Abdülhamit ve Mark Twain »
By Sevinc Gul on Tem 14, 2011 in Amerika, Osmanlı | 0 Comments
Önceki YazılarBy Editorden on Tem 12, 2011 in Dikkat Kitap, Sanat, Sinema | 2 Comments
Küreselleşen ekonomi ile birlikte “Sinema Sanatı” özellikle son 20 yılda “Sinema Endüstrisi” haline geldi. Ürünleşti. Kârlı film projeleri peşinde koşan firmaların baskısıyla karşı karşıya sanatçılar. Filmlerin bütün dünyada “iş yapması” ; tişört, plastik oyuncak, ünlülerin fotoğrafı ile süslü bardak vb yan ürünlerin satılması için “endüstriyel ve objektif” bir üretim hattı çıktı ortaya.
Naylon çorap, meyveli gazoz imalatçıları gibi dünya pazarlarına hitap ettiğiniz zaman “ürünleriniz” bütün insanlarda (=müşterilerde) ORTAK OLAN vasıflar arz etmeli. Çorap satıyorsanız kolay, herkesin ayakları var. Peki varlığını insanî yönüne, İnsan’a özel oluşuna borçlu olan Sinema Sanatını satıyorsanız ne olacak? Tabi ki bütün insanlarda ortak olanı koyacaksınız filmlerinize yani İnsan nefsini: Korku, şiddet, komplo, para hırsı, cinsellik, tecavüz,… Sanat eserlerinin var olma sebebi olan öznelliği (sübjektif yönü) ortadan kaldırınca da geriye bir “ürün” kalacak. Ülkesi, mesleği, yaşı, inançları, yaşama bakışı ne olursa olsun herkesin ama herkesin KULLANABİLECEĞİ / TÜKETEBİLECEĞİ bir “sinema ürünü”, bir EĞLENCE MALZEMESİ, bir “entertainment”…
İyi ama… Neydi Sanat? Ne olmalıydı? “Sanat Eseri” diyebileceğimiz filmlerin bir gazoz ya da çoraptan farkı ne olmalıydı? “Bach’ın müziği Tanrı’nın Dünya’yı yarattığı anda orada bulunduğumuz hissini veriyor insana” diyordu Friedrich Nietzsche. Övgü perdesini aralayıp sözün aslına yöneldiğimizde işaret edilenin aslında sanatın gücü olduğunu fark etmiyor muyuz? Yeme-içme dışında bir benliğimiz, bir varlığımız olduğunu hatırlatıyor bize Sanat. Bunun için bir yaradılış görüyoruz Sanat’a bakınca. “Ölü” taşlar adeta canlanıyor, cansız boyalar, tuvaller, ahşap müzik aletleri bir “yaratılışın” sahnesi oluveriyor. Mânâ Madde’ye nüfuz ediyor…
Sahne sanatları ise Zaman’a dair olduklarından daha da güçlüler:
“Su içmek için elimi masanın üzerinde duran bardağa uzatıyorum. Bardağı kavrıyorum, ağzıma götürüyorum, suyun soğukluğunu hissediyorum ağzımda, yutkunuyorum. Şimdi dans ettiğimi hayal edin, koreografinin bir yerinde su içiyormuş gibi yapmam gerek. Yukarıda saydığım hareketleri yapıyorum ve seyircilerimin “içinde” su içerek serinleme hissini uyandırıyorum. Ne oldu?Gerçekten su içmek ile SEYİRCİ ÖNÜNDE su içiyormuş gibi yapmak arasında ciddi bir fark var: Sanat’a dahil olan hareket -ki hiç bir hareket Zaman’sız varolamaz- artık fayda amaçlı değil. Hareketin kendisi amaç, maksat, istenen, özlenen şey. Dans ederken de hareketin kendisi MuRaD! Dansta hareketin kendisi YARATI(LI)Ş, Dansta hareketin kendisi Zaman Kâğıdı’na yazılan yazı!” (Derin Zaman Kitabı, Dans ve Ölüm bahsi)
Ya sinema? Sinema 20 fotoğrafı bir saniyede gösteren, ışığı ve kamerasıyla, özel efektiyle diğer sanat dallarına göre çok daha “teknik” bir sanat. Buna rağmen, belki de bu sayede diğer sanat dallarının imkân vermediği kapıları açıyor. Zaman’ı ve Mekân’ı yeniden formatlayıp bize başka bir dünyaların varlığını müjdeliyor adeta.
Elinizdeki bu kitabı Sinema’nın programlanmış ölümüne karşı bir direniş olarak görebilirsiniz. İnsan’dan vaz geçmeye yeltenen, Güzel’i, Sanat’ı,İnsan’ı kâr-zarar tablolarına sıkıştırmaya çalışan endüstriye “Hayır!” demenin nazik bir yolu. Sinema bütün “teknik” karmaşıklığına rağmen insansız olmaz. Sinema insanlar tarafından yine insanlar için yapılan bir sanattır.
Derin Düşünce yazarları izledikleri 28 filmi anlattılar. İnsanca bir perspektiften, günlük hayatlarındaki, iç dünyalarındaki yansımalara yer vererek… İran’dan Arjantin’e, Fransa’dan Afganistan’a, Rusya’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculukta, İnsan’dan İnsan’a… Umulur ki bu kitap Andrei Tarkovsky, Semih Kaplanoğlu, Mecid Mecidi, Nuri Bilge Ceylan ile buluşmanın farklı bir yolu olsun… Buradan indirebilirsiniz.
By Tahsin K. on Tem 11, 2011 in BDP, Kürtler, şiddet | 2 Comments
“Meclise gitmememizin nedeni, demokratik siyasetin önünün kapanmasıdır. Bizi sınırlamaya çalışan bir zihniyet var. AKP ilk günden beri mutabakata yanaşmıyor. Demokratik siyaset olarak bizim de bir direniş hakkımız var. Çözüme açığız. Kürt sorunu bir günde çözülmez ama, mutabakat bir günde hazırlanır. Eğer yeni anayasanın temelinde Kürt sorunu vardır denilmeyecekse yeni anayasa yapmanın bir anlamı yok. Zaten diğer mevcut partilerin mevcut anayasadan şikayeti de yok. AKP, anayasa yapım ve inşa sürecinde tutumun belirleneceği bir dönemde BDP’ yi dışta tutabilir. Oyuna gelmememiz gerekir. Şu anda AKP’ yi zorlayacak bir şey yapmıyoruz. Mutabakat olmazsa, meclisin ve AKP’ nin çalışmalarını zorlayacak demokratik eylemler yapabiliriz.” (Gazeteler)
By Katrin Baskiotis on Tem 11, 2011 in atatürkçülük, Basın günlüğü, CHP, Kemalizm | 0 Comments
Bugünkü yazımda çocukça iddiaları cevaplama amacıyla kendimi anlatacağım için hepinizden özür dilerim. Benim CHP’yi güçlendirmek için değil, düşmanlık hislerimin, hatta kinimin etkisiyle yazdığımı söyleyenler var! Ne dün, ne evvelki gün; CHP içinde kendime yer aramadım, tam tersine onu içimde yaşattım. Bu nedenle ilk günden beri CHP’yi ve üst yönetimini eleştirmekteyim. Huy deyin, karakter deyin; böyle başladı, böyle devam ediyor.
Gençlik kolu, il yönetimi
Ocak, gençlik kolu derken İstanbul il yönetimine ilk kez, yönetim listesinin dışından genç delegelerin desteğiyle 1962 kongresinde seçildim, 9 ay sonra üç arkadaşla kuruldan istifa ettik. Hep böyle oldu, bunca yıl bu kadar kurula girdim, yönetimle tam uyum içine giremedim; nedeni, daha çok ve verimli çalışmak istiyordum. TAMAMI
By Konuk Yazar on Tem 11, 2011 in Barış, Kitap Sohbeti, Milliyetçilik, Ulus-Devlet, Ulusalcılık | 4 Comments
‘’Her gün bir yerden bir yere göçmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak ne güzel..
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş..
Dünle beraber gitti cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım..”
der Mevlana Celaaleddin Rumi.
Değişmeyen tek şey değişim… Bunu son birkaç on yıldır çok daha derinden hissetmekteyiz.
Doğu’yu Batı gözlüğüyle yazma konusunda öne çıkan Lübnan doğumlu yazar Amin Maalouf ‘Ölümcül Kimlikler’de farklı bir türde karşılıyor bizi. Alışkın olduğumuz biçimiyle bir karakter üzerinden dünyaya açılan ‘roman’ yok karşımızda, belki de karakteri kendisi diyebileceğimiz bir ‘deneme’ türü ile bizi alıp, bir yandan özlemle beklediğimiz bir yandan da endişe duyarak Read the rest
By Tahsin K. on Tem 11, 2011 in atatürkçülük, Başörtüsü Yasağı, Kemalizm, Laiklik, Yobaz Laikler | 8 Comments
Çanakkale şehitliklerini gezmek için Aydın’dan gelen çarşaflı dört kadın, halka açık olan Çimenlik Kalesi’nden, askerler tarafından zorla çıkarıldı. İçinde Deniz Müzesi ve Nusrat Mayın Gemisi bulunan, askeriye kontrolündeki kaleyi gezmek isteyen Selimışıklı ailesinin beş ferdi, maruz kaldıkları davranış üzerine polise şikayetçi oldu. Tek amaçlarının, savaşlarda hayatını kaybeden şehit atalarının mezarlarını gezmek olduğunu belirten Read the rest
By Editorden on Tem 10, 2011 in atatürkçülük, Ergenekon Nedir?, Geçmiş Zaman Olur ki, Kemalizm, Türk Silahlı Kuvvetleri | 0 Comments
Yoksa kötü kalpli cadı ve suç ortakları mı demeliydik?
“Abdullah Gül’e kızarım, Türkiye’yi yakarım” diye naralar atarak ülkemizi büyük bir krize sürükleyen 367 kurnazlığının mimarı Kanadoğlu’nun evinde bomba var mı? Azmettirdi mi birilerini bir suç işlemeye? Umalım ki olmasın. Kimse zarar görmesin. Ama bu 367 saçmalığı neydi? E-muhtıra neydi? Kapatma davası neydi? Hukukçu olmaya gerek var mı “siz hukuku kendi çıkarlarınıza alet ettiniz” demek için?
Bugün tutuklananlar hakkaniyetli bir yargı görecekler mi? Elbette! Bir hukuk devletidir Türkiye Cumhuriyeti. Başörtüsünü, Kürt dilini, Kilise tamir etmeyi yasaklayan, insan haklarına saygılı, zorunlu din dersi verdiren laik ve çağdaş bir cumhuriyet burası.
Ergenekon sanıkları hapiste insanca muamele görüyorlar mı? Elbette. Ne ayıp bir soru. Diyarbakır 5 nolu askerî cezaevinde işkencelere ne kadar ses çıkardılarsa Sayın Ergenkoncular, onlar için de en az o kadar ses çıkarılacaktır.
Hukuk limon gibidir, herkese, her eve lâzım olabilir bir gün.
Bu tutuklamaların siyasî bir hesaplaşma olduğu söyleniyor. Ben de minik bir araştırma yaptım. Milliyet gazetesi istemeden doğru cevabı duyurmuş, aşağıda sizinle paylaşayım. Anlayacağınız rahat uyuyacağım bu gece.
By Editorden on Tem 9, 2011 in Site İstatistikleri | 0 Comments
Geçtiğimiz haziran ayında 19.181 kitap indirildi. İlk 10 kitap toplamda 7.000’i geçti. En çok indirilen kitapların listesi şöyle: