Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

How High the Moon / Chet Baker »

How High the Moon by Chet Baker on Grooveshark

Zekeriya Beyaz da mı ulusalcıydı? »

Tamı tamına 4.16 saniye sürdü çektiğim çile.

Bahse konu süre geçene kadar, en başından bugüne kadar yazdığım onca yazı ve bunun onlarca miskal ağırlığındaki okuduklarım geçti. Okuduklarım ki benim yazdıklarımın yanında ağırlıkları, akademik dilleri ya da ne derseniz deyin fazlalıklarıyla birer mümbit vaha gibi hala zihnimde yer işgal etmekteler.

Televizyonu eskiden az seyrederdim artık hiç seyretmiyorum. Eskiden yedi saat uyurdum; önce üç saate indirdim ama başaramadım ya da bünye kabul etmedi. Yorgun göz kapaklarımla yaptığım uzun pazarlıklar neticesinde beş saatte Read the rest

Aleviler ve Madımak »

… Bu konuda e-kitap…

Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.

Ramo verde / Radio Tarifa »

ramo verde by Radio Tarifa on Grooveshark

Tiryandafilya, şairin hitabıyla sevgili, en sevgili, ey sevgili »

Bu kez kaderlerimiz kadar tezat olan sıcak bir kasım güneşinin ısıttığı münzevi bir coğrafyadan yazıyorum sana. Ve biliyorum ki sana giden yollar hala kapalı.

Bu sana yazdığım üçüncü mektubum. Öncekilere nispetle de en umutsuzu olacağını şimdiden söylemem gerekecek sanırım. Yalana hacet yok Tiryandafilya; seninle en son görüşmemizde kurduğun yüzlerce cümle arasında bir tanesi vardı ki beni ziyadesiyle yaraladı. ‘Bu işin nereye kadar gideceğini’ sorduğumda sana ‘gittiği yere kadar’ diyerek, farkında bile olmadan beni yerle yeksan ettiğin Read the rest

Amel Mathlouthi | Naci en Palestina »

Geçmiş Zamanın Peşinde /Marcel Proust »

“… Uyuyan bir adam, saatlerin ipliğini ve yıllarla âlemlerin sıra nizamını kendi etrafında bir daire halinde bulundurur ve uyanırken, iç güdüsel olarak, bir saniye zarfında, yeryüzünde, işgal ettiği noktayı ve uyanıncaya kadar geçen zamanı derhal keşfeder. Fakat, belki, bu zaman ve mekân mefhumlarının derece ve sırları birbirleriyle karışıp çözülebilir. Meselâ, bütün gece süren bir uykusuzluktan sonra, insan, sabaha karşı birdenbire, bir kitap okurken, her vakitki yatış tarzının çok hilâfında bir vaziyette uyuyup kalıverir ve ilk gözlerini açtığı dakikada kendisini henüz yatmış zanneder. Bu insan, alışmadığı ve büsbütün daha başka bir vaziyette, meselâ, bir akşam yemeğinden sonra bir koltukta otururken uykuya dalıverirse, o vakit, çığırından çıkmış âlemlerde nizam büsbütün altüst olur; içinde bulunduğu afsunlu koltuk, onu, zaman ve mekân içinde, alabildiğine koşturmağa başlar ve göz kapaklan açıldığı sırada kendini büsbütün başka bir ülkede, bundan birkaç ay evvel bu koltuğa yatmış farz eder.
Lâkin, bazı defa, uykumun idrakimi tamamiyle gevşetir derecede, derin olması, yatağımda dahi, beni, aynı hale düşürmeğe kâfi gelirdi; uyuduğum yerin plânını top yekûn elden kaçıran idrakim, gecenin ortasında uyandığım vakit, bana nerede bulunduğumu tâyin etmek şöyle dursun, hattâ, ilk anda kim olduğumu bilmek imkânını bile vermezdi. Yalnız, bir hayvanın içinde ürperen bir varlık duygusunu, en iptidai şeklinde hissederdim; mağarada yaşıyan ilk insandan daha âcizdim. Lâkin, o anda, hâtıra denilen şey, gökten inen bir imdat halinde, beni, tek başıma çıkması ihtimali olmıyan bu ademden kurtarmağa geliyordu. Gerçi, birden bire bulunduğum yeri değil, ancak evvelce bulunduğum veya bulunabileceğim yerleri hatırlıyordum ve buna vâsıl olabilmek için de, birçok medeniyet asırlarını, bir saniyede, kat’etmem lâzım geliyordu ve bir gaz lâmbası şeklinin ve daha sonra giydiğim gömleğin devrik yakasının bana şöyle hayalmeyal görünüşleri yavaş yavaş benliğimin asli çizgilerini yeniden toparlamama yardım ediyordu …”

… Bu konu ilginizi çekiyorsa…

Zaman Nedir?

“Zaman nedir? Kimse sormazsa ne olduğunu biliyorum. Ama birisine açıklamaya kalkarsam artık bilmiyorum… Eminim ki geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise sonsuzluk olmaz mı? İyi ama şimdiki zaman var olabilmek için geçmişe karışması gerekiyorsa mevcudiyetini yok oluşuna muhtaç olan bir Şimdi‘nin VARlığından nasıl bahsedilebilir? Demek ki zaman yokluğa meylettiği ölçüde var olan şeydir.”(Aziz Augustinus, 354-430)

Zaman nedir? İnsan düşüncesinin en çok zorlandığı sorulardan biri bu. Zira Zaman’ın olmadığı bir yer, an, olay düşünmek imkânsız. “Hiç bir şey olmuyor şu an” derken bile zamansal bir cetvele ihtiyaç var. Saniyeler tık tık ilerleyecek ki “yaprak bile kıpırdamıyor” cümlesinin bir anlamı olsun.

Zaman’ı anlamadan Yaşam, Hareket, Özgürlük kavramlar üzerine düşünmek de imkânsız.

Derin Göz isimli kitabımızda özellikle ünlü ressam Edward Hopper’dan bahsederken modern yaşamın özellikle de Sanat’ın biz insanlara Zaman’ı düşünmek için yeni kapılar açtığından bahsetmiştik. Derin İnsan adlı kitabımızın Korku Matkabı bölümünde de Korku-Zaman ilişkisinden ve Sinema Sanat’ından istifade ederek Zaman’ın NE’liğini bir parçacık sorgulamıştık. Kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediği sınırlarda yine Sanat’tan istifade ettik : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu.

Ama felsefeyi dışlamadık. Zaman hakkında çok isabetli tahliller yapmış olan Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl’den çok önce belki ilk defa Aristoteles (MÖ 300′ler) ile başlamış sorgulamalar var. 1800ler ve 1900lerdeki fikirler haliyle teknolojik ilerlemelerden ve yeni kurulan endüstriyel toplumdan istifade eden ama aynı zamanda bunların altında ezilen bir kuşağın ürettikleri.

Bilim ve teknoloji ile zaman arasındaki ilişkiye gelince elbette Newton’dan Einstein’a ve Kuantum mekaniğine kadar uzayan, epistemolojiden fizik teorilerine kadar dallanıp budaklanan sorgulamalar söz konusu.

Peki bilimsel, objektif, tik-tak zamandan başka, daha insanî, sübjektif ya da bütün bunların üstünde, dışında MUTLAK bir Zaman kavramından bahsedilebilir mi? Zaman sadece bir çerçeve, aklı sınırlayan bir tür “yokluk” mudur? Yoksa Derin İnsan ve Zaman’ın eklemlendiği bir Derin Zaman boyutu var mıdır?

Tam da bu noktada Delâilü’l-İ’câz, Mesnevî, Makasıt-ül Felasife , Telhis-u Kitab’in Nefs ve Fütuhat-ı Mekiyye gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açıyor. Zaman konusunu bütün derinliğiyle anlayabilir miyiz? Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.

Dokunulmazlıktan, ‘Kürtlerin Suçu Ne’ Metaforuna… »

‘Fatmagül’ün Suçu Ne’ dizisiyle birlikte birçok kişinin başındaki özneyi silip, ‘… suçu ne?’ şeklinde kendisine uyarladığı metafor (!), soru içerse de sık kullanıldığından olsa gerek bu işlevi yerine getiremedi. Sorgulamak, sormak, var olmanın bir başka ifadesidir oysa. Öyle ki “Sorgulanmamış bir hayat, hiç yaşanmamıştır” diyen filozof, sorgulananımın yaşamın bir başka kavramsal ifadesi olduğuna dikkat çekmişti. Ancak sorgulama işlemini yerine getirirken ‘maksat hâsıl olsun’ aymazlığından ziyade, sonuca götürecek bir niyetle bunu yapmak gerekiyor. Zira sonuca gitmek, sormakla başlar!

Yazıyı kavramsal tanımlarla çetrefilli bir hale getirmeden asıl konuya geçelim. Zaten öyle bir sözlük bilgim de yok hani! Bundan önceki ‘Açlık grevleri ve Kemalizm’in Kürtçesi’ başlıklı yazımızda, Kürt siyasetinin görünür aktörlerinin, popülistleştirilen açlık grevleri üzerinden yeni bir Kemalizm oluşturmaya çalıştıklarını ve bunu yıllardır Türk Kemalizm’inden çeken Kürtlere dayattıklarını savunmuştuk. Bu yeni varsayımı ‘Kemalizm’in Kürtçesi’ diye Read the rest

Bugün cuma, ne olur bir şey yap(31) »

 Ma’bûdumuz, maşûkumuz, mahbûbumuz kendisiyle vücûd bulduğumuz, ibadet ve taatların, hamd ü senâların sadece kendisine hasrolunduğu, ta’zime, tesbîhe, tenzihe ve tehlile lâyık bizlerin teşbihinden ibadet ve taatından ve tavsifinden münezzeh olan maksûdumuz, matlûbumuz güzeller güzeli Allah’ımız, zü’l-Celâl ve tekaddes Hazretleri’ne hamd ü senâdan âciz olarak fakat yine de kendi lûtf u ihsanıyla ve bizlere in’amıyla, sonsuz hamd ü senâ eder, dergâh-ı mecd-i ulûhiyetinden rıza-yı şerifini ümid ederiz.

 Sultanü’l-enbiyâ, mahbûb-ı kibriyâ, şefî-i rûz-i ceza, enîsi’d-duâfa, merce-i fukara, sahib-i kabe kavseyn ev ednâ, Resûlen, Mekkiyyen, Medeniyyen, Haşimiyyen, Kureyşiyyen, Ebtahiyyen, ruhiya ve ruhaniyya sultânımız, efendimiz Resûl-i kibriyâ’ya salât u selâmdan âciz iken ümmet-i Muhammed olmaklığımız hasebince lütfedilen bu vesileye sığınarak salât ve selâm eder, salâvât-ı şerîfelerin sırrıyla o Fahr-i âlem Efendimiz’e arz-ı hal eyleriz. Ruh-i Resûlullah’ın bizlerden hoşnud ve râzı olmasını Cenâb-ı Hakk’tan niyâz eder, ashâb-ı kirâm rıdvanullahı Teâlâ ecmaîn hazerâtının dahî arkadaşlıklarını sırat-ı mustakîm üzere refakatlerini Rabbü’l-âlemîn Hak Teâlâ’dan taleb ederiz. Cenâb-ı Hakk bizleri “ve hasüne ülâike refika” âyet-i kerîmesinin sırrına mazhar eylesin.

Özgürlük ve demokrasi naraları atan ülkelerin pilotsuz uçaklarla çocukları bombaladığı, silah üretip satanların kendilerini “barışçı” ilân ettiği bir dünyada yaşıyorsun. Petrol çalmak için insan öldürenlerin kurduğu bir ”medeniyetin” gölgesindesin.  O « barışçı ve medenî» ülkeler ki askerleri masum insanları öldürüyor. Bu nasıl bir medeniyet ki yetiştirdiği insanlar hayvanların bile tenezzül etmeyeceği rezilliklere yelteniyorlar. işte bileğini bükemediğin için çizmesi altında yaşamak zorunda kaldığın “medeniyet” böyle bir medeniyettir.

Bu medenî(!) insanlar öylesine açgözlüler ki kendi milletlerini dahi soyup soğana çeviriyorlar sahte ekonomik krizler ile. Ama kimse onlara ses çıkaramıyor. Çünkü hukukun mal gibi alınıp satılmasına göz alıcı bir kulp taktılar: “Özgürlük!” (Bkz. Ticarî bir mal olarak “Adalet”)

Gördüğün manzara karşısında kalbinde duyduğun sıkıntı senin bir insan olduğunun ispatı. Vicdan sahibisin. Aklın ve kalbin gördüklerine itiraz etmekte. Ama bu sıkıntı bir isyana dönüşmeden önce dur ve düşün. Bu zulmün müsebbibi tarafından senin için biçilmiş rollerden birine mi bürüneceksin yoksa kendi yolunu mu çizeceksin? Zalim senin özgür olduğunu zannetmen için iki yol çizdi, iki seçenek(!) verdi: Read the rest

Gözden kaçmasın »

Fatih Çıtlak bu gece 23:45′te Habertürk kanalında Öteki Gündem programında Pelin Çiftçi’nin konuğu olacak. Karşısında Abdülaziz Bayındır var.