Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Bugün hâlâ pazartesi… »

“… Türkiye’de ağırlıklı olarak mütedeyyin çevrelerin desteklediği dört parti var: AK Parti, Has Parti, SP ve BBP. AK Parti, başörtülü vekil adayı göstermeyerek bu tartışmaya kendi açısından son noktayı koymuş oldu.

Diğer üç partiyse milletvekili aday listelerinde başörtülü vekil adaylarına yer vererek bu noktadaki duruşlarını beyan etmiş oldular. Ancak mevzubahis üç partinin de barajı aşması beklenmiyor. Yani bu üç partinin de vekil adayı göstermek dışında bu tartışmaya pratik olarak sunabilecekleri bir katkı yok gibi görünüyor. Aslında var!

Şu anda Meclis’e girme ihtimali olan tek başörtülü milletvekili adayı Aynur Bayram. Bir milyonu aşkın seçmenin yaşadığı Ankara 2. Bölge’den yetmiş bin civarında oy alması kâfi olan Bayram’ın Meclis’e girmesiyle bu sorunda bir psikolojik eşik daha aşılmış olacak. Eğer mevzubahis partiler, gerçekten bu sorunu dert ediyorlarsa, siyasi hesaplarını sadece Ankara 2. Bölge’ye mahsus olmak üzere askıya alıp Bayram’a bir yardım eli uzatabilirler.

Aynur Bayram Meclis’e girdiği takdirde bu başarıdaki katkıları unutulmayacaktır. Meclis’e girmese dahi yaptıkları bu samimi fedakârlık hatırlanacaktır. Ancak bu kadarını bile çok görüyorlarsa, başka partileri ‘siyasî çıkar peşinde olmak’la suçlamaları boşunadır….” TAMAMI

… Bu konu sizin için önemliyse…

 Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.

Atatürk’ün partisi! Ne yaptın bize? »

“1942’de Kayseri’de okuyordum. Bizi silah altına alıp Çukur Cami’ye sevk ettiler. O camide tam 7 gece yattık. Oradan İstanbul’a sevk ettiler. İstanbul’da nerede kaldık, biliyor musun? Sultanahmet Camii’nde. Camileri at ahırı, ambar, depo dahi yaptılar. Hepsi askeriyenin işgali altındaydı. Diyarbakır’da bir Ulucami vardır. İnönü devriydi, Ramazan’dan önce içerisine beş on tane sandık attılar, ambar diye kapattılar. Millet çok müracaat etti, “Nerede namaz kılalım?” dediler. Gelen cevap, “Evlerinde kılsınlar.” oldu.

Hangi birini söyleyeyim evladım, hangi birini söyleyeyim! Diyarbakır’da bir gün kalkıyor ki halk, Dağkapısı’ndan Mardinkapısı’na kadar hep idam sehpaları kurulmuş. O insanlar Diyarbakır ve havalisinin ilim adamları, şeyhleri, alimleri…

Böyle bir sahneyi ben gözlerimle gördüm. Biz Haniliyiz, bir gün dellal çağırdı: 14 eşkıya yakalanmış, başları kesilmiş, jandarmaların süngülerinde getirilip Ulucami’nin cağlarına (demirlerine) asacaklar. Hani halkı toplandı. Caminin önünde bekliyoruz. O zamanlar 8-10 yaşlarında bir çocuğum. Hakikaten 14 jandarma geldi. Süngülerinde kesilmiş birer insan başı. Getirdiler, caminin cağlarına taktılar. Millet dehşet içinde seyrediyor. Yanımda da iki kişi konuşuyor. Birisi “Ne eşkıyası yahu?” dedi, “Şu baş filan alimin, şu baş filan şeyhin, şu filan memleketin ağası, şu filan diyarın meşhur insanı…” Meğer hepsini tanıyorlarmış.”

[…]

Böylece 1927’yi takip eden 23 yılda yüzlerce cami ibadete kapatılmıştı. Hatta II. Dünya Savaşı bahane edilerek devlet camilere el koyacak ve askeriyenin emrine verecektir. Kimisi buğday deposu olarak, kimisi asker alma dairesi, kimisi de askeriyenin atları için ahır olarak kullanılacaktır.

Başbakan Erdoğan, konuşmasında 4 Mart 1949 tarihli Bakanlar Kurulu kararında “Bolu’daki Karakadı Camii’nin bakım ve onarım giderleri devlet bütçesinden karşılanmak şartıyla kitaplık olarak kullanılmak üzere Milli Eğitim Bakanlığı’na devrinin kararlaştırıldığının” yazılı olduğunu söylemiş, “Böylece CHP’nin camileri kapattığı, camilerin ahır olarak kullanıldığı belgelenmiştir.” demişti. Yara bir tane değil ki.

Çocukluğum Bursa’da geçti. Heykel’de, Kafkas Pastanesi’nin az yukarısındaki Karaşeyh Camii hayatımda tanıdığım ilk çocuk kütüphanesiydi. Tek Parti devrinde Bursa’da kapatılan ve ev, dükkan, depo vs. yapılan camileri öğrenmek isteyenler Kâzım Baykal’ın “Bursa ve Anıtları” adlı eserine bakabilirler. Heykel Meydanı’nda bulunan sapasağlam Sarı Cami’nin 1939’da “kör kazma”yla yıktırılışının hazin hikâyesini günün birinde anlatırım nasipse.

Bursa’da 1939’lara kadar ayakta duran Sarı Abdullah Camii’nin yıkılmadan önceki bir fotoğrafı. Acaba birileri Cumhuriyet’le özdeşleşen bir meydanda Osmanlı kokan bir caminin varlığından rahatsız mı oldu?

Bu arada halkımızın camiler kapanmasın diye nasıl canla başla çabaladığını şu örnekten daha vurucu bir şekilde ortaya koyamazdım herhalde: Torunu Gürbüz Işık’ın verdiği bilgiye göre Bulgaristan muhacirlerinden Hafız Ahmed adlı imam, emekli olduktan sonra sırf camiler kapanmasın diye Bursa’daki Bitpazarı ve Davutkadı camilerinde birden fahri imamlık görevini üstlenmiş ve ölene kadar da bunun için koşturup durmuştu. O devirde imamların, camileri kadro dışı bırakılıp kapatılmasın diye tanıdıklarına haber göndererek ara sıra da olsa camiye gelmelerini rica ettiklerini bilenler biliyor.

İstanbul, Bursa tamam da, Anadolu’nun diğer şehirlerindeki durumdan da biraz bahsetseniz, dediğinizi duyar gibi oldum. Anadolu zaten büyük bir yaradır ki, hâlâ kanar içimizde.

Kendisi halen Elazığ’da yaşayan yaşlı bir hocaefendi (ismi bende mahfuz) ile yaptığımız özel bir sohbette anlattıkları birer belge değerindedir. Sohbetimizin bir yerinde şu dehşet verici hatıralarını yeniden yaşarcasına anlatmıştı:

“1942’de Kayseri’de okuyordum. Bizi silah altına alıp Çukur Cami’ye sevk ettiler. O camide tam 7 gece yattık. Oradan İstanbul’a sevk ettiler. İstanbul’da nerede kaldık, biliyor musun? Sultanahmet Camii’nde. Camileri at ahırı, ambar, depo dahi yaptılar. Hepsi askeriyenin işgali altındaydı. Diyarbakır’da bir Ulucami vardır. İnönü devriydi, Ramazan’dan önce içerisine beş on tane sandık attılar, ambar diye kapattılar. Millet çok müracaat etti, “Nerede namaz kılalım?” dediler. Gelen cevap, “Evlerinde kılsınlar.” oldu.

Hangi birini söyleyeyim evladım, hangi birini söyleyeyim! Diyarbakır’da bir gün kalkıyor ki halk, Dağkapısı’ndan Mardinkapısı’na kadar hep idam sehpaları kurulmuş. O insanlar Diyarbakır ve havalisinin ilim adamları, şeyhleri, alimleri…

Böyle bir sahneyi ben gözlerimle gördüm. Biz Haniliyiz, bir gün dellal çağırdı: 14 eşkıya yakalanmış, başları kesilmiş, jandarmaların süngülerinde getirilip Ulucami’nin cağlarına (demirlerine) asacaklar. Hani halkı toplandı. Caminin önünde bekliyoruz. O zamanlar 8-10 yaşlarında bir çocuğum. Hakikaten 14 jandarma geldi. Süngülerinde kesilmiş birer insan başı. Getirdiler, caminin cağlarına taktılar. Millet dehşet içinde seyrediyor. Yanımda da iki kişi konuşuyor. Birisi “Ne eşkıyası yahu?” dedi, “Şu baş filan alimin, şu baş filan şeyhin, şu filan memleketin ağası, şu filan diyarın meşhur insanı…” Meğer hepsini tanıyorlarmış.”

Anlaşılan, cami avluları o zaman halkı tehdit etmek için kullanılıyormuş. “Peki camileri yeniden kim açtı?” diye soruyoruz kendisine. Cevabı tereddütsüz “rahmetli Menderes” oluyor. “Müslüman insandı Menderes. Dine hizmet etmek isteyen bir insandı. Onun için idam ettiler ya zaten.”

Ya 1935’te Muş’ta dinamitle havaya uçurulan Murad Paşa Camii? Görgü tanığı Sıddık Çeşmidil yıllar önce “Sebil” dergisine şöyle yazmış hatırasını (12 Mart 1976): “Dellal yarım saat sonra caminin yıkılacağını haber verdi. Dinamitlenen minarenin, ekseni etrafında son zikrini yaparcasına daireler çizerek cami harabesinin üzerine uzanışını elemle, biraz da utanarak seyrediyorduk.”

Hangi birini anlatayım sevgili okur, hangi birini anlatayım? (Mustafa Armağan)

.
…Kemalcilik ve Atatürkizm üzerine e-kitap…

 

Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasaktı. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyordu. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyordu. Rumların ruhban okulları özgür değildi. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyordu. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyordu. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, daha yeni geri verildi. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.  

Kadın hakları ve Kemalizm

“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi” gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. “İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi. Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi “çağdaş Türk kadını’nın sesi” Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ? “Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış: “Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış

Tarih şaşırmaktır

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir…Buradan indirebilirsiniz. 

Sanatçı robot olur mu? »

 

… Bu konu ilginizi çekiyorsa…

Bir pozitivizm eleştirisi

Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı”  karşılaştırdığımızda hiç  yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce komşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü.  Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak  çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor.  Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericilikle, bağnazlıkla suçlanabiliyor.  Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı buradan indirebilirsiniz. 

Derin İnsan 

 “Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz. 

 

Maymunist imanla nereye kadar?

Evrim ve Big Bang gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları “filanca solucanın bölünmesi” veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? BİLİM DIŞINDA bir insanlık yoksa Aşk yoksa, Sanat yoksa, Güzellik yoksa ve Adalet yoksa Hayat‘ın anlamı nedir? Aşık olmak hormonal bir abartıysa, iyilik enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) BİLİM DIŞINDA, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…  Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve evrimciliğin etimolojik değeri … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. Buradan indirebilirsiniz.

Beethoven, violin Sonata #7 »


Nehirde Bırakılan Gözler… »

Hintli bir adam varmış zamanın birinde. Tek sevdiği şey, geçip nehrin kıyısına yıkanan hacıları izlemekmiş. Bütün gün bıkmadan usanmadan izlermiş yaptıkları ibadetin şevkiyle kendinden geçenleri. Gözlerine bakarmış tek tek her bir hacının. Hacılar rahatsız olmuşlar günün birinde. Şikâyet etmişler adamı oranın bilgesine. Bilge adamın yanına gelip bütün gün adamı izlemiş, yemeden içmeden izliyormuş adam hacıları. Gözlerini kırpmamak için çaba harcadıkça gözlerinden yaşlar akıyormuş kan renginde. Bilge adamı tam üç gün takip etmiş, adam her gün, gün batımında sessizce kalkıp köhne, tek odalı barakasına gidiyormuş. Bilge takip etmiş adamı, aç olduğunu düşünerek bir parça ekmekle varmış adamın kapısına, barakanın kapısının olmadığını fark edince, barakanın duvarına vurarak içeri girmek için izin istemiş.

Adam bilgeyi görünce buyur etmiş, içeride üzerine oturulacak tek bir şey yokmuş. Bilge adamın karşısına geçip yere oturmuş. Ekmeği uzattıktan sonra adamın ekmeği bitirmesini beklemiş. Adam ekmeği ağır ağır yemiş, her lokma bitmeyen dakikalar gibi geçmiş bilgeye. Yine de pes etmeden beklemiş adamın ekmeği bitirmesini. Adam ekmeği bitirince bilgenin gözlerinin içine bakmış.

“Sabır en zor sınavdır.”demiş.

Bilge adamın gözlerinin içine bakmış, kıpkırmızı gözlerden başka bir şey görememiş. Her baktığı gözde, her türlü duyguyu gören bilge, ilk kez bu adamın gözlerinde Read the rest

Cennetin Çocukları / Mecid Mecidi (Children of Heaven/Bacheha-Ye Aseman) »

Bir çift ayakkabı başka bir ayağa gider ve ayakkabısız kalan ayaklar bez bir ayakkabıyla okul yolunu arşınlar. Sırdır kimselere söylenemeyen, sır aslında iki çocuğun küçücük dünyalarındaki kocaman sorumluluklarının gizlenmesidir. Ayakkabıya koşar ayaklar, umutla, hırsla, endişeyle; ayakkabısız kalır ayaklar yara bere içinde kırmızı renkli balıklarının içinde yüzdüğü bir havuzun serinliğinde… Oysa umut hep vardır. Belki istediğimiz an, hemen, birdenbire değil, ama hep vardır…

Cennetin Çocukları İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin 1997 yılı yapımı, Montréal Film Festivali’nde FIPRESCI ödülü dahil 4 ödül kazananan, çeşitli yarışma ve festivallerde toplam 10 ödül kazanmış bir film.

Mutsuz ama umut taşıyan ayakların filmidir Cennetin Çocukları, yaşadığı zorlukları isyan etmeden kabullenen ve onu aşmak için koşan ayakların filmidir. Mecidi’nin yine ‘tam da hayatın kendisini anlatmış’ dediğiniz; dramatize etmeden ve duygu sömürüsü yapmadan hayatın bir ân’ına/yönüne şahitlik eden bakışın yansıtıldığı filmlerinden biri.

Zehra ve Ali isimli iki kardeşin bir ayakkabıyı paylaştığı, küçük dünyalarının merkezine bir ayakkabının yerleştiği, bir yarışmada birinci değil, ayakkabı anlamına gelen üçüncülüğün önemli olduğu, kazanmanın değil, olmayanın yerine konmasının kıymetli olduğu bir anlatı. İnsanın eksik tarafı onun dünyasının merkezidir ya, her şeyi o eksiğin nazarıyla görür, onu tamamlamak her şeyden önemli olur, işte öyle. Bu eksiği anlatırken, bu eksikle beraber karşılaşılan zorluklar bizi farklı gerçeklikleri de sorgulamaya davet eder. Eğitimde disiplin’in ne olduğu ya da zengin evlerin içindeki yalnız hayatlar… gibi.

Ali’nin kardeşinden ayakkabı nöbetini devralıp okula yetişme çabasının ve okula geç kalmasının verildiği kısımlarda, eğitim sistemindeki katı ve kurallara Read the rest

Kürtçe Yasağı ve CHP »

“… Bağdat’ta Necah basımevinde Kürtçe olarak bastırılmış olan kitabın dağıtılmasının ve yurda sokulmasının yasaklanması, toplatılması kararlaştırılmıştır. İmza İsmet İnönü ve CHP’nin bakanlar kurulu. Tarih 4 Ekim 1944.

Suriye’de yapılıp yurdumuza sokulan 1763 ve 1764 sayılı Kürtçe plağın yurdumuza sokulmasının ve dağıtılmasının yasaklanması, mevcutlarının toplattırılması kararlaştırılmıştır. 28 Ekim 1944. İmza reisi cumhur İsmet İnönü ve CHP’li bakanlar kurulu.

. Ölü Haço oğlu, Süleyman Haço tarafından yazılarak 1948 yılında Halep’te bastırılan, Modern Kürt Edebiyatı isimli kitabın, yurda sokulmasının yasak edilmesi toplatılması kararlaştırılmıştır. 25 Kasım 1949 imza İsmet İnönü.

Kürt Fukara Hayır Cemiyeti tarafından 1932 yılında El Cezire’de basıtırılan kitabın yurda sokulmasının yasak edilmesi ve elde edileceklerinin toplattırılması kararlaştırılmıştır. 25 Kasım 1949 imza İsmet İnönü. Altta CHP’li bakanlar.

Ahmedi Hani tarafından yazılan ve İstanbul’da Nemci İstikbal Matbaası’nda basılan kitabın dağıtımının dağıtımının yasak edilmesi ve elde edileceklerinin toplattırılması kararlaştırılmıştır. 13 Nisan 1950 imza reisi cumhur İsmet İnönü…”

Ahtapot, Yaşar, Aysel ve ötekiler »

Hatırlayacaksınız, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası için yaptığı isabetli tahminler sayesinde ün kazanmış bir Ahtopot Paul vardı. Akvaryumun içine konan cam kutulardan birinin üzerine oturarak kazanacak ekibi « tahmin » ediyordu bu hayvan. Bu ahtapot-toto tahminlerini iyi ya da kötü diye sınıflandırmak imkânsız, nereden baktığınıza bağlı. Çünkü ahtapot kaybedecek ekibe “kötü” haber verirken kazanacak ekibe “iyi” haber veriyordu. Normal, toto böyle işliyor.

Bizim üniformalı eşkıyalarımızdan Yaşar Küçükanıt  ise insan kanıyla toto oynardı. Meselâ 2003’te kara kuvvetleri komutanı iken bir açıklama yapmıştı:

 “sınırdan içeri 2000 terörist ve yüzlerce kilo C4 patlayıcı girdi, KÖTÜ ŞEYLER OLACAK”.

Düşünün bir, herifin emrinde yüzbinlerce asker var. Tankı, topu, istihbaratı, gece görüş cihazı, helikopteri. Gözünü dört açıp sınırı korumak yerine sokakta sopa yemiş sümüklü çocuk gibi gelip gazetecilere ağlıyor. Tabi alışmış. Kimse çıkıp demiyor ki “ulan kelle! Biz seni oraya bostan korkuluğu olarak mı diktik? Sınırı sen korumayacaksan Read the rest

Mavi Marmara… 30 Mayısta Taksim’de »

Son 30 günde en çok paylaşılanlar »

  1. BDP… Sivil itaatsizlikten sivil serseriliğe doğru
  2. “Din Toplumun Afyonudur” (Karl Marx)
  3. Acele Kürt kanı aranıyor… Kürtçülerin eskimeyen yöntemi
  4. Irkçısınız Çünkü…
  5. Asıl “çılgın proje” Osmanlı’yı geri getirmek mi?
  6. CHP bu seçimde ne yapabilir?
  7. 5,2’lik seçmen kararını vermiş…
  8. Hakikat Gerçek midir?
  9. Üç İslamî Ekol: Üç Müslüman Bilge
  10. Hayatlar, insanlar…