RSS Feed for This Post

Milliyetçiler, Kemalistler ve ulusalcılar neden başarısız?

20080426_derindusunceorg_knb.jpgGalatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olan Tolga Çevikel doktora tezi kapsamında Pakvizyon sitesi ile yaptığı röportajda çok temel bir soru sormuş:

Ulusalcı/Kemalist ya da milliyetçi blog yazarları neden yok (ya da çok az) sizce?

Bu soruya net bir yanıt verebilmek için önce politik bloglar âlemine genel olarak bakmak gerekiyor. İnternet gerçekten çok kaliteli yazıların bulunabildiği bir ortam haline geldi.

Gazeteler ve televizyon kanalları ister istemez büyük şirketlerle, şirketler de politikacılarla iyi geçinmek zorunda olduklarından 4cü kuvvet denen basın demokrasideki yerini dolduramıyor her zaman. Tabi hükümet karşıtı/yanlısı gazeteler birbirini dengelese bu sorun bir yere kadar çözülecek ama Türkiye’nin durumu biraz özel: Saflaşma daha çok darbe yanlısı/karşıtı gibi oluyor son zamanlarda.

Bağımsız politika blogları

Uzun zamandır kaliteli yazıları ile öne çıkan birçok site var. Dikkat çekici olan ise bütün bu sitelerin arasında Tolga Çevikel’in dediği gibi iki veya üç siyasî duruşun ağırlıkta olması. Hızlı bir sınıflandırma yapacak olursak:

  1. Liberaller,
  2. Muhafazakâr-demokratlar,
  3. Liberalizm-sosyalizm sentezcileri.

Kendisini “Kemalist” veya “milliyetçi” diye tarif edenler ile ulusalcılar garip bir şekilde görünmez vaziyetteler bu düşünce platformunda. Neden?

Aslında bu sorunun yanıtı biraz “görünen” sitelerde saklı. Meselâ Uçan Balık, Anlama Çabası, Üçüncü Dalga veya Çağatayca gibi sağlam fikirleri ve güçlü argümanları olan sitelere bakın. Veya Liberal Düşünce Topluluğu, 3H Hareketi ya da Toplum ve Politika Enstitüsü gibi makale yazmakla yetinmeyen, toplantılar, seminerler düzenleyen, İngilizce makaleler yayınlayan gruplara.

Diğer yandan profesyonel gazetecilik veya araştırmacılık yapan, makaleleri düzenli olarak gazete ve dergilerde yayınlanan hatta kitap yazan aydınların siteleri var. Bunların arasında İslâm, Kürt sorunu ve laiklik konusundaki çalışmalarıyla Mustafa Akyol, Balkan savaşları ve Birinci Dünya Savaşı üzerine çalışan Tuncay Yılmazer’in sitesi Gelibolu’yu Anlamak sayılabilir.

Kemalist bloglar nerede?

20080426_derindusunceorg_knb2.jpgBu siteleri ve grupları gözlemleyerek ne söylenebilir? Türkiye’nin siyasî düşünce hayatına dâhil olmak için söylenmeye, yazılmaya, paylaşılmaya ve tartışılmaya değer düşüncelere sahip olmak gerekiyor.

İkinci önemli nokta ise yazmanın söylemekten çok daha zor oluşu. Telefonda veya bir kahvede öylesine beyan ettiğimiz fikirlerimizi yazmaya başladığımız andan itibaren “fikir parçacıklarını” belli bir yapı içine oturtmak gerekiyor: Neden-sonuç ilişkileri, çıkarımlar, başka kaynaklara referanslar…

Fikirleriniz genel olarak iyi ve/veya ilginç olsa bile hepsini birleştirip kendini okutan bir yazıya dönüştürmek kolay bir iş değil. Önce kaynak araştırma ve teyid, arkasından da şekil olarak inşa etme aşaması geliyor.

Tabi bu çabayı düzenli olarak harcamak hiç de hafife alınabilecek bir özveri değil. İnsanın küçücük de olsa ülkesine, barışa, insanlığa faydalı olabilecek bir şeyler yapma arzusu taşıması gerek. O zaman Kemalistlerin resmî felsefesi olan pozitivizmin penceresinden baktığınızda “özveri” gibi görünen karşılıksız çalışma bir mutluluk kaynağına dönüşüyor. Zira “verme hakkı” insanı insanlaştıran ve öyle kalmasını sağlayan bir olgu.

Kemalist, ulusalcı, milliyetçi grupların bu fikir mutfağında varlık göstereMEmesinin iki sebebi bu işte. Yani;

  • 1) Fikir üreteMEmek,
  • 2) Kendilerini sıkıştırdıkları “ben” merkezli korku, nefret ve suçluluk üçgeninde Türkiye sevgisine yer kalmamış olması.

Bu iki iddia da oldukça güçlü. Hatta bazıları tarafından bir suçlama/aşağılama olarak bile algılanabilir. Böyle bir yanlışa düşülmemesi için her ikisini de açıklayacağız.

Fikir üretmek, duygu üretmek…

20080426_derindusunceorg_knb_7.jpgPolitika alanında fikir üretebilmek için insanın önce siyasî bir projesi olması gerekiyor. Yani “2008 Türkiye’si bugün şu haldedir, 2030′larda böyle olmasını istiyorum, demek ki korunması gereken vasıflar şunlardır, iyileştirilmesi gerekenler de bunlar” diyebilmek ve bunu gerçekleştirmek için imkânların nasıl kullanılması gerektiği konusunda fikir yürütebilmek.

Bir başka deyişle siyasî proje A noktası ile B noktasını birleştiren bir çizgidir. Kim ne yapacak? Ne zaman bitecek? Kaça mal olacak? Kim ödeyecek? gibi sorulara cevap verebilmektir.

Küresel ısınmaya Kemalizmin cevabı nedir? Sosyal Güvenlik yasasına milliyetçilik penceresinden nasıl bakılabilir? Nükleer enerjiye karşı Atatürk’ün tavrı ne olurdu? Liberal ekonomi ile devletçilik ilkesi nasıl bağdaşabilir?…

Gerek milliyetçilik gerekse Kemalizm iddia edildiği gibi siyasî proje değil bir ruh hali. Çünkü bu insanları dinlerken ana fikirler hep şunlara kilitleniyor:

  • 1) Türkiye’nin İran olması,
  • 2) Büyük Ortadoğu Projesi,
  • 3) Özelleştirmeler yoluyla “vatanın satılması”,
  • 4) Siyonistlerin Güney doğudan toprak satın alması,
  • 5) Misyonerler ve Türkiye’nin Hıristiyanlaştırılması,
  • 6) Bor madenlerimizi çalmak için kurulmuş komplolar.

Bir an için bunların bir kısmının veya tamamının gerçek olduğunu varsayalım. Bunlara cevaben siyasî bir proje oluşturmak gerekmez mi? Daha güçlü bir ekonomi ve bu ekonomiye sırtını yaslamış daha güçlü bir ordu, istihbarat, gücünü halktan alan ve diplomaside eli güçlenmiş bir hükümet, …

Gerçekten de “harbi Kemalist” veya “koyu milliyetçi” sitelerde Atatürk fotoğraflarından, bozkurt resimlerinden ve slogandan başka bir şey yok.

Daha önce de alıntıladığımız ve Blog kazanı adlı sitede yayınlanmış olan bir röportajda Derin Sular‘ın yazarı Serdar Kaya şöyle diyordu:

“Ben Cumhuriyet neslinin ‘söyleyecek sözü olmayan’ bir nesil olduğunu düşünüyorum. Bu da tabii, kullanıma hazır doğrularla, ezberci bir şekilde yetiştirilmiş olmanın bir sonucu. Hepimizin maruz kalmış olduğu bu köhne eğitim sistemi ne yazık ki böyle çalışıyor. Zaten bu nedenle de, ‘cumhuriyet dönemi şiiri’ ya da ‘cumhuriyet dönemi romanı’ diye bir şey yok. Yakın bir gelecekte de olmayacak. Elimizdeki çok sınırlı sayıda eser de, sadece ve sadece kendi kişisel imkan ya da gayretleriyle eğitim sisteminin zihinlere yerleştirdiği o fanusu bir şekilde ve bir ölçüde kırmayı başarabilmiş olan kişilere ait. İşin acı yanı şu ki, cumhuriyet döneminin ‘olmayanları’ listesini de epey uzatabilirsiniz. ‘Cumhuriyet dönemi mimarisi’ ya da ‘cumhuriyet dönemi eğlence kültürü’ diyebilirsiniz mesela. Sözgelimi, şehirlerimizi istila eden beton yığını apartmanlar, camiler, işte bu karaktersizliğin bir sonucu.”

Duygular : Korku, kin ve suçluluk

Bu “ben” merkezli duyguların aşırı bir yoğunlukta yaşanması Kemalistleri ve milliyetçileri akıllarını kullanmaktan alıkoyuyor. Bu duygulardan ilk ikisi zaten sitelerinde ve yaptıkları mitinglerde dışa yansıyor. Ama gerçekte bu duyguların arasında bir etkileşim var.

Korkan bir insan ya düşmanını yok eder ya da kaçar. Ama hiç bir şey yapamayanlar kin besler. Diğer yandan düşünMEmeye alışmış, liderini takip eden, bir takım ideolojik kutsallar üzerine yemin etmeye şartlandırılmış insanlar söz konusu ideolojinin toplumda zemin kaybettiğini gördükçe bir suçluluk duygusuna kapılıyorlar.

Bir on Kasım konuşmasında genç bir kız ağlıyordu: “Atam biz sana layık olamadık, bizi affet”. “iyi ki Atatürk Kemalist değildi” başlıklı yazımızda da bu suçluluk halini irdelemiştik:

“2007 model Kemalizm bir ruh hali. Yenilgi ve korkudan zevk alma derecesinde bu dünyadan kopmuş olma hali. Ezanın Fransızca okunduğu, köylülerin tango yaptığı, bütün dünyanın bize gıpta ettiği, Atlantis gibi müthiş bir ütopyaya özlem duyma hali. Gerçekte hiç olmamış çağdaş bir Türkiye nostaljisi içinde yaşanan bir tür melankoli.

Kemalist kendini işte bu ütopyanın uzantısı olarak algıladığı için bugün mutsuz. Ama bu mutsuzluğu değiştirmek için ne yapıyor? Anıtkabir’e koşuyor, Atatürk’ün siyah-beyaz fotoğraflarına bakıp göz yaşı döküyor. Aslında bu durumu sürdürmek istiyor. Karısı tarafından terk edildiği için kendini içkiye vermiş bir adam gibi. Kendine acıyor. Ama karısının eve dönmesini istemiyor.”

Bu suçluluk hissi aslında çok dikkat edilmesi gereken bir nokta. Zira insanı saldırganlığa hatta katil olmaya bile itebilir. Kendimize söylediğimiz yalanlarla iç dünyamızın kin-nefret-suçluluk mekanizmalarının bizi nasıl kırılgan hale getirebileceğini anlamak için 12 Eylül’den önceki terör dönemine bir göz atmak yeterli değil mi? Bugün de Ergenekoncu çetelerin vatan ve millet sevgisini sömürmek için kullandıkları yöntem bu zaten. Hırant Dink’in ölümüne yol açan koşullandırmaları “O gün bebek nasıl katil oldu?” adlı makalemizde ayrıntılı bir biçimde aktarmıştık. Hastalık derecesinde kendine yalan söyleyen insanların önce korkuya ardından kine ve son olarak da saldırganlığa yenilmeleri Sigmund Freud‘dan beri bilinen ve bilimsel olarak incelenen bir süreç.

20080426_derindusunceorg_knb_8.jpgBu iki makalede irdelediğimiz gibi gerek Kemalistler gerekse milliyetçi/ulusalcı söylemlerin etkisindeki arkadaşların düşünce değil duygu ürettiklerini müşahede ediyoruz. Çok fazla teorik açıklamalara girmeden sadece şu videoya bakarak dahi bu kin-korku-suçluluk üçgenini gözlemlemek mümkün.

22 Temmuzdan önce MHP ile CHP’nin birleşmesi gündeme geldiği sıralarda dediğimiz gibi:

“Nerede o kendine güvenen, dünya’yı fethetmeye hazırlanan Türk Milliyetçiliği? Tersine korkak Türklerin söylemi olmuş. “Biz kendimize yeteriz! ABD Dolar’ı yasaklansın”

Milliyetçilik ne istemediğini bilenlerin hareketi olmuş. Olabilecek kötü şeylere, komplo teorilerine kilitlenmiş, geleceği düşünemeyen, daha güzel bir Türkiye ile ilgili hayal kuramayanların hareketi.

Milliyetçiler projesiz çünkü ödleri kopuyor. Türkiye’nin hiç bir sorunu için akılcı bir proje üretecek durumda değiller. […]

Bu Ötekileştirme ihtiyacı milliyetçiliğin amip gibi bölünmesine yol açıyor. Ötekini bertaraf edip de Türk Türk’e kalırlarsa bu sefer şehir, bölge, futbol takımı gibi aidiyetlerde yeni çatışma sebepleri arıyorlar. Meselâ 1980′lerdeki Sakarya - Konya düşmanlığı, Bugünlerde basın desteğiyle oluşturulan Trabzon-Diyarbakır çekişmesi, stadlardaki şiddet.

20080426_derindusunceorg_knb_3.jpgÇünkü Maslow piramidinde ifade bulan ihtiyaçların bir çoğu doyurulmamış ve yakın bir gelecekte de doymayacak. O halde bir gruba ait olmanın verdiği tatmin ile diğerlerini ikame etmekten başka çare kalmıyor.

Tıpkı Avrupa’daki holiganlar gibi Türk holiganlar da “hayatın sillesini yemiş” gençlerin oluşturdukları gruplar. Sadece ayrı renkte bayrak salladığı için bir insanı öldürecek kadar cinnet geçiren bu çocukların milliyetçi hareketler içinde yer alması elbette bir rastlantı değil.

Bu açıdan bakıldığında Türk Milliyetçiliği’nin bölücü bir etki yaptığını da görmek zor değil. Bu aidiyet söylemleriyle Türkiye’deki bütün etnik milliyetçilikler kışkırtılıyor ister istemez. Meselâ gitgide daha çok Kürtün hukuksal ve ekonomik sorunlarına etnik çözümler araması hatta bir ulus devlet hayali kurmasını da bu çerçevede değerlendirmekte fayda var.”

(Yazının tamamı için Türk Milliyetçiliğinin intiharı: CHP ile MHP birleşsin! Adresine bakılabilir.)

20080426_derindusunceorg_knb_4.jpg

5 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 8 Yorum

  2. Yazan:ALPEREN Tarih: Nis 26, 2008 | Reply

    TÜRKLÜK SORUNLU KAVRAM MI?
    ALPEREN GÜRBÜZER

    Yükselen milliyetçilik her nedense paylaşılamıyor, her türden parti milliyetçiliğe vurgu yapıyor. Kimi Türklerin tarihte 16 devlet kurduğunun gurur okşayıcılığından kendinden geçerken, kimide alaycı usulupla bir o kadar da devlet yıkmışız karşılığını veriyor, kimi milliyetçiliği Atatürk Milliyetçiliği eksenine oturturken, kimi de ulusalcı ya da Türk Milliyetçiliği çerçevesinde meseleyi ele alıyor. Anlaşıldığı kadarıyla Milliyetçilik etrafında cerayan eden çeşitlilik hergeçen gün artıyor, sayısına bereket..
    Evvela şu onaltı devlet olayını ele alalım neymiş bu mesele diye. Tarihe şöyle bir gözattığımızda sözkonusu devletlerin arasında hem tabiyet yönünden, hemde yönetim bakımdan Türk olanda var, olmayanda sözkonusu. Dolayısıyla tarihi değiştiremiyeceğimize göre bu durumun Türklüğü kafatası yönünden yahut damarlarındaki kana kadar indirgeyenleri memnun etmesede tarihi tespit bu. Zaten kendini Türk hisseden herkes Türktür anlayışında olanlar için pek handikap teşkil etmiyor. Ne var bunda, olabilir gibi kaçamak cevaplar vermekle de, mesele bir çırpıda çözülmüyor aslında. Dolayısıyla Türklük kavramı sorunlu olmaya devam ediyor maalesef. Bu konu öyle aşırı noktalara taşınmış ki; Ya sev ya da terk et diyecek kadar belli kesimler işi çığırından çıkartmışlar bile.
    Kıbrıs Barış Harekâtından sonra, Yavru vatan Kıbrıs’ı Cumhurbaşkanlığı forsunda mevcut olan onaltı yıldıza nasıl dâhil etsek diye kara kara düşünmeye koyulmuşlar, derken çareyi pek dikkatleri çekmeyen Batı Hunları listeden çıkarmakta bulmuşlar çözümü. İşte bu şekilde KKTC, on altı yıldızın arasında kendine böyle yer bulabilmiş ancak. Tarihle oynamak işte buna derler, oysa tarihe müdahale edilen meta değil, tarih yaşanıp kayda geçen bilgi hazinesidir çünkü. Hele hele bir milleti onaltı devletle sınırlandırmak, eksiltmek ya da olamayanı olmuş gibi göstermek girişimleri başlı başına skandal niteliğinde vahim bir hata. Bırakın bu konuları tarihçiler halletsinler, sırça köşklerde ele alınacak konular değil bu meseleler. Nitekim onaltı yıldızın içinde olmayıpda tarihte yerini almış nice Türk toplulukların olduğu artık bir sır değil. Ne kadar merakmışız simgeleşmeye, donuklaşmaya ve rozetleşmeye meğer.
    TÜRKLÜK
    Türklük bugünkü anlamda artık içi boşaltılmış ulus devlet olmanın aracı sadece.. Birzamanlar Türklük değerdi, ulu orta herzaman konuşulabilecek bir kavram değildi. Çünkü değerli ziynetler hep en güzel yerlerde muhafaza edilir, saklı kalır pazara dökülmez, ucuz olan şeyler ulu orta yerlerde sergilenir ancak. Bundan dolayı Osmanlı altı asır boyunca Türk olduğu halde adının Türk olduğundan sıkca bahsetmemiş, hatta gerek duymamış. Utandığından mı? Elbette hayır. Bu demek değildir ki Osmanlı aslını, atasını inkâr edip ne idüğü belirsiz bir devlet. Bilakis; Osmanlı’nın evvela bir dünya görüşü var; İla’yı Kelimetullah için Nizam-ı âlem ideali sözkonusu idi. Onun için milliyetçiliğin dar kalıplarına kendilerini mahkûm etmediler, ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz düsturunu şiar edindiler hep. İslamı ön plana alıp arkasına da Osmanlılık şuurunun itici gücünü katıp hükümran olmuşlar. Ki; kurduğu devletlere bile ya kurucularının adını, ya da sülale isimlerini, yani Al-i Selçuklu, Al-i Osmanlı şeklinde kodlayarak yetinmişler sadece. Bağrında taşıdığı milliyetlere öteki gözüyle bakmadıkları içindir ki; üç kıtada hükümran olmayı başarabilmişlerdir.
    Bütün imparatorlukların hemen hemen hepsi kozmopolittir. Osmanlı’nın bunlar arasında tek farkı engin tolerans anlayışına sahip olmasıdır. Bizanslılar yıllardır Yahudilere insanca muamele yapmayıp itip kalktığı içindir cihanşümul imparatorluk esprisini yakalayamamışlardır. İşte Osmanlının cihanşümul olmasının temel esprisi milliyetçilik yapmamasıdır, yani milliyetler çelişkisine meydan vermemesidir. Dolayısıyla Osmanlının bilinci tek ırka dayanarak gelişmemiş, aksine Türk unsurunun yanında gayr-i müslim tebadan derlenen seçkinler tabakasınıda yönetime dâhil ederek içte ve dışta birliği dirliği sağlayabilmiştir. Bu yüzden Osmanlı aynı zamanda Müslüman Romadır. Zaten batının ortasında kurulmasıda bu durumu teyid ediyor.
    Türklüğü ulus devletinin aracı olarak kullananlar ne yapıyor? Türklüğü değer olmaktan hızla uzaklaştırıp ideolojik kalıbın ürünü olarak lanse ediyorlar sürekli.. Böyle sunulunca Türklük sanki medeniyetten yoksun, sadece Nihal Atsız’ın öğretilerinde yer alan güçlü, kahraman veya bir Türk dünyaya bedel meydan okumasına dönüşüyor. Nitekim bu tür Türklüğün içerisinde Mevlana’nın ne olursan ol yine gel, yahut Yunus’un yaratılanı sev yaratandan ötürü sevgi içerikli çağrıştıran ana temalarını göremiyoruz.
    Oysa bizim ecdadımız Moğol kasırgasını Horasan Erenlerinin irşad soluğu ile bertaraf etmişlerdi, geldiğimiz noktada iseTürklerin Moğollaştığına şahit oluyoruz sanki. Malum olduğu üzere Moğollar medeniyet nedir bilmezler, yıkıcıdırlar, zaten yerleşik olamadıkları için yüzyılı aşmayacak şekilde tarihin harabelerine gömülüp kayboldular. Bir zamanlar etrafına korku salan, insanlıktan nasibini almamış Moğolları, Hülagoları, Cengizleri genç kuşaklara örnek sunmaya kalkışırsak bu Türklüğü yüceltmez, bilakis Türklerin Cengizleşmesi yahut Moğollaşması demek olur. Asıl Milliyetimizin izlerini bulmaya çalışacaksak Ahmet Yesevi’nin yaktığı ateşte aramalı. Bakın yahya Kemal Fuad Köprülü’ye ne diyor: Ahmet Yesevi’yi bir inceleyin göreceksiniz ki, bizim milliyetimizin temelleri orada bulacaksınız diyor. Gerçekten de Pir-i Türkistan (k.s), dergâhına gelen Türk’ün alp’ini erenlikle süsleyerek ona alperenlik kimliği kazandırmış ve böylece Türklük aşama aşama yerleşikliğe, ordanda medeniyete, derken üç kıtaya hükmeden cihargir imparatoluğa geçmiş.
    İslamiyet öncesi Türklüğün pazu kuvvetiyle yetinseydik belki de şuanda yeryüzünde Türk adına hiçbir devletin varlığından sözedemiyecektik. Milliyetçilik eğilimlerin kıpırdadığı şu hengamede Türklüğü sadece bilek kuvvetine endeksleyenler, bu gücü dışa karşı yansıtsalar gam yemeyiz, ama malesef bu kol kırılır yen içinde kalır misali kuvvetimizi iç dengelerin ayarlamasında kullanıyoruz.. Moğollaştırılmak istenen Türk’ün Moğollardan tek farkı dışa karşı yumuşak ve esnek, içe karşıda daha sert ve katı tavır sergilenmesi şeklinde sunulmaya çalışıldığı aşikâr.
    Adını Türklükle bağdaştıran Göktürkler bile kullandığı sikkelerinin bir yüzünde Çince, diğer yüzünde Göktürkçe yazılar koymasından yüksünmemiş. Hakeza Türk Başbuğlarının Çinli, Selçuklu’nun ise İranlı Nizamül Mülk’ü veziriazam yapması, yine Osmanlı Padişahlarının Bizans prenslerle evlenmesi, devşirme sisteminin yıllarca uygulanması, Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı bir dilinde sarayda kompleksiz bir şekilde kullanılması gibi Türklük örnekleri tüm çıplaklığı ile önümüzde dururken, şekilci dediğimiz moda Türklük türetilmeye çalışılıyor durduk yerde. Türklüğü dışa yönük çerçevesinden, kendi kabına çekmeyi marifet sanan sığ beyinler ne akla hizmet ediyorlar doğrusu anlamış değiliz. Bizler göçebe topluluklar halinde bile bu denli tekilci değildik, Türk olarak göç ettikçe değişik ırkdan insanlarla tanışmıştık, hem kültürlerine renk katmışız hemde onlardan birşeyler almışız, bunun neticesinde de farklılıklarla birarada nasıl yaşanacağını keşfederek bütün cümle aleme esnek davranma kabiliyetini göstermişiz ve isbatlamışız.
    Moda milliyetçilik moda Türklük tanımı doğuruyor.. Ne yazık ki; iki zıt etnisite birbirini besliyerek etki tepki etkileşimden kaynaklana bir tanım üretiyor. Bu nasıl oluyor derseniz, birbirlerine ültimatom yağdırarak gerçekleşiyor.. Dolayısıyla herkesi aynı kalıba sokma yarışının varacağı nokta birbirlerinin kuyusunu kazarak kültürlerini kurutmak olacaktır elbette. Abbasilerden, Selçuklulardan, Osmanlıdan arda kalan boşluk giderilmediği sürece bu sıkıntılar devam edeceğe benziyor. Osmanlı unutturulmaya çalışılsa da tarihi çekim gücü onu asla hafızalarda silinmesine geçit vermiyor. Bu yüzden redd-i miras yapmakla hem kendimize zulmediyoruz hemde ulu çınarımız Osmanlıya haksızlık ediyoruz. Dünyanın neresini turlarsanız turlayın Osmanlı bir şekilde kimliği ile karşımıza çıkıyor. Diyelim ki yolumuz Macaristana düştü, ister istemez karşımıza Mohaç çıkacaktır muhakkak, bu da Osmanlının hala canlı olduğunun göstergesidir.
    Hala tarihi gerçekler ortada iken göçebe döneminin at üstünde kılıç sallamanın hayaliyle etrafa korku salan Türklük modelini yerleştirmekte ısrarcıyız. Dünyanın hiçbir yerinde bizimki kadar etnik meseleler bu denli kaşınmıyor, ülkelerin bir çoğu diğerini ötekileştirmenin mahzurlarını fark etmiş ve derhal terk etmişler, ama şimdi o hastalık bize sirayet etmiş onların bıraktığı noktada biz etnisite problemleriyle uğraşır konuma geldik. Oysa yeni Türklük tanımı iç ve dış düşman dürtüsüyle sınır bekçiliği talep ediyor bizden. Ulus devlet mantelitesi tabiatıyla tektip milliyetçilik tanımı öngörüyor, buna tepki olarak etnik toplulukların kök bağlarını tetikleyerek kendi etnik kimliklerine dört elle sarılmalarına yol açıyor. Tehlike ne Türk insanında, ne de dışarı ile ilişkilendirilen emperyal devletlerde, asıl tehlikeden söz edeceksek beynimizin derinliklerinde mevcut olan tehlike senaryolarında aramalı, bu hal artık psikolojik maraz hale geldi. Örnek aldığımız Fransanın modelinin ortayakoşduğu menfi milliyetçiliğin topraklarımıza sıçraması sonucu ulus devletçilik anlayışının ürettiği tek tipçilik marazı, maalesef Türklerin farklılıkları zenginlik gören anlayışını yerle bir ederek tarumar eyledi. Şimdi bu kimliğe büründüğümüze sevinelim mi ağlayalım mı ne dersiniz? Kimileri ellerine kına yaksa da etnisiteye dayalı siyaset farklılıkları geriyor, birleştirmiyor, tam tersine ayrıştırıyor.
    OBJEKTİF TARİH ANLAYIŞI
    Gerçek Türklükden bahsedeceksek Erol Göka’nın da söylediği gibi; Türkler uygarlık sentezci yönüyle tarihe damgasını vurmuştu. İşte kökse kök bu, tarihse objektif tarih değerlendirmesi buna denir. Unutmayalım ki; Cumhuriyeti kuranlarda Osmalı’nın kadrolarından çıktı, köklerinde Osmanlılık mevcut. Sadece kadrolar mı, elbette hayır. Parlamentosu, siyasi partisi, basını ve tüm müesseselerini devr aldı. Genç Cumhuriyetimizin Osmanlının mirasını devralması başlı başına köklerimizi inkâr etmediğimizin bariz delilidir. Nitekim Atatürk; yeni bir ulus kurduk, yeniden bir millet yarattık demiyor, aksine eski cemaat toplumundan modern bir toplum meydana getirdik diyor. Yani gelişmeciliğe vurgu yapıyor. Dolayısıyla kurulan Cumhuriyetimiz Osmanlının değişik bir tür devamı niteliğindedir diyebiliriz. Bugün gelinen noktada ne kadar redd-i miras yapılmaya çalışılsa da dünyanın gözünde biz hala Osmanlıyız. Dünya unutmamış biz nasıl unutabiliriz ki?
    Tarihten maksat kişileri yada bir ırkı övmek veya yermek değil, tarihe eleştiri getirebilmek esas olanı, hatta ibret alabilmek ve tarih bilincini yakalayabilmektir gaye. Resmi tarihin ve ideolojiinin varlığı hiçde önemli değil, önemli olan halkın kabülünü kazanıp kazanmaması hususu. Gerçeklerin konuşulmasından korkulması, yasak kurallar koyulması resmi tarihin ve ideolojnin iflası değil mi? Arşivlerin uzun seneler incelenmeye müsaade edilmemesi hep bu kaygının işareti değilmi? Resmi tarihe karşı çıkış olarak Kemal Tahir, Kazım Karabekir, Mete Tuncay, Dr Rıza Nur vs. gibi tarih çalışmaları var önümüzde. Fakat Cumhuriyetimizin resmi anlayışı yayınlanmasına izin vermiyor. Hürriyet yazarı Murat Bardakçı’nın bile Şahbaba’yı yazarken bazı bölümleri çıkardığını söylemesi düşündürücü değil mi? O halde geçmişimizle sıkboğaz olmaya lüzum yok, hâsılı inkâr etsekde Osmanlı gönüllerde taptaze yaşıyor, bu böyle biline.
    Dinimiz gereği birbirimize mütevazı dışarıya karşı çetin olmak gerekirken birbirimizle bu kavga bu şiddet bu ne celal niye? Olan milletimize oluyor, içte sertleştikçe aslında kan kaybediyoruz sürekli, dışarda söz ettiğimiz dış düşmanımızın teknolojik silahları ile bile silahlanmadan havanda su dövüyoruz adeta. Kompleksiz yaşamayı yeniden keşfetmeli, tarihimizle yeniden yüzleşerek tabii. Türklük denen değeri yeniden keşfederek doğru mecraya vira vira yelken açarak birlik limanında demirlemeli… Sığ düşüncelerden kurtulmanın yollarını aramalı ırkçı yaklaşımlara geçit vermeden sürekli düşman hobisi ile yatıp kalkmak yarınlarımızı boş yere heba ettiğimiz gibi, kardeş coğrafyalarda yaşayan halklara kucak açmamızı önlüyor. Ne işi var Mehmetçiğin Yemende, Lübnanda demek gibi yaklaşımların doğmasına neden oluyor. Artık dört tarafımız düşmanla çevrili çığırtkanlığına paydos deme zamanı gelmedi mi? Bunca vahdet şuuru birikimimiz varken başka arayışlara yönelmek büyük bir hata.

    KÜRTÇÜLÜK
    Bir diğer kanayan yaramız da kürtçülük meselesi. Kürtçülüğün asla kabül görmesi mümkün değil, muhatap bile alınmaya değmez, bir bardak suda fırtına koparılmanın ötesinde bir anlam taşımıyor çünkü. Kürtçülük sanıldığının aksine korkulacak boyutta bir mesele gibi görünmüyor, tamamen psikolojik korkuların sonucu yerleşmiş bir kanaat olsa gerek. Çünkü Kürtçülük akımının yerleşecek zemini yok ki, adamların ne doğru dürüst ortak bir dili var, edebiyat desen evlere şenlik, hiç bir şey yok ortada, ne de devlet geleneği var, bütün bunlardan mahrum olan bir akımdan gereksiz telaşa kapılarak olmayan birşeyi kendi ellerimizle büyütüyoruz, ama farkında değiliz, adeta yangına körükle gidiyoruz gibi. Şimdiye kadar biz birbirimizi ayrı gayrı görmedik şimdide görmemeli, nezaman ki öteki muamelesi yapmaya başladık kronik bir mesele olarak karşımıza çıkıverdi biranda. Kürt dediğimiz insanları bu coğrafyada profesör, asker, şarkıcı türkücü, Roman yazarı, her ne arasan her meslekten her etki alanda değerlendirmekle gök kubbe başımıza geçmedi ki şimdi de geçsin. Bırakın kendi doğal mecrasına problem kendiliğinden kalksın. Tarafların her iki kesimide sevgiden söz etmiyor, herkes kin kışkırtıcılığına soyunmuş sanki.
    Üstelik milliyetçilik kavramıda batıdan kopya edilmiş kavram. Tarihi süreçte yaşadığımız coğrafyalarda bizi ırklar ayırmazdı, sadece müslim ve gayr-i müslim tasnifi vardı. Osmanlı birlik ve beraberlik denen olayı inananlar kardeştir buyruğuyla çözmüş, gayri müslimlerle ilişkilerimizi de; Dinde zorlama yok ilahi prensibi sayesinde farklılıkları birarada tutmayı başarmış, bunun sonucu olarakda gayri müslimler uzun yıllar Osmanlı şemsiyesi altında özgürce yaşama şansını elde etmişlerdir. Ne zaman ki; Fransız ihtilalinden sonra milliyetçilik akımları yükselmeye başladı, Prof.Dr. İlber Oltaylı’nın dediği gibi yeni bir truva atı olarak Türklük, neyazık ki sorunlu kavram olarak gündemimize girdi. Milliyetçilik rüzgârları coğrafyamıza sıçradı sıçramasınada, bu arada olanlarda oldu, birlik beraberlik duyguları törpülendi, ardından bağımsızlıklarını ilan milletlerin doğuşuna sahne oldu coğrafyamız.
    TÜRKOLOJİ
    Tüklük duygusunda o kadar ileri boyutlara taşıdık ki Türklüğe bilimsellik katma adına Türkoloji enstitüsü çalışmalarına bile hızverdik.. Oysa Türkoloji başlıbaşına Türklüğü aşağılayan bir kavram, yeri geldiğinde hamaset adına ayıdan post Moskofdan dost olmaz diye söyleniriz, fakat bu kavramın Rusların çıkardığından ve loji ibaresinin Rum’a ait olduğundan bihaberiz. Niye çıkarmışlar derseniz mezara defnedilmiş yani ölü milletler için, nitekim sümeroloji örneğinde olduğu gibi. Türkoloji kavramı ile Osmanlı gözardı edilmek istendiği besbelli. Neden bir Frankoloji yokda Türkoloji var diye bunun hiç muhasebesini yaptık mı kendi kendimize? Asıl bu konulara kafa yormamız gerekirken Türklüğü dar ve içe kapanık kalıplara mahkûm ederek sorunlu hale getiriyoruz. Her nekadar Osmanlıyı dikkatlerden uzaklaştırmak için Türkoloji kelimesi icat edilmiş olsa da, Osmanlı gönüllerde, hala hafızalarda taptaze ve diri yaşıyor.
    Türkolojide olduğu gibi Türk tiyatrosu da batıdan alınma. Batı Hz.İsa’yı anlatabilmek için bu metoda başvurmuş ve oradan coğrafyamıza gelmiş, kök değerlerimizde tiyatro bulamazsınız, bu hastalığıda aynen kabüllenmişiz maalesef. Üstelik gelenide hatalı şeklinde uyarlıyoruz, edep ve adap olmaktan çıkıp anti kültür görevi yapacak şekilde taşıyoruz.
    Velhasıl; daha buna benzer birçok problemli Türklük örnekleri ile hafızamızı kaybediyoruz. Vesselam.

  3. Yazan:turan çevik Tarih: Nis 26, 2008 | Reply

    BANA BİR YAŞAM BİÇİMİ… ÇAĞDAŞ OLSUN!
    1
    tabiatın vücudumda yol açacağı tahribatı en aza indirmek ve soğuktan da korunmak adına, yerleşik hayata geçmiş bir insan da olarak şööyle afilli bir elbise diktirmenin gereğini muhtaç olduğum kudreti barındıran damarlarımın taa içinde hissederek terzinin yolunu tuttum.
    beni global dünyada temsil edebilecek nitelikte bir elbise dikmesini ve mümkünse parasını da gelecek hasat mevsiminde almasını rica ettim.. kalın çerçeveli gözlüklerinin üzerinden bakarak..
    -hay hay şöyle buyur! diyerek üstünü sümerbank kumaşıyla kapladığı taburesine oturmamı istedi..
    bir süre sonra ölçülerimi aldı. bir kağıda birşeyler not aldı. mezurasını salladı doladı ağzındaki topluiğneyi kumaşın birine batırarak sordu bana:
    -nasıl bir elbise olsun??
    şaşırdım..
    -siz terzilerin bize fikir sorduğunuzu bilmiyordum. dedim..
    gülümsedi..
    —————————————-

    2
    annem doğurdu.babam eve ekmek getirdi.
    yıllarımı çalışmakla geçirdim.
    okul hayatımda tek bir kamu kuruluşundan, üniversitedeki hocadan ya da yargı mensubundan yardım ve fikir almadım..
    hiç birisi parasız geçen günlerimde yollarda yürürken, yanımdan lüks arabalarıyla geçerken ‘-buyur kardeş atalım seni de’ demediler.
    e şimdi bu yargı mensubu veya üniversitedeki arkası ve cebi sağlam ama içi boş amcalar bana diyo ki:
    -sen o işi bize bırak..biz sana bi hayat vereceğiz ki bunların hepsi bitecek..
    sen şöyle şöyle düşünecek,şöyle şöyle giyineceksin..
    e bunun karşılığı ne olacak diyorum..
    karşılık filan yok diyorlar.
    bana getirisi ne olacak? diyorum
    bundan iyi getiri mi olur,çağdaş olacaksın diyorlar.
    size getirisi ne bu yardımınızın diyorum.
    orasını karıştırma diyorlar.
    eğer demokratik düşünce alanından birileri sorarlarsa bizi tanımıyorsun..’

  4. Yazan:mehmet celebi Tarih: May 2, 2008 | Reply

    “Ulusalcı/Kemalist ya da milliyetçi blog yazarları neden yok (ya da çok az) sizce?”

    bu ara muhaliflerin basına sıkca geldigi gibi bir gece sabaha karşı ergenokoncu diye goturülme korkusu tasıdıklarından olabilir

  5. Yazan:levent özcan Tarih: Tem 5, 2008 | Reply

    sanki bu ülkede yaşamıyorsunuz,sanki korsunuz.ulusalcı dıye aşagılamaya çalıştığınız insanlar olmasaydı keşke degıl mı?daha rahat su taşırdınız abant toplantılarına, sevgılı hocaefendınızın degırmenıne…
    korku ,kin ve suçluluk sizlerin içlerine oyle işlemişki kurtuluş yolu olarak pensılvanyadan gelecek uçaga kalmış hayalınız.kör oyununuza devam edın arkadaşlar.bu laik demokratik cumhurıyetın gungelecek ne kadar kıymetlı oldugunu sızde anlayacaksınız …

  6. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Tem 6, 2008 | Reply

    Sayın Mehmet Yılmaz,
    Yazılarınızı okudukça,eskilerini de arşivden bulup okuma ihtiyacı duyuyorum.Sanırım bu,(fikirlerimiz ve dünya görüşlerimiz farklı olsa bile)olaylara bakış açınıza duyduğum saygıdan kaynaklanıyor.Üslubunuzla,kişisellikten uzak araştırmacı yönünüzle takdiri hakediyorsunuz.Ayrıca okuduğum her yazınızın beni fazlasıyla aydınlattığını da belirtmek isterim.Elbette bu istisnasız her fikrinizi benimsediğim anlamına gelmez.Zaten demokratik tartışma kültürünü anlamlı kılan de budur.Zira farklı fikirler asla doğruları bulmaya engel değildir.Yeter ki eleştiriye açık olalım ve birbirimizi serinkanlılıkla dinleyelim.Eminim bunu başardığımızda önümüzde duran bir çok engeli aşacak ve daha yaşanılır bir dünyanın temellerini atmış olacağız.

    Gelelim bu yazınızdaki konuya.Şayet doğru okuduysam bu yazınızda toplumun farklı görüş ve ideolojilerine yer vermişsiniz.Bir bakıma farklı düşünce akımlarından yola çıkarak ülkemizdeki düşünce yapısına bir bakış getirmişsiniz.Bu noktada elbette tespitlerinize katılmamak elde değil.Her türlü değişim ve dönüşüme kapalı,üretemeyen ve sorgulamayan statik bir düşünce ikliminin gittikçe yaygınlaştığı bir gerçektir.Ancak bu eleştiriyi(ki oldukça haklı ve yerindedir)sadece belirli kesimle de sınırlı tutmamak gerekir.Dolayısıyla “bakın şunlar şunlar da aynı hataya düşüyor”şeklinde bir analize girişmek değildir amacım.Bunun bir yararı da olmayacak zaten.Asıl söylemek istediğim şey eleştiri kadar özeleştiriye de yer verilmesi zorunluluğu.Bu konuyu izninizle biraz açmak istiyorum.

    Kemalistler,Milliyetçiler,Ulusalcılar eleştiriliyor(eleştirilecek tabi,itirazım yok),sonra solcular,liberaller eleştiriliyor(bu da son derece makul)Ama islamcılar bundan sanki muaf tutuluyor gibi bir izlenim var.Aslında beklediğim eleştiri de değil,sadece biraz özeleştiri de olabilmeli diyorum.

    Bu bağlamda iyi niyetlerinden kuşku duymadığım dindar demokratlarımız bence özeleştiriden kaçınmamalılar.Bu yapıldığı takdirde bizim için büyük bir sorun haline gelmiş kutuplaşmalar,toplumun birbirini anlaması önünde oluşan barikatlar bir bir ortadan kalkacaktır.Bu yapılmadığı takdirde tam da eleştiri konusu yaptığınız kesimlerden aynı mantıkla karşı taaruzlar gelmeye devam edecek,ki bu da bizi sağlıklı bir neticeye götürmez.

    Saygılarımla…

  7. Yazan:Mehmet Yılmaz Tarih: Tem 6, 2008 | Reply

    Aziz Bey Selamlar,

    Her zaman cevap yazmasam da yorumlarinizi takip ediyorum ve severek onayliyorum.

    Benim fikirlerimi her zaman desteklemediginizin farkindayim elbette ;) ama siteye hizmetiniz büyük. Nezakete verdiginiz önem ve diger yorumlari okumaya ayirdiginiz zaman (günlük hayatta karsisindakini dinlemeye tekabül ediyor) sebebiyle katildiginiz tartismalarin kalitesi yükseliyor.

    Ayrica birikiminize ragmen sürekli bir anlama çabaniz var, sloganlar ile düsünmeyi reddediyorsunuz.

    Bütün bu sebeplerle bana %100 katilan ama öfkeli bir yorumcuya göre siteye (haliyle ülkemize) hizmetiniz çOK DAHA büyük. Zira her ne kadar azimle savunsam da hiç bir fikrimin TARTISILMAZ GERçEKLER oldugunu iddia edemem.

    Ama TARTISILMAZ GERçEK olan bir sey varsa o da Türkiye’nin zit fikirlere saygi duymaya, anlamaya ihtiyaci oldugu.

    Gelelim dinci/islamci/muhafazakar kesimin özlestiri ihtiyacina.

    Yakinda Körlük döneklikten kolaydir basligi ile bir yazi yayinlayacagim, o zaman ideolojilerine simsiki yapisan herkes biraz irkilecek :)

    Ama daha önce ZAMAN Gazetesi Irkçi mi oluyor adli bir yazi yazdim, Müslümanlarin iç hastaliklari ve Kurtlu Hilal adli makaleler de bu kategoriye giriyor yani muhafazakarlara ayna tutan yazilara. Tabi AKP elestirilebilir mi? adli yazim ve Günah isleme özgürlügü de hatirlanmasi gerekenler.

    Bir konuk yazarin yazdigi Osmanli Fetisizmi de harika bir yazidir, mutlaka okunmasi gerekir.

    Bunlara ek olarak MustafaAkyol.org sitesinde çok güzel özelestiri yazilari vardir, arsivlere girmeli üsenmeden, 1996 ve 1997.

    Selam, saygi ve muhabbetle

  8. Yazan:suzannur Tarih: Tem 6, 2008 | Reply

    Aziz Bey,
    Kemalistler,Milliyetçiler,Ulusalcılar eleştiriliyor(eleştirilecek tabi,itirazım yok),sonra solcular,liberaller eleştiriliyor(bu da son derece makul)Ama islamcılar bundan sanki muaf tutuluyor gibi bir izlenim var.Aslında beklediğim eleştiri de değil,sadece biraz özeleştiri de olabilmeli diyorum, demişsiniz.

    İslamcılar bundan muaf değil, ancak tartışma kültürümüz o kadar sığ ve küçük düşürücü ki, İslam dinine inananların yaptıkları hatalar değil, dinin kendisi her seferinde okun ucuna geliyor ve siz bir anda kendinizi insan odaklı hataların yanlışlığını vurgularken değil, dini ve hatta Tanrı’nın varlığını ispatlarken buluyorsunuz. İşte sıkıntı noktası burada.Bu tarz insanlar tarafından her seferinde cahil, gerizekalı, şeriatçı, faşist(bu hakaret gelince çok gülüyorum :) )… bilmem ne olarak tasnif ediliyorsunuz, cahilliğinizin diplomadan kaynaklanmadığını sadece seçtiğiniz dinden kaynaklandığını fark ederek. Sizce bunları aşabileceğimiz bir tartışma platformunda yazılar yazabileceğimiz günler gelecek mi?
    Sizin gibi insanlara ihtiyacımız var, düşünen, sorgulayan ama sorgularken aşağılamayan, anlamaya ve bütünü tek bir parçadan değil, farlı farklı parçaları birleştirerek bakan insanlara.
    Saygıyla.
    NOT: Bu arada yorumlarınızı ben de takip ediyorum ve her yorumda üslubunuzun aynı değişmez kalitede olmasını saygıyla izliyorum.

  9. Yazan:SOSYAL DEMOKRAT Tarih: Eki 5, 2008 | Reply

    Ben de bir Kemalistim.

    Kemalizmin başarılı olmamasının nedeni Kemalistler değil, dini yobazlık.

    En basitinden Deniz Feneri olayı.

    Deniz Feneri olayı, İslamcıları ve dindar kesimi daha iyi tanımamıza vesile olmuştur.

    Alman hakim şaşkın. “ortada bu kadar mağdur varken nasıl oluyor da kıyamet kopmuyor?” diye soruyor. kopmaz hakimim kopmaaz. hiç boşuna bekleme. bu dindar kesimin boğazından lokmasını al gıkı çıkmaz; çoluğunu çocuğunu alıp derme çatma kur’an kursu binasının dibine canlı canlı göm, kurs yetkilisine değil olayı soruşturanlara saldırır. bu dindar kesim böyledir. daha bebe yaştan beyinlerini, vicdanlarını, insanlıklarını aldırmışlar, yerine içi boş bir iman koymuşlar, üstüne üstlük ellerine bir de oy hakkı vermişler… onlar da altmış senedir din bezirganlarına oy basıyor, her seferinde daha dincisini, daha ahlaksızını, daha hırsızını, daha yüzsüzünü başımıza getiriyorlar.

    İyi niyetli olanlarımız “yahu gariban dindarın ne suçu var, bunlar hep eğitimsizlikten, cahillikten” diye diye bu hesaplaşmayı erteleyip durdular. ama gerçek şu ki, bu adamlar eğitim de istemiyor. çünkü kuşaklardır dinciyi kollamaktan elinde avucunda kalmamış, kuşaklardır kötü beslenmekten ve işlemeyen beyin hücreleri yüzünden iq seviyesi artık dibe vurmuş. bu yüzden, gelinen noktanın dindar halkın suçu mu, yoksa din bezirganlığı yapan siyasetçilerin suçu mu olduğu, bence tavuk ile yumurta problemine döndü. siyasetçi dediğin 100 kişi, hadi bilemedin 500 kişi. oysa oy verenler, bağış yapanlar, çocuğunu tarikatların kur’an kursuna yollayanlar on milyonlar mertebesinde ve ne yazık ki bu kitle ülkenin kaderini belirleyecek güce sahip.

    Deniz feneri derneği hadisesinde de, Bülent Arınç’ın dediği gibi “yapmışlarsa allah belalarını versin” deyip işin içinden çıkamazsınız. öncelikle belirtelim, belalarını vereceğinizi umduğunuz allah bugüne kadar bu ülkeye hiçbir şey vermedi. altmış senedir allah allah dediniz, şu zeka fakiri garibanların oylarını toplayıp iktidar oldunuz, ama allah türke hiçbir şey vermedi, hep gitti amerikalıya verdi, almana verdi, ingilize, fransıza verdi… bu yüzden, allah illa birilerinin belasını verecekse, öncelikle bu ahlaksızlara oy verenin ellerini kırmalı, çocuklarını kur’an kurslarında diri diri gömülmesine göz yumanların gözlerini oymalı ve bu deniz feneri hadisesinde mağdur olup da sesi çıkmayanların dillerini düğümlemeli ki, “allah allah” diye ülkeyi gelişmiş ülkelerden elli sene geriye düşüren bu zihniyetin bir nebze olsun dimağlarına kan gitmesi sağlanmış olsun.

    Din,bu insanların çok işine yaramıştır. Neden? Çünkü ancak onun saysenide %99′u müslüman olan bir halkı kandırabilirlerdi. Ve başardılar da. Siz ATATÜRKÇÜLERE değil,asıl müslüman adı altında yolsuzluklara,sahtekarlıklara ve her türlü iğrenç işe bulaşmış sözde müslümanlara kızın.

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri Derin Düşünce Grubu üyelerinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederiz.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin