Ateş’in sesi güzeldir »
By Tavit Kilimciyan on May 3, 2012 in Tabiat | 0 Comments
Önceki YazılarBy Korsan Mahyaci Kamil on May 2, 2012 in Modernleşme, Özgürlükler, Pozitivizm, Şeyleştirme, Yabancılaşma | 1 Comment
“… Mahremin kamusallaşmasının üç sacayağı olduğu söylenebilir. Bunlar; siyaset, sanat ve modern bilgidir. Modern devletin siyaset anlayışı, tehdit algılarına dayalıdır. Bireyin özel alanı da bundan muaf değildir. Kendisine tehdit oluşturma ihtimaline karşı, özel alandaki mahrem kamusallaşmalıdır anlayışı mevcuttur. Bu kamusallaşmasının sonucu da insan bedeninin metalaşması olmuştur …” (Magrib)
Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı” karşılaştırdığımızda hiç yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce komşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü. Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor. Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericilikle, bağnazlıkla suçlanabiliyor. Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı buradan indirebilirsiniz.
Aydın kimdir? Muhafaza’nın ve Değişim’in kimyası
Aydın konusu gerçekten sorunlu görülüyor. Her ideoloji, her grup kendi liderini, kahramanını aydını ilan ediyor çünkü. Tam da bu sebeple tanımından önce başka bir sıfata daha ihtiyaç duyuluyor: Reformist aydın, muhafazakar aydın, Kürt aydını, Türk aydını, vs.. Kısacası “aydın olmak” hem toprak(toplum) hem de tohum(aydın) gibi üzerinde durulup incelenmesi yazılıp çizilmesi gereken bir kavram. Değişimin adresi kabul edilen Aydın’ın tanımı konusunda muhafazakar olunabilir mi?” 130 sayfalık bu kitapta modernleşme sürecinde Aydın’ı ve Aydınlanma’yı sorgulayan bakış açıları bulacaksınız. Ama teori ile yetinmeyen, fikrin eyleme dönüşmesini, Cumhuriyet’i, demokrasiyi ve sivil itaatsizlik olgusunu da sorgulayan yazılar bunlar. Buradan indirebilirsiniz.
Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu
Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor. Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirin.
By Tahsin K. on May 2, 2012 in atatürkçülük, Çirkinlik, devrim, Kemalizm, Kemalizmin Zararları, Sanat | 0 Comments

“Ruhunda müzik olmayan, ahenkli bir müzikle duygulanmayan bir adam ancak ihanet, içten pazarlık ve tecavüz için vardır. Ruhunun halleri gece gibi ölümcül bir sessizlik ve hisleri Cehennemlerin Efendisi Erebus gibidir. Kollayın kendinizi böyle bir adamdan! Müzik dinleyelim.” (William Shakespeare, Venedik Taciri, Sahne 20*)
Adalet kaygısı olmayan bir rejimin estetik kaygısı da olamaz. Onun içindir ki Atatürk’ten geriye güzel bir mimarî eser, bir resim ekolü ya da cumhuriyet edebiyatı kalmadı. (Bkz. Çirkin Cumhuriyet ve Mânâ’sız Maneviyat) Kuzey Kore ve Komünist Çin’i anımsatan propaganda amaçlı devasa heykeller, hapishane gibi bir Anıtkabir, “Atam! Atam!” diye başlayan, dalkavuk şiirler… Atatürk ve takipçisi olan kemalistler bir çok şeyi rezil ettikleri gibi tiyatroyu da aletleştirdiler, ucubik devrimlerine meze yaptılar.
Sanatçının elbette politik tercihleri olabilir, eserlerinde bunları yansıtabilir. Ama o sanatı yaşayanlar yani seyirciler, okuyucular özgür oldukları müddetçe sanattan bahsedilebilir. Aksi takdirde bu bir beyin yıkamadan ibaret olacaktır:
“Sartre “sanat için sanat” yapmaya karşı olduğu kadar “sosyalist gerçekçiliğe” de karşı. Fildişi kulelerde üretilen sorumsuz güzellikler ona göre değil. Fakat edebiyat siyasî propaganda derekesine de düşürülmemeli. Edebiyat zulme direnirken siyasî projelere alet olmamalı. Zira propaganda manipüle eder, köleleştirir. Oysa edebiyat bunun zıddıdır. Hür insanların hür vicdanlarına hitab eder. Propaganda ise edebiyatın ölümüdür. Gerçekten de zulme direnirken propaganda yoluyla yeni zulümlere kapı açma tehlikesi var. İnsan aklının, vicdanının, özgürlüğün hiç bir zaman devre dışı bırakılmaması gerek. Yoksa varılacak yer totalitarizm olacaktır.” (Bkz. Kaliteli Ateizmin Faydaları ve Sartre)
…E-Kitap okumak için…
Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…
”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…”
Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. Buradan indirin.
By Katrin Baskiotis on May 1, 2012 in 1 Mayıs | 0 Comments
Uyan artık uykundan uyan
Uyan esirler dünyası
Zulme karşı hıncımız volkan
Bu ölüm-dirim kavgası
Yıkalım bu köhne düzeni Read the rest
By Mustafacan Ozdemir on May 1, 2012 in atatürkçülük, CHP, Kemalizm, Laiklik, Yobaz Laikler | 0 Comments
Din şüphesiz bu hayata dair en kutsiyet arz eden hadiselerden biridir. Temelinde inanç vardır ve inanmak bazı durumlarda koşulsuz nedensiz inanmayı da beraberinde getirir. Günümüz itibariyle bir şeylere kutsiyet atfetmek, tam manasıyla teslim olmak bir hayli güç bir hal aldı. Pozitivizm sonrası özellikle her şeyi akıl ile bilim ile izah çabaları ve deney yoluyla ispat etme ihtiyacı insanlarda bir takım farklı hisler uyandırmaya başladı. Şüphesiz her dönemde olduğu gibi bu dönem ve sonrasında da metafiziği reddetmeyen, ilahi kelamların varlığına sorgulayıp inanan insanlar mevcudiyet gösterdiler.
Cumhuriyet Müslümanlığı tam olarak bu noktada kendine mevzi aldı. Çünkü İslam kelime anlamı ile teslim olmak demekti ve bu kutsiyete teslim olanlar bir takım radikal değişikliklerin, bir takım kısıtlamaların karşısında dimdik duracaklardı. Cumhuriyet rejimi kendine en başından bir ‘‘kara liste” hazırlamıştı ve bu listenin üzerini zamanla tek tek çizmeyi planlamıştı.
1924 Anayasası devletin dinini İslam olarak belirlemişti. Yeni kurulan rejimin erken infilakını önlemek için atılan bu stratejik hamle şüphesiz yerini bulmuştu. Halk yavaş yavaş ısındırılıyor, yönlendiriliyor, bu yönlendirme karşısında direnenler ise bertaraf ediliyordu. 1928 değişiklikleri sürecinde devletin dini bölümü anayasadan kaldırıldı. Andiçmelerine ilişkin 16. ve 38. Maddelerindeki ‘‘Vallahi” sözcüğünün 1928’de kaldırılıp yerine ‘‘namusum ve şerefim üzerine” ibaresinin konmasını da bu çerçeve içinde görmek gerekir. Zemin Fransız Laiklik anlayışına uygun hale getirilmeye başlanmıştı. 1937 yılına gelindiğinde anayasa da gerçekleşen son değişiklik parti devlet statüsünü kazandırmış, CHP’nin ‘‘6 ok” ilkesi değiştirilmeden anayasaya alınmış ve laiklik bu şekilde anayasal bir statü kazanmıştır.
Lise dönemi dahil bana anlatılan laiklik hep din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıyla sınırlı tutuldu. Oysa Fransız tipi laiklik anlayışını alan Türkiye Cumhuriyeti bu anlayışın felsefesini değiştirmiş ve dini devletin tekeline almıştı. Her yönden devlet insanı yaratmayı, ideal vatandaş oluşturmayı Read the rest
By Fatma Sancak on May 1, 2012 in islamcilik, Muhafazakarlık, Sanat | 1 Comment
Vaktiyle olumsuz mânâda ve yerme ifadesiyle kulanılan “muhafazakârlıkla” sık sık itham edilmiş bir Müslüman dindar olarak “İsim ile İslam arasında Muhafazakârlık” başlıklı bir yazı yazmıştım, yazı sonrası çok olumlu geri dönüşler almıştım. Bugün ise “Şehir Tiyatrolarındaki yeni düzenlemeler” bahsinde yine muhafazakârlık konusunu konuşuyoruz ama yine aynı ezberle devam ediyoruz yani konuyla ilgili yorum yapanların çoğu “muhafazakârlar=Müslümanlar” ezberinden yola çıkıyor, bunu indirgemeci bir üslupla ve olumsuz bir manada kullanıyor dolayısı ile konu bir şekilde netleşemiyor.
Öyle ise sormak lazım “muhafazakâr kimdir ve sanat nedir?”
Muhafazakâr Arapça bir kelime (ha-fe-za /ظ-ف-خ) “korumak” kökünden geliyor ve “koruyan, muhafaza eden” anlamını taşıyor.
Laik ve modern düşünce biçimine sahip zihinler 14 asır öncesi indirilen emirler bütününe bugün dahi aynı ihtimamla iman eden Müslümanları haliyle “muhafazakâr” olarak tanımlanıyor. Ancak bu bir yanılgı zira İslam’ın özüne bakan bir insan çok net bir biçimde İslam’ın devrimci (devrimciliği Marksist ideoloji manasında kullanmıyorum elbet) olduğunu görebilir. İslam zulme, adaletsizliğe, baskı ve zorbalığa ve hatta düşünmemeye karşı devrimcidir, insanı çürüten ve yozlaştıran her şeye karşı devrimcidir ve muhafazakâr bir refleks göstermez. Ancak Türkiye’de İslam devlet ve devlet kurumu Diyanet eliyle tebliğ edildiğinden, toplum tarihsel serüven açısından “devletçi” olduğundan ve Harf İnkilabi ile dinlerinin dilinin harflerinden bile koparıldığından ortaya haliyle “muhafazakâr Müslüman” örneği çıkıyor.
Konuyla ilgili olarak Taraf gazetesinden Neşe Düzel’in Hilmi Yavuz’la yaptığı röportaj önemli. Hilmi Yavuz üstad verdiği röportajda “Müslümanlar Kemalistleşti” derken zannediyorum bahsettiğim sonucu kastediyor ancak haddimi aşmadan ve saygısızlığa düşmeden ifade edeyim “Kemalistleşme” bahsinde zannediyorum biraz fazla ileri gidiyor. Mevcut durumdaki Read the rest
By Mehmet Yılmaz on Nis 30, 2012 in Ateizm, Hümanizm, Jean-Paul Sartre, Varoluşçuluk | 0 Comments
Kaliteli Ateizmin Müslümanlar açısından önemi
Askerî sahada Müslümanların bitmeyen mağlubiyetleri, teknik ve iktisadî sahalardaki hızlı değişim bizi bir gün batımına soktu. En azından 17ci asırdan beri alacakaranlıkta Müslümanlar. Kur’anca düşünmek, Kur’anca yaşamaktan uzak düştüğümüz şu devirde Müslüman aydın iki ışık görüyor ama kaynağını bilmemiyor: Vahiy ve kendi beşerî aklı. Ortalığı aydınlatan hangisi? Hakiki Işık’ın kaynağını kendi aklından nasıl ayırd edecek? Fikir hayatımızı kirleten parazitlere bakacak olursak el feneri ile Güneş arasındaki farkı göremiyoruz, bu farukiyetten çok ama çok uzaktayız: Kâh sosyalist İslâm, kâh liberal İslâm, kâh milliyetçi İslâm… Bir koltuk değneğine muhtaç olan kendi akılları ama alimcikler İslâm’a protez yapmaktan bıkmıyorlar.
Geçmişte büyük alimler yetiştiren, Kur’an ve Sünnet’ten uzaklaşmadan asrın sorunlarına çare arayan bir ulema varmış. Bugün çare üretmek şöyle dursun, elindeki hazır çareler(?) için problem üreten alimcikler var. (Yaşar’ın Namaz problemi, Ayşe’nin Kur’an problemi) Tembel ve çıkarcı bir çeyrek-aydın sınıfından muzdaribiz. Alim az, alimcik çok. İslâm’a has İrfan geleneğinden uzaklaşmış olmanın bedelini her sahada ödüyoruz. (Bkz. Alimler ve alimcikler)
Haliyle Jean-Paul Sartre’ın insan fıtratına dair hasletleri sorgulamakta katettiği mesafe Müslümanlar için oldukça ilginç bir inceleme sahası açıyor. Zira biz Müslümanlar teslim olup kabul ettiğimiz kurallardaki hikmeti idrak edemiyoruz her zaman.
Üstelik modern yaşamın şekillendirdiği bu yeni dünyada oyunun kuralları ekisi gibi değil. Tıbbın ilerlemesi ile “fazla” uzun yaşıyoruz meselâ. Dayanışma ve aile bağları zayıf, ömür uzun, gelecek korkusu ağır basıyor. Gözümüzde yetimlerin ve fakirlerin kıymeti düşerken dünya malı kıymet kazanıyor. “Fazla” paramız var ama sadaka vermiyoruz, biriktirip duruyoruz. Paylaşmak yerine “fazla” yiyoruz, dolaplarımız giysi dolu. Cep telefonu, internet, sesten hızlı uçaklar… Özetle gücümüz arttı ama 9cu ya da 11ci asra kıyasla imanımızın kuvveti aynı kaldı, hatta belki de geriledi.
Sartre gibi ateistler işte bu noktada ehemmiyet arz ediyor. Zira yeterince sorgulamadığımız, temellendirmediğimiz nice dinî emir ve yasak İslâm dışı kaynaklarda, özellikle de ateist metinlerde ele alındığında bu bize tenzih yoluyla ilerleme imkânı Read the rest
By Editorden on Nis 30, 2012 in Komünizm, Marx, Marxizm, Sosyalizm, Türk Solu | 0 Comments
Sunuş: Reçine içine hapsolmuş bir böcek gördünüz mü hiç, bir kelebek fosili meselâ? Mükemmel muhafaza edilmiştir, kanatları, bacakları… Çünkü geçen zamanın, gerçek hayatın yıpratan ve dönüştüren etkisinden korunmuştur. Türkiye’nin solcularını dinlediğim zaman hep bu kelebek fosillerini anımsarım. Bülent Ortaçgil’in pencere önü çiçekleridir onlar. Kırağı ve rüzgâr nedir bilmezler. Türk solcuları ekseriyetle 1800’lerden kalma avrupaî klişelere hapsolmuşlardır. 2 asır önceki Avrupalı hümanistlerin Vatikan’a yönelik eleştirilerini alırlar, hiç ölçmeden, tartmadan Müslüman Türklere uygulamaya kalkarlar. Uymaz tabi.
Kıymetli kardeşim Cemile Bayraktar haber verdi, Mustafa Akyol‘un güzel bir makalesi yayınlanmış Star’da. Hayır, “güzel” değil, çalar saat gibi bir makale. “Uyaaaaan uyaaan!” diyen bir makale. Reçine içinde uyuya kalmış Türk solcularını rahatsız edecek bir yazı. Belki bu sefer uyanırlar. ALLAH’tan umut kesilmez. (MY)
Türk solunun İslam’la sorunu (Mustafa Akyol)
“Geçen haftanın 24 Nisan’ı, 1915’teki Ermeni etnik temizliğinin yıl dönümüydü. Bu vesileyle meseleyi bolca tartıştık. Kimileri “emperyalist yalan” saydıkları “soykırım” söylemine karşı çıkarken, diğerleri Türkiye’nin bu meselede daha dürüst ve öz eleştirel davranması gerektiğini savundu.
Bu ikinci gruptaki metinlerden biri, Radikal’de yayınlanan Ali Topuz imzalı ve “Soykırımı inkârın beş teranesi” başlıklı yazıydı. Yazıdaki argümanların çoğu aklıma yatmıştı ki, solcu yazarın gerek “soykırım“ı gerekse onun “inkarı“nı, kökü Sultan II. Abdülhamid’e uzanan bir “Türk-İslam sentezi” geleneğine dayandırdığını okuyunca durakladım. Durup bir daha okudum şu satırları: ” TAMAMI
Bu konuda e-kitap okumak için…
Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün. Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce Dikkat Kitap kategorisinde yayınladığımız Pozitivizm Eleştirisi gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı buradan indirebilir ve paylaşabilirsiniz. Ele alınan başlıca konular: Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi.
Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden?
Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok. Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… Buradan indirebilirsiniz.
By Mehmet Yılmaz on Nis 29, 2012 in Ateizm, Hümanizm, Jean-Paul Sartre, Varoluşçuluk | 5 Comments
“Herkesin yararına olmadığı müddetçe hiç bir şey kendi yararımıza değildir” (Jean-Paul Sartre)
Bu cümle Kur’an ya da İncil’den alınmış değil; bir ateistin kaleminden çıkmış. Toplumsal faydalar uğruna küçük, bireysel çıkarların reddedilmesini savunan bir duruş. Zorunlu din dersi, başörtüsü yasağı, Kürtçe eğitim hatta işçi haklarından çevre kirliliğine uzanan çok geniş bir sahaya uygulanabilir. İlginç olan kutsal metinlerle örtüşmesi. Sadece İslâm veya Hristiyanlık değil hemen bütün dinlerde Taoizm’de, Hinduizm’de hatta Konfiçyüs felsefesinde bulabileceğimiz bir ilke bu, meşhur Altın Kural. biraz daha emir/yasa tonunda yazarsak:
“Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkalarına yapma, kendin için istediğini başkaları için de istemelisin”
Bilgelik dediğimiz de bu değil mi? Bir anayasa maddesi kadar sağlam, bir çocuğun anlayıp uygulayabileceği kadar basit! Nerde Sartre’ın fikrî kalitesi, nerde şimdiki ateistler… Her zaman söylerim, modernite icad oldu, ateizmin bile kalitesi bozuldu! Uzun zamandır Tanrı-sız ateistler değil Tanrı karşıtlarının ve din düşmanlarının sesini duyuyoruz. 21ci asrın ateizmi içine kapanık ve savunma pozisyonunda. Fikir üretemiyor [1] çünkü materyalist, bilimsel bilgiyi putlaştıran, Stephen Hawking gibi pozitivist ama hepsinden önemlisi İnsan’dan kopuk… Yeni moda ateizm Tanrı’dan kurtulmak isterken İnsan’ı da kaybetmiş. (Bkz. Şalgam suyu varsa Tanrı’ya lüzum yoktur )
Sartre gibi kaliteli ateistlerin çıkış noktası ise bambaşka. Onlar vicdanın sesini duyma gayretindeler. Görünmeyen tanrılar ile kavga etmek yerine “görünürde tanrı yok, biz insan olarak ne yapabiliriz?” diye soruyorlar. İnsan hissiyatından yola çıkılarak bir ortak yaşam projesi icad etmenin peşindeler. Bu çizgiye paralel olarak iç dünyamızda hissettiklerimiz ile dış dünyanın adaleti arasındaki ilişkiyi ele aldığımız bir kaç makale buradan okunabilir:
Peki filozofların ve ilâhiyatçıların “Altın Kural” dedikleri Read the rest