Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Mali: Fransa para etmeyen “değerler” için savaşır mı? »

afrikali-leo-amin-maaloufParis’te yaşadığımız için (Tavit, Ayla, …) çok sayıda okur özelden yazarak Mali konusundaki fikrimizi soruyorlar. Aslında Fransa’nın Mali’ye asker göndermesi üzerine analizler, raporlar çıkmaya başladı bile. İslamcılar, El-Kaide terörle savaş, demokrasi, darbe… Tahmin edersiniz ki Fransa gibi bir ülke para etmeyen “değerler” için savaşa girmez. Bosna’daki katliamlar sırasında Paris’in diplomatik ve askerî ataletini hatırlayın. Peki nedir? Gizli bir komplo mu? Kolonyal düşler mi? Sanmıyorum, her şey açıkta. Puzzle öyle yatıyor masada. Ama nedense Mali’ye yapılan Fransız saldırısının arka planıyla ilgili bir kaç mühim nokta bizim “uzmanların” gözünden kaçıyor. Nedir?

  1. Savaş kararı yıldırım hızıyla alındı, meclisin onaylaması bile beklenmeden bombalama başladı. Ne muhalefetten, ne basından ne de sivil toplumdan doğru dürüst bir tepki gelmedi. 24 saat içinde ırkçı FN’den tutun da muhalif sağ vekillere kadar bir sürü isim tweet atarak savaşa destek oldu. Eminim ki bir çok fransız Mali’yi haritada gösteremez ve savaştan da kimsenin haberi yok. Ama “Seçmenlerin %65’i savaşa destek oluyor” diyen kıytırık bir anket servis edildi bile. “Demokratik” Fransa için garip bir durum değil mi?
  2. Mali Fransa’nın nükleer santrallerini besleyen Read the rest

Yıldız Ramazanoğlu ile söyleşi »

yildiz_ramazanogluDaha önceki sohbetler, kitap tanıtımı, makaleler ve alıntılar

  1. İstanbul HatıЯası: Bir Akşam Yemeğinin Ardından
  2. Yıldız Ramazanoğlu ile sohbet (Cemile Bayraktar)
  3. Yıldız Ramazanoğlu Öykücülüğü (Derin Siyah ve Angelika)
  4. Erzurum’da kardeşlik ve arkadaşlık kavi
  5. Beden ve ruhun ağrı kardeşliği: Frida
  6. Bağdat Fragmanı

     

SNB- “Bu şehir ardından gelecektir.” der şiirinde Kavafis ve insanı an/anı bağlamında kente/şehre bağlar. Siz o bağı kopartmaya çalışsanız da bilirsiniz ki o içinizdedir, ondan kaçamazsınız. Sizin ardınızda, sizi kovalayan şehir hangisi, hapsolduğunuz? Yıkan ve yapan, kaçtığınız ve aslında onunla siz olmaya ulaştığınız şehir? Hangi şehir ve sizdeki çağrışımları, etkileri neler? Geniş bir soru olduğunu biliyorum ama uzun cevaplamanızda bir sakınca yok.

YR-
Beni kovalayan bir şehir var evet, Ankara. Yenimahalle’de doğduğum ev bahçe katıydı, o küçük bahçeyi annemin bir kenarına ektiği yeşillikleri domatesleri toprağın kokusunu unutmam mümkün değil. Bütün evler iki katlıydı ve içleri mütevazı bir ailenin yaşamasına yetecek kadardı. Çocukluğumun bu tecrübesi bellekte ne kadar esaslı, hakiki bir yer edinmişse, toprakla temasın kesildiği yüksek binalar bana her zaman kaygı ve güvensizlik verdi. Ankara 1990’da taşındığımız İstanbul’daki arkadaşlarım tarafından her zaman nesini seviyorsun diyerek küçümsenmiş olsa da, şehrimi gizlice içimde taşıdım. Ankara ev içi hayatıdır, insanın insanda yurtlanması, şehrin bir arkadaşın gözünde yansımasıdır benim için. Şehrin fiziğine değil huyunun güzelliğine Read the rest

Nietzsche Ağladığında / Irvin Yalom »

 nietzsche-agladiginda-irvin_yalomİki Ayna: Nietzsche ve Breuer

 “Kendi alevinle yakmaya hazır olmalısın kendini: Kül olmadan nasıl yeni olabilirsin ki?”(Zerdüşt Böyle Buyurdu[1])

Nietzsche: ”Bazen yaşamın o kadar içini görebiliyorum ki birden doğrulup çevreme baktığımda kimsenin yanımda olmadığını, bana eşlik eden tek şeyin zaman olduğunu görüyorum.” (syf:280)

Breuer:”Sık sık yolumu şaşırdığımı düşünüyorum: Eski hedefler artık işe yaramıyor ve yenilerini de bulacak halde değilim. Hayatımın nasıl aktığını düşündükçe kendimi ihanete uğramış veya oyuna gelmiş gibi hissediyorum; sanki göklerdeki birileri bana bir oyun oynuyor, sanki bütün hayatım boyunca yanlış melodiyle dans edip durmuşum.” (syf:231)

Breeur ve Nietzsche farklı dünyaların ama aynı korkuların, yanılsamaların ve anlamsız anlamların heybesini yüklenmiş iki insan. Breur, Nietszche’in aynası olmak isterken Nietzsche kendisine ayna olur ve nihayet bu aynada Nietzsche kendisini görür; böylece başlar hikayeleri…

Hayat, anlam verme ve yeniden anlam verme üzerine kurgulanmış gidiş ve dönüşlerden ibaret… Önemli olan anlam verilenin, gerçeği ne kadar yansıttığı. Gerçekle ilgisi olmayan imgeler ve özlemlerle örülü yanılsamalarla gidilen yollar hep çıkmaz sokak olmuş insanlık için. Susayan serap  görür; aslında görülen şey su değildir. Yani “Arzu edilenden çok arzu etmeye aşığızdır.” (syf:280) Ademoğlunun baktığı, işaret parmağı olmuş ve fakat çok azı işaret edilen yönü
görebilmiş…

’Bertha’; gizemin, kol kanat germenin ve kurtuluşun simgesi. Breuer buna aşk diyor. Ama bunun asıl adı dua.” (syf:286) “Breuer, bütün anlamlarından sıyrıldığında o kadının da yalnızca bir insan olduğunu görecektir; insanca pek insanca.” (syf:287)

İnsanın imgelerle iilişkisi gerçek dışı olmasa da, gerçekle hiçbir ilgisi olmayan özlemler ve arzularla kör düğüm atılmış bir yanılgı içinde yaşıyor insan. Mesela Breuer, “ ’Bertha’ üzerinden yaşadığı ‘Bertha’yı” gerçek sanıyor. Gerçek dışı anlam yüklemeler, insanın korkularının ve saplantılarının birer yansıması oluyor. Yanılsamalardan kurtulmanın tek çaresi ise, kör düğümü kökünden kesebilmek ve asıl gerçekliklerle yüzleştirecek olan ufuklara doğru Read the rest

Niteliksiz adam(4): Sen insansın, homo-economicus değilsin! »

proust_swann_ask“… Sevdiğimiz zaman Aşk o kadar büyüktür ki; bir bütün olarak içimize sığmaz. Sevdiğimiz insanın,  ‘karşımızdakinin hisleri’ dediğimiz şey; kendi sevgimizin bir yankısıdır. Aşk bizi bu kadar etkiliyor, hatta büyülüyorsa sebebi, kendimizden çıktığını fark edemeyişimizdir …” (Marcel Proust, Swann’ların Tarafı)

Kendimizi et ve kemikten ibaret görmedikçe, bize has, bize özel hislerin varlığına inandıkça kendi insanlığımızı muhafaza ediyoruz aslında. Birgün bütün erkekler aynı kadına aşık olursa, birgün  Aşk ile cinselliği ayıran duvar yıkılırsa … işte o gün kıyamet kopabilir!

Aralarındaki bütün farklara rağmen Kafka, Proust, Dostoyevski, Musil, Woolf ve Joyce gibi edebiyatçıları birleştiren nedir hiç düşündünüz mü? Hiç duraksamadan “insanı maddelikten kurtarmak” diye cevap verebiliriz bu soruya. Yaşadıkları dönemin en büyük fikrî hastalığına, pozitivizme direnecek[1] cesareti gösterebilmişler çünkü. Tabi bu direniş sadece cesaretle olacak bir iş değil. İnsanî hisleri, sevgiyi, aşkı, vicdanı yüceltmek, daha doğrusu bu hislerin unutulan kıymetini insanlara hatırlatmak kolay olmamış:

“… Pozitif bilgiyi bilginlerden önce askerler, avcılar ve tüccarlar keşfetti. Yani tabiatında şiddet ve sinsilik olanlar. Hayatta kalma mücadelesinde duygusallığa ve fikirlere yer yoktur. Sadece rakibi / düşmanı en hızlı biçimde yok etmek vardır. Böyle bir ortamda herkes pozitivisttir …” (Niteliksiz Adam romanından)

Evet, insanlığı omuzlarından tutup silkelemek kolay değil. Bunun için kaynağını insanî tercihlerden (=yanılgılardan) almayan bir ahenk bulmak gerekiyordu. Güzel bir şarkıdaki armoni gibi. Yani varlığımıza mânâ verebilecek, insanı kendi indinde maddelikten kurtaracak bir ilk niyet, bir ilk tercih, bir ilk sevgi… Meselâ daha hamile kalmadan önce evlâdını sevmiş, onun varlığını, doğmasını murad etmiş bir anne gibi. Ancak aşk ile gelen bir doğum bizim varlığımıza mânâ verebilir değil mi? Hiç bir insan bir kaza sonucu doğmuş olmak istemez. Hele bir tecavüz neticesinde dünyaya fırlatılıp atılmış olmak ne kadar tahammül edilmez bir varoluştur. Bu tür ızdırap verici duygular elbetteki insanı ya  nihilizme ya da hedonizme iter. (Bkz. Sitemizdeki makaleler ve yorumlar: Heidegger, Schopenauer, Cioran)

Kanaatimce Kafka, Proust, Dostoyevski, Musil, Woolf ve Joyce gibi insanların nezdinde Big Bang gerçekten “patladıysa” ya da insan gerçekten maymundan gelmişse bunda bir mesele yoktu. Ama bunların da olmasını istemiş, insanların varlığını murad etmiş bir ilk özne gerekliydi insanları maddelikten kurtarmak için. Bu ilk özneyi İncil’in sayfalarında Read the rest

Venedik Taciri / William Shakespeare »

“Ruhunda müzik olmayan, ahenkli bir müzikle duygulanmayan bir adam ancak ihanet, içten pazarlık ve tecavüz için vardır. Ruhunun halleri gece gibi ölümcül bir sessizlik ve hisleri Cehennemlerin Efendisi Erebus gibidir. Kollayın kendinizi böyle bir adamdan! Müzik dinleyelim.” (Sahne 20)

Eski ingilizce orjinal metin: “The man that hath no musicke in himselfe, Nor is not moued with concord of sweet sounds, Is fit for treasons, stratagems, and spoyles, The motions of his spirit are dull as night, And his affections darke as Erobus, Let no such man be trusted: marke the musicke.”

Kâinat’a bakmak mı gerek yoksa okumak mı? »


.
.
… Bu konuda okumak için…
.

Sanat Yoluyla Hakikat Bulunur mu?

İnanmak belki zor ama … eğer sınırsız görme kabiliyetine sahip olsaydık hiç bir şey göremezdik!güneşe dürbünle bakan biri gibi kör olurduk.Gözlerimizin sınırlı oluşu sayesinde görüyoruz dünyayı. Immanuel Kant’ın meşhur bir güvercini vardır, havayı iterek uçar ama havanın direncinden yakınır durur. “Hava olmasaydı daha hızlı uçabilirdim” der. Hakikat’i görmekte zorluk çekmemizin sebebi O’nun gizli olması değil tersine aşikar olmasıdır. Aksi takdirde Hakikat’i içeren, kapsayan ve perdeleyen daha hakikî bir Hakikat olması gerekirdi. İşte bu sebeple Hakikat’i görmek için Bilim’e değil Sanat’a ihtiyacımız var, bilmek için değil bulmak söz konusu olduğu için. Derin Düşünce yazarları Sanat-Hakikat ilişkisi üzerine yazdılar. Buradan indirebilirsiniz.

Derin Göz

İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir Derin-Göz açılabilir mi? Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot, Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.

Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca, Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …Buradan indirebilirsiniz.

Liberalizm: Bankalar özgürdür, halk değildir! »

issizlik_avrupa

“… Krizin derinleştiği Euro Bölgesi’nde resmi rakamlara göre 18,5 milyon kişi işsiz. İspanya, Avrupa’da yüzde 25 ile işsizliğin en fazla olduğu ülde. İspanyol gençler arasındaki işsizlik oranı ise yüzde 55. Geçtiğimiz yıl 17 ülkenin oluşturduğu Euro Bölgesi’nde işsizlik oranı yüzde 10,3 iken bu oran yüzde 11,6’ya yükseldi. Avrupa Birliği istatistik kurumu Eurostat verilerine öre 18,49 milyon kişinin işsiz olduğu Euro Bölgesi’ndeki en az işsizlik oranı yüzde 4,4 ile Avusturya’da. İspanyol ekonomisinde krizin başlangıcında da büyüme sorunu vardı. Şu anda bir kemer sıkma programı var, kesinti programı var. Bir reform süreci başladı. Bunlar da ister istemez ekonomiyi etkiliyor. Daha düşük büyüme demek, daha fazla işsizlik demek.

Şirketlerin bir biri ardına duyurduğu işten çıkarmalarla işsizlik sayısının gittikçe artması bekleniyor. Euro Bölgesi’nde tüketici harcamalarının azalması ekonominin daha da yavaşlamasıyla sonuçlanmasından endişe ediliyor. Yunanistan’da Ağustos ayında yüzde 25 olan işsizlik eylül 2012’de yüzde 26’ya yükseldi. Ülkedeki işsiz sayısı ise 1 milyon 295 bini geçti. Bu son bir yıl içinde yüzde 38 artış demek. Yunanistan’ın dış yardım için kamu harcamalarında kesintiye gitmek zorunda kalması işsizliği artıran ana etken oldu. İstatistiklere göre Yunanistan’ın gayri safi yurtiçi hasılası bu yıl yüzde 6, gelecek yıl ise yüzde 4,5 düşmesi bekleniyor …” (Euronews)

 

 

Banka Ordudan Tehlikelidir!

Bankacılarına söz geçiremeyen batı ülkeleri tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler. Zira bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Elinizdeki 60 sayfalık bu e-kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor:Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler? “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi‘ne engel olamadılar?Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi?  Buradan indirebilirsiniz.

Liberalizm Demokrasiyi Susturunca

Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar. Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi?Okuyacağınız kitap demokrasi ile liberalizmin savaşı üzerinedir. Buradan indirebilirsiniz.

Liberalizmin Ak Kitabı

1930 model bir ulus-devletin, bir “devlet babanın”çocuklarıyız. Son derecede “Millî” bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik “millî” okullarda.“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek” için eğitildik, eğilip büküldük.

Liberallerin dilinden düşmeyen “Bireysel haklar ve özgürlükler” bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de bu kitaptaliberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. Buradan indirin.

Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.

PKK’nın kuklacısı öfkeli, kuklalar şaşkın… »

marionnettisteKurtuluş Tayiz / Taraf:
Paris’in göbeğinde PKK’nın kurucularından Sakine Cansız ve iki arkadaşının suikasta kurban gitmesi örgütte şok etkisi yaratmış. Gerek örgütün Avrupa kanadı, gerekse Kandil, suikastın şaşkınlığını henüz üzerinden atmış değil. Edindiğim bilgilere göre PKK yöneticileri, bugüne kadar böyle bir saldırıyla ilk defa karşı karşıya geldiklerini değerlendiriyorlar. Daha önce örgüt elemanlarına yönelik benzer özellikleri taşıyan bir suikast hiç gerçekleşmemiş.
Suikastın hangi nedenle, kimler veya hangi güçler tarafından işlendiği hakkında da henüz bir bilgi/fikir sahibi değiller.

Cemil Ertem / Star:

cemil_ertem

 

… Bu konuda okumak için…

Röportaj:

 Makale:

PKK savaşı kazandı ama Barış’ı kaybetti

E-Kitap

Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler (Kitap + Tartışma)

Süleyman Nazif (1870-1927) Batarya ile Ateş adlı kitabında şöyle diyordu:

“Benim dinim kinimdir… Irkına, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan insanların ve milletlerin hiçbirini unutma Türkoğlu! Unutma ve affetme!”

Büyük travmalar, katliamlar ve yok edilme korkusu yaşayan toplumlar geçmişten ders çıkarırken affetmek ile acıları unutmak arasında fark göremiyorlar. (Bkz. PKK’lıları affetmek)

Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişleIZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor.

Bu korkunç dönüşümü Yahudilerde ve Avrupalı Ermenilerde görmek mümkün. Balkanlarda, Kafkaslarda Türk ya da Çerkes olma “suçundan” dolayı bizden önceki kuşaklar da bu şekilde eziyet gördüler. Ölenler bir kez ölürken hayatta kalanlar aşağılanma duygusuyla hergün öldü. Peki ya Kürtler?

“…PKK destekçisi Kürtler adeta hızla koşan bir adamın bir cam panele çarpıp yere yığılma duygusunu tekrar tekrar yaşayacaklar. Camın öbür tarafını görecekler ve camın öbür tarafında akan hayatı gözlemleyebilecekler, belki bedenen o hayatın içinde olacaklar ama ruhen hiçbir zaman o camın öbür tarafına geçemeyecekler. Hiçbir zaman kendilerini camın öbür tarafına akan hayatın parçası hissedemeyecekler…”

Böyle diyordu Emre Uslu. Haklıydı. Sadece Kürt olmak istedikçe Kürtlüğünü kaybeden bir kuşak yetişiyor. Tıpkı Türk ulusalcıları gibi geçmişten, gelecekten hatta kendi gölgesinden bile korkan bu insanlar şiddet için şiddet isteyen örgütlerin, partilerin elinde istenen her şekli almaya hazırlar.

Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon  ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz.

 

Gecenin sırrı Tiryandafilya »

gece

Tiryandafilya,

Berceste bir söz var bilirsin; ‘gecenin sırrına vakıf olanlar, mutlu uyuyanlar değil mutsuz uyanıklardır’ der. Uzun zaman önce yaşama alışkanlıklarımı kökünden değiştirmem gerektiğini anladım. Hayattan sıkılıyordum ve artık gitmem gerektiği konusunda kendimle hemfikirdim. ‘Sen’ gibi bir çeldirici bir yana, ne çare ki inançlarım bu kapıyı da kapamakta; gönüllü gittiğim Güneydoğu’da bu çabamın meyvesini almak üzereydim ki yine başaramadım. Üstüne üç beş tane de takdirname falan aldığım, orduda kalmam için ısrar edilen bir macera oldu bana o yıllar. Bir de yakınlarda patlayan bir mayın neticesinde kulak zarında hatıra olarak kalan Read the rest

Huzur Defteri / Mehmet Fatih Çıtlak »

Bu zamanda hasta okumak olur mu?

Vezir vüzerânın, vükelânın da bulunduğu büyük bir davette, davetin verildiği konağın sahibi olan zât, Rızâeddin Efendi Hazretleri’nden; “Efendim, çoluk çocuk hasta, bir nefes etseniz…” demek sûretiyle duasını talep eder. Rızâeddin Efendi Hazretleri’nin “Peki” demesi üzerine, yanlarında bulunan zâtlardan bu konuşmaya hemen müdâhalede bulunarak gayet yüksek bir sesle, hatta azar mahiyetinde; “Efendim, sizin gibi cemiyetin mürşid vasıflı şeyh efendileri milleti ikaz edeceğine, karanlık bir zamana mı çekmek istiyorlar!” diye konuşmaya başlar. Bu zât, zamanın sıhhiye nâzırı, şimdiki adıyla sağlık bakanıdır. Konuşmasını şöyle sürdürür: “Artık tabâbet ilerledi, hap çıktı efendim, insanlara bunu verince iyileşiyorlar. Siz de tababeti teşvik edeceğinize hâlâ okuyup üflemekle insanları bâtıl itikatlara sevk ediyorsunuz. Okumanın, üfürmenin ne faydası olacak?”

Rızâeddin Yaşar Efendi sakin sakin sıhhiye nâzırını dinledikten sonra ona; “Bre densiz, utanmaz herif, bre namussuz, eşekoğlueşek!…” diye küfretmeye başlar. Böyle bir tepkiyi başta sıhhiye nâzırı olmak üzere hiç kimse beklememektedir. Sıhhiye nâzırının eli ayağı titremeye, yüzü kızarıp bozarmaya başlar. Artık infial edecek vaziyette alnından terler dökmeye başlarken Rızâeddin Efendi birden sakince şu soruyu sorar: “Ne oldu paşa efendi? Ben size ilaç mı yutturdum? Başka bir zehir mi verdim? Niye hasta oldunuz?” Sonra da; “Sözlerimden hasta oldunuz. Bakın kötü söz insanı hasta ediyor. Demek ki Allah’ın kelâmı olan Kur’an da insanı iyileştirebilir.” der. Bunun üzerine sıhhiye nâzırı taaccüb ederek hayranlıkla Rızâeddin Efendi’nin eline uzanır. “Beni irşad ettiniz, teşekkür ederim” diyerek elini öper. Sonra da gevre gevrek gülerek der ki “Vallâhi ne yalan söyleyeyim şeyh efendi, bu izahatı yapmasaydınız sizi dâvâ edip hapse attıracaktım”