tasavvur eden aklın, resme bakan gözün secdesidir. Tekâmül eden sanatçı (haşa) boyacı değil bir imamdır artık. Her fırça darbesi tekbir gibidir. Zahirde basit motiflerin tekrarıyla oluşan görsel musiki ile seyircilerin ruhu öylesine agâh olur ki kalpler kanatlanıverir. Müslüman sanatçı bu yüzden tezyin, hat, ebru gibi mücerred sanatı tercih eder. Güzel eşyaları değil Güzel’i anlatmak derdindedir. Çünkü ne sanatçının enaniyet iddiası ne de seyircinin BEN’liği makbul değildir. Görünene bakıp Görünmez’i okumaktır murad; O’nun güzelliği ile coşan kalp göğüs kafesinden kurtulup sonsuzluğa kanat açar.

Tezyinî nağmeleri gözlerimizle işitmek için yazıldı bu e-kitap. John locke gibi bir “tabula rasa” yapmak için değil Hz. İbrahim (as) gibi “la ilahe” diyebilmek için. Buradan indirebilirsiniz.

Kaybedenler Klübü: Anti-demokratik bir muhalefetin kısa tarihi

T.C. kurulurken Hitler, Mussolini ve Stalin başrolleri paylaşıyordu. İki dünya savaşının ortalığı kasıp kavurduğu o korkunç yıllarda “bizim” Cumhuriyet gazetesi’nin faşizme ve faşistlere övgüler yağdırması bir rastlantı mıdır? Kemalistlerin ilâhı olan Atatürk’ün emriyle 80.000 Alevî Kürd’ün Dersim’de katledilmesi, Kur’an’ın, ezanın yasaklanması, imamların, alimlerin idam edilmesi, Kürtleri, Hristiyanları ve Yahudileri hedef alan zulümler de yine Atatürk ve onu ilahlaştıranlar tarafından yapılmadı mı?

Bu ağır mirasa sahip bir CHP ve Türk solu şimdilerde “İslâmî” olduğu iddia edilen bir cemaat ile, Fethullah Gülen’in ekibiyle ittifak içinde. Yobaz laiklerin, yasakların kurbanı olduklarını, baskı gördüklerini iddia ediyor bu insanlar. Ama bir yandan da alenen İslâm düşmanlığı yapan her türlü harekete hatta İsrail’e bile destek vermekten çekinmiyorlar. Tuttukları yol İslâm’dan daha çok bir ideolojiye benziyor: Gülenizm. Millî istihbarattan dershanelere, dış politikadan bankalara kadar her konuda dertleri var. Ama Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Arakan’da zulüm gören Müslümanları dert etmiyorlar. Acayip…

Türk solu, CHP ve Fethullah Bey… Nereden geldiler? Nereye gidiyorlar? Elinizdeki bu kitap meseleyi tarihsel bir perspektifte ele almayı amaçlıyor.Buradan indirebilirsiniz.


freud-kapakGurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığı sorgulamak için iyi bir fırsat… Sigmund Freud gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmişlik hissini anlatan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada. Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur? Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

fethullah-gulen-kapak

Fethullah Gülen’i yi bilirdik

(Son güncelleme: Üçüncü sürüm, 28 Ocak 2014)

Türkçe Olimpiyatlarını ve Türk okullarını sevmiştik. Gözü yaşlı vaizin Amerika’da yaşamasına alışmıştık. 1980 öncesinde komünizme karşı CIA ile işbirliği yapmasına “taktik” demiştik. Fethullah Gülen aleyhine açılan davalardan birinin iddianamesinde“pozitivist felsefeye karşı olmak” ile suçlanıyordu. Biz de karşıydık pozitivizme. “Aferin” dedik, “bizdensin”.

Bugün gerçek şu ki Fethullah Bey’in ekibi manşetle, kasetle hükümet devirmeye çalışan, yalan haberle Türkiye’yi ve Müslümanları sürekli zora sokan çirkin insanların tahakkümü altında. Bizim sevdiğimiz, güvendiğimiz “küçük eller” ise koyun sürüsü gibi suskun. Medyada, devlet kurumlarında, emniyet ve adaletin içinde çeteleşme, ergenekonlaşma var. Gülen cemaati dünya ile uğraşmaktan ahirete vakit ayıramıyor. Gülen cemaati bir cemaatten başka herşeye benziyor.

Kitabın ilk yarısında Fethullah Bey’i ve ekibini öven, yapılan iyi işleri savunan, destekleyen makaleler bulacaksınız. Bugün yaşadıklarımızla birlikte değerlendirince can acıtan bir soru kendini dayatıyor bize: Fethullah Gülen ve kurmayları bizi baştan beri kandırdı mı? Yoksa “küçük eller” dediğimiz masum insanların  güzel teşkilâtı sonradan mı kokuştu? Kitabı buradan indirebilirsiniz.

Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır

yitikAfganistan’daki bir medreseyi, Bosna’daki bir camiyi, Hindistan’daki Taj Mahal’i görsel olarak islâmî yapan nedir hiç düşündünüz mü? Anadolu kilimlerini, İran halılarını, Fas’taki gümüş takıları, Endülüs’teki sarayları birleştiren ortak unsur nedir? Müslüman olmayan bir insan bile kolaylıkla“bunlar İslâm sanatıdır” diyebilir. Sanat tarihi konusunda hiç bir bilgisi olmayanlar için de şüpheye yer yoktur. Şüpheye yer yoktur da… bu ne acayip bir bilmecedir! Endonezya’dan Fas’a, Kazakistan’dan Nijerya’ya uzanan milyonlarca kilometrekarelik alanda yaşayan, belki 30 belki 40 farklı lisan konuşan Müslüman sanatkârlar nasıl olmuş da böylesi muazzam bir görsel bütünlüğe sadık kalabilmiştir?

Bakan gözleri pasifleştiren tasvirci sanatın aksine İslâm sanatı okunan bir sanattır. Yani görünmeyeni anlatmak için çizer görüneni. Doğayı taklid etmek değildir maksat. İnsanların aklını uyandırması, kalplerine hitab etmesi sebebiyle İslâm sanatının soyut bir sanat olduğu da aşikârdır. Ama Avrupa kökenli soyut sanattan ayrıdır İslâm sanatı. Meselâ Picasso, Kandinsky, Klee, Rothko gibi ressamlar gibi sembolizme itibar edilmemiştir. 284 sayfalık kitabımıza çok sayıda İslâm sanatı örneği ekledik. Bakmak için değil elbette, görünen sayesinde görünmeyeni akledebilmek, yani İslâm sanatını “okumak” içinBuradan indirebilirsiniz.


İslâm’da Mimar ve Şehir

Cumhuriyet’in ilânından beri yaşadığımız şehirler hızla tektipleşiyor. Betondan yapılmış kareler ve dikdörtgenler kapladı ufkumuzu. Trabzon, Aydın, Malatya… Anadolu’nun her yeri birbirine benzedi. Fakat Türkiye’ye has bir sorun değil bu. Batının “alternatifsiz” demokrasisi ve serbest piyasası mimarları da tektipleştirdi. Farklı düşünemeyen, yerel özellikleri eserlerine yansıtmayan mimarlar kutu gibi binalar dikiyor. Moskova, Tokyo, Paris, Hong Kong da tektipleşiyor ve çirkinleşiyor.

Çare? Binalara değil de mimara, yani insana odaklanmak olabilir; yani eşyayı ve sureti değil İnsan’ı ve sîreti merkeze almak. Zira bu bir norm ya da ekol meselesi değil: İslâmiyet’in ilk asırlarında bir şehir övüleceği vakit binalar değil yetiştirdiği kıymetli insanlar anılırmış. Biz de güzel binalarda ve güzel şehirlerde hayat sürmek için önce güzel mimarlar yetiştirerek başlayabiliriz işe. İnsan gibi yaşamak için mimarî çirkinliklerden ve bunaltıcı tektipleşmeden kurtulabiliriz. Bu ancak Güzel Ahlâk ile Güzel Mimarî arasındaki bağı yeniden tesis etmekle olabilir. Çare Mimar Sinan gibi cami yapmak değil Mimar Sinan gibi insan yetiştirmek. Kitabımızın maksadı ise teşhis ve tedaviye hizmet etmekten ibaret. Buradan indirebilirsiniz.

Kürtlerin Tarihi Üzerine

kapak_kurt-tarihi-uzerine80 seneden beri Kürtlerin tarihi isyan ve terörle özdeşleşti. Son yıllarda ise ilk defa hemen her kesimden insanın desteklediği bir barış süreci başladı. Bu süreç kendi başına tarihi bir anlama sahip elbette. Yine de büyüyen umutların, atılan adımların sağlam olması ve geleceğe yöne vermesi için yaşananlar ile Kürtlerin tarihi arasında bir köprü kurulması gerek. Dahası Türkiye dışındaki etnik terör tecrübelerinden, sosyal barış projelerinden yararlanmak elzem. Bu sebeple, Kemal Burkay, Hasan Cemal, İsmail Beşikçi, Mustafa Akyol kadar Alain Touraine, Johan Galtung, Paddy Woodworth ve Gandhi’den de istifa ettik bu kitabı hazırlarken. Umuyoruz ki güncel tartışmaları ve gelişmeleri bir kenara koyarak geçmişe kısaca bir göz atmak bugünü daha anlamlı okumamızı sağlayacak. Buradan indirebilirsiniz.

Hükümeti devirmek isteyen birileri mi var?

Hükümeti_devirmek_kapak4 Türk bankası çalışanlarını sömürmek, tüketiciyi kandırmak ve haksız rekabetten dolayı çok ağır cezalar yediler. Hemen ardından Türkiye tarihin en büyük anti-kapitalist ayaklanmasını yaşadık. Göstericiler “Sosyalist Türkiye” ve “yaşasın devrim” sloganları atarak orak-çekiçli pankartlar, Deniz Gezmiş posterleri taşıdılar. Tuhaf olan ise bazı bankaların ve holdinglerin bu ayaklanmaya destek olmasıydı. Anti-kapitalist göstericiler 20 gün boyunca İstanbul’un en lüks otellerinden birinde bedava kaldılar. Tuhaflıklar bununla da bitmedi. CNN, BBC, Reuters ve daha bir çok medya kuruluşu bir kaç sene önce, üstelik yabancı ülkelerde çekilmiş yaralı ve ölülerin  fotoğraflarını “Türkiye” diyerek servis etti. Tayyip Erdoğan’a destek için toplanan AKP’lilerin fotoğrafı CNN tarafından kazayla(?) “Ayaklanmış Protestocular” olarak yayınlandı.

Dünyada da tuhaf şeyler oldu:

  • Türkiye ile neredeyse aynı anda Brezilya’da bir halk(?) ayaklanması başladı.
  • Georges Soros’a ait ekonomi gazeteleri Çin ekonomisi hakkında aşırı kötümser haberler yaydılar.

“Kazalar” bu kadar çoğalınca insanlar ister istemez bazı şeyleri sorguluyor:

  • Türk bankaları neden sermaye düşmanı, anti-kapitalist bir ayaklanmaya destek oldu?
  • Acaba 2008 krizinden sonra kan kaybeden ABD ve Avrupa kaçan sermayeyi geri  çekmeye mi çalışıyor?
  • Brezilya, Çin ve Türkiye Avrupa ve ABD’deki yatırımları çekmenin cezasını mı ödüyor?

Elinizdeki kitap bu sorulara ve darbe iddialarına cevap arıyor. Buradan indirebilirsiniz.

kapak_kitap_capulcularÇapulcular” ne istiyor?

Genel seçimler yaklaşırken başladı Taksim Gezi Parkı olayları. İnsanlar öldü, yaralananlar, tutuklananlar oldu. Taksim’deki sanat galerileri bile yağmalandı. Maddî zarar büyük: Yakılan otobüsler, özel araçlar, iş yerleri. Ancak hâlâ isyancıların ne istediğini bilmiyoruz. Taksim Dayanışma Grubu’ndan çelişkili açıklamalar geliyor. Polisi ya da göstericileri suçlamadan önce şunu bilmek gerekiyor: “Çapulcular” ne istiyor? Daha fazla demokrasi? Sosyalizm? Devrim? Darbe? Elinizdeki e-kitap bu sorulara cevap arıyor. Buradan indirebilirsiniz.

 Alevilik, Ortak Acılardan Bir Kimlik

Aleviler ızdıraplarda, geçmişin acılarında buluşuyorlar. Dersim, Madımak… Bu isimler anıldığında kırmızı bir düğmeye basılmış gibi bütün farklı Alevilik-LER birleşiyor ve bir tepki geliyor. Hızlı, öngörülebilir ve manipülasyona açık bir tepki bu. Ortada geç-ME-miş bir geçmiş var. Kıymetli yazarımız Cemile Bayraktar’ın dediği gibi “yüzleşilmediği müddetçe de geçmeyecek bu geçmiş” , çıkarılmayı bekleyen bir diken gibi acı vermeye devam edecek.

Diğer yandan çok sayıda Alevi kendi atalarına, dedelerine, manevî önderlerine en büyük acıları reva görmüş olanlara büyük bir sadakat ile bağlılar. Yani Kemalistlere ve CHP’ye. Yakın tarihi sorgulamak şöyle dursun ibadethanelerini Atatürk resimleriyle donatıyorlar. Ortak acıların ve siyasî tercihlerin dışında Alevileri birleştirecek bir inanç, bir kültür yok mu? Acaba Aleviler Stockholm sendromundan kurtulabilecekler mi? Elinizdeki kitap bunları sorguluyor. Buradan indirebilirsiniz.

Trackback URL

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin