Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Olimpiyatların zararları… »

  • İstanbul daha önce 2000, 2004, 2008 ve 2012 Yaz Olimpiyatları için aday oldu. 2020, İstanbul’un beşinci adaylığı idi; Tokyo kazandı. İnsanlar olimpiyatları tanıtım fırsatı ve ekonomik avantaj gibi görüyor ama işin içinde bayağı bir pislik var. nedir?
  • Elden ele gezen olimpiyat meş’alesi, dostluk, kardeşlik, barış… Kuzey Kutbundan Baykal gölünün dibine, ISS uzay istasyonuna kadar giden meş’alenin ışığı göz kamaştırıyor. Olimpiyatların bu güne kadar savaş ve açlığı önlediğini görmedik; tam tersi. Neden?
  • Olimpiyat, düzenlendiği ülkenin zulümlerini örtmeye yarıyor. Pekin olimpiyatı sırasında Uygurlar ve Tibet gündeme gelmedi. Soçi oyunları Rusya’nın imajını cilaladı; Çeçenlere uygulanan soykırım tarihe gömüldü. Hatta Suriye bile ikinci plana atıldı. Ya Batı?
  • Paris’te, Londra’da ve ABD şehirlerinde düzenlenen olimpiyatlar bu ülkelerin isminin “barış, kardeşlik, insanlık” ile anılmasını sağlıyor. Silah ihracatında dünya şampiyonu olan ülkelerden bahsediyoruz…Yani bu renkli halkalar pek masum değiller.
  • Soçi kış olimpiyatları 36 milyar € tuttu. Öngörülen miktarın 4 katı. Şaşıracak bir şey değil. 1960-2012 arası yapılan olimpiyatlar bütçelerini ortalama %180 aştılar. Rekor Montréal’in elinde: 1976’daki oyunlar öngörülen bütçenin 8 katına patlamış yani %800!
  • Montréal vergi mükellefleri bu zararı 30 yıl boyunca ödediler. 1968’deki Grenoble kış olimpiyatları bütçenin iki katına çıkınca Fransızların borcu kapatması 27 sene sürdü. Çaresi yok mu?
  • Yok. Anlaşmada yazıyor: “Ev sahibi ülke organizasyon komitesinin zararını öder”… Peki ev sahibi ülke hiç mi kazanmıyor? Kazanıyor tabi; TV yayın hakları meselâ.
  • 1994-1996 arası TV yayın haklarından 1251 milyar $ gelir elde edildi. Türkiye’nin o dönemdeki GSMH’sının 6.5 katı! 2009-2012 döneminde bu miktar 3 katına çıktı: 3850 milyar $. Avrupa Birliği’nin GSMH’sına yakın bir para!

Read the rest

Topraklarımızı gasp etmekisteyen şirketleri yakından tanıyalım: Glencore »

  • Hükümet asker ve polise çevrecileri öldürme izni vermiş. Bölgede bakır ve çinko madeni işleten şirketin paralı askerleri toprağını satmak istemeyen köylülere ateş açıyor; ölü ve yaralılar var… Distopik bir Hollywood filmi değil Peru’daki Alto Huarca yerlilerinin günlük hayatı…
  • Bakır, çinko, petrol, buğday, kömür, kalay, şeker,pamuk… Dünyada aklınıza gelebilecek ne kadar hammadde varsa hepsi tek bir şirketin elinden geçiyor: Glencore.
  • 40’tan fazla ülkede 150’ye yakın şubesinde 185.000 insan çalışıyor. Bir İsviçre firması Glencore. 2012’de dünyadaki bakırın %51’i, çinkonun %62’si ve alüminyumun%24’ü Glencore’da işlem gördü.
  • Bu büyüklükteki şirketler çalıştıkları ülkelerin kanunlarına uymak zorunda değildirler; onlar artık ulusal hukukun üstüne çıkmışlardır. Çevreyi korumak, işçilere hakkını vermek, vergi ödemek gibi “önemsiz” işlerle uğraşmazlar. Nasıl çalışır bu mafya düzeni?
  • 1974’e geri dönelim: Amerikalı emtiya simsarı Marc Rich, kendi adını taşıyan bir şirket kuruyor. Sadece 8 yıl sonra, 1982’de dünyanın en büyük 2ci emtiya şirketi oluyor. Acayip değil mi? (Rich’in şirketinin adı 1994’te “Glencore”  oldu.) Bakalım bu “mucize” nasıl oldu?
  • Glencore, 1978-1981 arasında İran’dan milyonlarca varil petrol aldı. Oysa Tahran o dönemde ABD ambargosu altında.
  • Marc Rich “düşmanla işbirliği yaptığı için” Amerika’da FBI tarafından ilk 10 kişi arasına girdi ve İsviçre’ye, vergi cenneti Zoug kantonuna sığındı. Neden?

Read the rest

Avrupa savaşabilir mi? »

Görsellerle birlikte, silsile olarak okumak için bu sayfa.

  • Avrupa Birliği (AB) üyelerinin toplam askerî bütçesi 250 milyar €; Rusya’nın ise 65 milyar $. Ama Rusların ezici üstünlüğü konusunda hiç kimsenin şüphesi yok ve AB kendini savunmaktan aciz bir ülkeler topluluğu. Neden NATO’suz bir Avrupa, askerî mânâda sıfır?
  • AB ülkelerinin savunma harcamalarını birleştirecek ortak bir vizyon, tehdit algısı, ortak hedefler koyan bir dış politika yok. Avrupa devletlerinin ticarî menfaatleri yakın görünse de jeopolitik açıdan dünyadaki diğer ülkeler kadar birbirleriyle çatışmaktalar. Açalım.
  • Onbinlerce AB askeri sınırlarda bekliyor; av uçakları gökyüzünde devriye geziyor; radarlar ufukları tarıyor. Ama bütün bu birimlerin eşgüdümü NATO tarafından sağlanıyor. NATO ise Avrupalı olmayan bir gücün, ABD’nin yönetiminde.
  • Peki NATO’ya bağlı olmayan Avrupa askerlerini kim yönetiyor? Aralarında ortak bir yönetim yok mu? Önce savunma bütçelerinin durumuna bakalım. Savunma bütçelerinin GSMH’ye oranı 1989’dan 2017’ye kadar sürekli düşüş halinde.
  • Avrupa’nın ulusal orduları sürekli azaltılan bütçe sebebiyle zayıflıyor. 208.000 askerle en güçlüleri olan Fransa bile tek başına büyük bir askerî operasyon yapabilecek durumda değil. Alman ordusunun skandalları ise sık sık ulusal medyada alay konusu oluyor.
  • Evet, Fransa’nın Afrika’da dar kapsamlı müdahaleleri oluyor ama diğer ülkelerle ortak çalışmayı bilmiyorlar. İtalya, İngiltere, Polonya birlikte Afganistan ve Irak’ta bulunuyor ama bu operasyonların komutanı Avrupa değil NATO.
  • Kısacası, ABD yardım etmezse Avrupa ne kendini savunabilir ne de yabancı topraklarda operasyon yapabilir. Ne eksik bunun için?
  • Para? Silah? Hayır; hepsinden önce ortak bir siyasî irade gerek. Yani ortak menfaatleri müdafaa amaçlı bir strateji, ortak yasal zemin, ortak bütçe. Görünürde bunların hiç biri yok. Neden?

Read the rest

İnsansız psikiyatri, uysal vatandaş ve bio-totalitarizm »

  • Türlü sebeplerle duygusal fırtınalar yaşıyoruz; bazen kelimeler yetmiyor ve sakinleştirici, anti-depresan ilaçlar kullanıyoruz. Ama bu işin içinde büyük paralar dönüyor. Fakat meselenin 3cü bir ayağı daha var. Nedir?
  • Bunalım, stress, saldırganlık, uykusuzluk gibi hissî sıkıntıların SADECE VE TAMAMEN maddî yolla, yani ilaçla tedavî edileceğini savunan bir ideoloji var. bu ideolojiyi kabul etmenin siyasî, ahlâkî, hukukî neticeleri var. Derdimiz bu üçünün nasıl eklemlendiğini anlatmak…
  • 2019’da OECD ülkelerinde 300 milyon insan depresyon geçirdi. Her sene 900.000 insan intihar ediyor. 16-30 yaş grubunda intihar ikinci büyük ölüm sebebi. 2017’de sadece Fransa’da psikolojik tedavi için 20 milyar € harcandı. Bu miktar, kalp hastalıkları ve kanser bütçesinden fazla.
  • Evet, bazı insanlar yıllarca depresif bir halde kalıyor. Bir trafik kazası, bir evlâdın ölümü yahut sert geçen bir boşanma sonucu kapanmaz yaralar açılıyor. Yaşadığımız olayların içinden çıkamıyoruz. Dışarıdan yardım almaya muhtacız. Sorun hafif görünebilir ama…
  • Bizim o soruna verdiğimiz anlam çok önemli. Bazen eşin dostun desteği ve sabrı yetebilir ama insanların acil durumlar karşısında GEÇİCİ olarak “ilaç” kullanması da gerekebiliyor. İlaç neden tırnak içinde?
  • Çünkü annenizin ölümünü kabul etmediyseniz bunun çaresi şu veya bu molekül olamaz. Nedir? Ölüm üzerine düşünmeniz ve bu gerçeği hem anneniz hem de kendiniz için kabul etmeniz gerekir. Hissî ve manevî bir yolculuk…
  • Kolay değil. Geçici “ilaç” ne peki? Sizi saran duygusal fırtına uyumanızı, çalışmanızı, aile görevlerinizi engelleyebilir. Bazen insan saldırgan da olabilir. Psikoaktif “ilaç” SADECE bu sıkıntıları hafifletebilir. Annenizi diriltemez; ölüm korkunuzu yok edemez.
  • Boris Cyrulnik ve Edouard Zarifian gibi uzmanlara göre psikolojik sorunların tedavisi kişinin iç dünyası, çevresi ve psikoaktif ilaçların birlikte kullanılmasıyla mümkün.
  • Peki neden SADECE ilaç yanlısı doktorların sesi daha çok çıkıyor? Psikanalizin, konuşma ve dinlemenin yerine molekülleri kim, neden koydu?
  • Bunun için 1950’lere dönelim. Bernard Katz, Julius Axelrod, Ulf Svante von Euler, Richard Wurtman gibi biyokimya ve nöroloji araştırmacıları beyindeki kimyasal tepkimeler ile psikolojik sonuçları üzerine etkili makaleler yayınladılar.
  • Bu makaleler (bazen de yanlış yorumlar) psikolojik sorunlarımızı TAMAMEN kimyasal arızalar gibi gördüler/gösterdiler ve bilhassa beyin hücreleri arasında etkileşimi sağlayan nörotransmitter kimyasına odaklandılar. (Dopamin, serotonin…).

Read the rest

5G Kavgası, kişisel bilgilerimiz, ulusal güvenlik ve Huawei »

  • Geleceğe yolculuk gibi: Arabalar şoförsüz gidecek, internet 20 kat hızlanacak, yüzlerce km uzaktan ameliyat yapılacak… Peki ABD ve Çin arasındaki çekişmenin sebepleri neler? Türkiye için hangi tehditler söz konusu?
  • Evvelâ… 5G gerçekten hızlı. Meselâ 2 saatlik bir film indirmeniz 3G’de 26 saat, 4G ağda 25 dakika sürüyor; 5G ile 3 saniye! Bu hız farkı yeni ekonomik modeller doğuracak ama siyaset ve güvenlik gibi kavramları da yeniden düşünmek zorunda kalacağız.
  • 5G’nin sağlık için zararlı olduğu söyleniyor ama aynı zamanda veri güvenliği, mahrem hayatın muhafazası ve ulusal güvenlik sorunları da masada. Nedir?
  • Bugün dünyadadaki cep telefonu sayısı, dış fırçasından fazla. Ama 5G ile internete bağlı alet sayısı yüzmilyar mertebesinde olacak. Yani (zengin) insan başına ortalama yüz aletin birbiriyle “konuşacak”. Yeni bir toplum, üretim, siyaset, sermaye ve savaş yeniden tarif ediliyor.
  • Yüzmilyar veya kişi başı 100 alet size çok görünebilir ama… otomobiller trafik lambalarıyla, kol saatiniz evdeki kalorifer ve buzdolabıyla “konuşmaya” başlarsa, tükettiğiniz gıdayı taşıyan kamyon depolarla, depolar traktörlerle iletişim halindeyse…
  • Siz bundan korkabilir yahut gereksiz bulabilirsiniz. Sizin fikrinizi soran yok. Gelecekten bahsediyoruz burada; adı üstünde, gelecek… siz istemeseniz de gelecek. Neden? 5G, yapay zekâ, big data, iot (Nesnelerin interneti) ve Endüstri 4.0 sermayeyi daha az elde, daha hızlı biriktirecek.
  • Hangi teknolojinin gelişeceğine ve yayılacağına karar verenler ise bugünkü sermaye sahipleri. Demokratik yolla seçilen hükümetler ise genelde bunların noteridir; demokrasi piyasanın emrindedir.
  • 5G’nin sıradan insanlara fayda sağlamasına çok var. endüstriyel denemeler yapılıyor şu ara. 2019’da Fransa’da 3 şehir: Lille, Douais, Bordeaux… ve 3 firma: Orange, SFR, Bouygues Telecom. Avrupa Birliği 2020’de her ülkede 1 şehrin 5G olmasını hedefliyordu… Covid19’dan önce.
  • Devletler 5G’den memnun çünkü frekanslar açık arttırma ile satılacak. İtalya, Avusturya ve Almanya’da satış tamamlandı. Ama anten vb donanımın kurulması aşamasında Huawei firmasının devre dışı bırakılması söz konusu oldu. Neden?

Read the rest

Kendi silahını yapamayan bir ülkenin bağımsız dış politikası olamaz… »

  • Neden? Silah satan firmalar müşteri ülkelere hangi tehditleri ve diplomatik baskıları yapabilir? Çaresi var mı?… Savunma sanayii ile dış politika ilişkisi’ni konuşalım.
  • Bir ülkeye silah satıyorsanız o ülkenin dış politikası üzerinde etki sahibi olursunuz. Neden? Savunma kontratları uzun vadelidir ve geniş kapsamlıdır. Meselâ savaş uçağı satıyorsanız füzesi, iniş takımı yedek parçası, pilotların eğitimi… Derken her şey sizden geçer.
  • Ek olarak, pazarlık ve satış sonrası hizmet sırasında müşteri ülkenin korkularını, saldırı önceliklerini, ordusunun zayıf yönlerini öğrenirsiniz. Üstelik EXOCET gibi gemisavar bir füze sattığınızda depodaki füzelerin sayısını yani müşterinin kaç gemi vurabileceğini de bilirsiniz.
  • Eğer aynı bölgede bir kaç ülkeye silah satıyorsanız savaşlara yön verebilirsiniz. Meselâ Arjantin ile Birleşik Krallık arasındaki Falkland savaşında Fransızlar Arjantin’e silah satarak İngilizlerin ağır kayıplar vermesine sebep olmuştu.
  • Gerçekte sıcak çatışmalar maksadın kendisi değil diplomatik pazarlıkların başka araçlarla devamıdır. Petrol fiyatına ve dolar talebine yön vermek için İran – Irak arasında savaş çıkaran ve iki tarafa tank ve tanksavar füze satan Batılı güçler açık bir örnek.
  • Kısacası, uluslararası ilişkilerde masa altından her ülkeye etki eden bir dip dalgadır savunma sanayii. Tabi ayıp olmasın diye “savunma” denir; bal gibi saldırma sanayiidir söz konusu olan.
  • Gelin bu bilgiler ışığında 2018-2018 savunma piyasasına bir göz atalım: En büyük 100 içinde olan 42 Amerikan firması pazarın %36’sını elinde tutuyordu: Lockheed Martin, Boeing, Northrop Grumman, Raytheon, General Dynamics…
  • Amerikan firmalarının müşterileri kimdi? Suudi Arabistan %22, Avustralya %8, Birleşik Arap Emirlikleri %7.7. Sorun kendinize: ABD’den bu kadar silah alan BAE, Libya konusunda ABD’den bağımsız hareket edebilir mi?

Read the rest

Ekmek ile hükümet devrilir mi? »

  • Tankla yapılan darbe girişimlerine alıştık; ekmek ile darbe sipariş edilecek günler yaklaşıyor. Bu yüzden gıda konusundaki usülsüzlüklerin, stokçuluğun her zamankinden daha çok konuşulması ve denetlenmesi gerek.
  • 2000-20014 arasında FAO dünya gıda fiyatları indeksi %123 arttı. Dünyada garip işler dönerken Türkiye gıda mafyasını eleştirmeyi yasaklayan bir kanun çıkarıyor. Oysa en çok gıda konuşmak gereken günlerdeyiz. Yediklerimizin sadece kalitesi değil fiyatı da kirli ellerde.
  • Dünyada en çok tüketilen 3 gıda olan buğday, mısır ve pirinç fiyatları 2000-2011 arasında %150 yükseldi. Enerji, gübre ve iş gücü maliyeti ile açıklanamayan bu artışlar nereden geliyor?
  • Hızla yükselen gıda fiyatları yüzünden 2008’de 100 milyon insan açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Bunlar özellikle ülke gelirinin ve hane gelirinin önemli kısmını (%70+) gıdaya harcayan ülkeler ve aileler.
  • Gıda fiyatları elbette her zaman istikrarlı değil. İklim şartları, savaşlar, zararlı böcekler bir bölgede üretimi düşürüp bütün dünyada fiyatların oynamasına sebep oluyor. Fakat son yıllarda gözlenen garip oynamalar var ve bu bir mafyalaşma işareti.
  • Tabi burada meşru tarım ticareti ile vahşi spekülasyonu ayırmak gerek. Bir bölgedeki üretim fazlasını alıp ihtiyaç olan yere sevk eden tüccar kâr ederken alıcı ve satıcı da kazanıyor. Ama yalan haber yaymak, fiyat yükseltmek için gizli stok yapmak tüccarlık değil.
  • Kahve, fındık, kakao gibi “stratejik” ürünlerin piyasası oynak fiyatlara sahiptir. Meselâ kahve Brezilya’dan gemiye yüklenip Avrupa’ya taşınırken 15 günlük yolda defalarca el değiştirebilir. Binlece konteyner taşıyan bir geminin yükü milyonlarca $ oynayabilir.

Read the rest

Uzay kimin malı? »

  • 110 ülkenin imzaladığı ve uzayın bir savaş alanı olmasını engelleyen Outer Space Treaty (1967), Obama döneminde Space Act (2015) yasası ile etkisini devre dışı kaldı. Elon Musk gibi iş adamları kapitalizmi uzaya taşıyor. Çin ne yapıyor?Türkiye ne yapmalı?
  • Yakın zamana kadar jeopolitik kara ve deniz unsurlarını ihtiva ediyordu. 20 asırda buna hava eklendi. Ama birbirinden tecrid olmuş 3 mekân yok tabi. Meselâ hava kuvvetleri stratejisi karadaki üslerden ve denizdeki uçak gemilerinden bağımsız düşünülemez.
  • Ancak uzay jeopolitiği, gökyüzünün devamı gibi tasavvur etmek yanlış olur. Elbette uzayın “kapıları” büyük ölçüde uçak teknolojisindeki ilerlemeler sayesinde açılmıştır ama… Uzay sonsuz ve homojen jeopolitik sahne. Kara, deniz ve hava gibi mahdut bir mekân değil.
  • Soğuk savaş sırasında uzay, yerdeki ve denizlerdeki hâkimiyeti tahkim etmek için kullanıldı yani uzay bir amaç değil araçtı. Casus uydular, haberleşme uyduları, atmosferin “bittiği” yerde uçan casus uçaklar, kıtalar arası füzeler…
  • Su altı kablolarında olduğu gibi uzayda da sivil amaçlı devlet projeleri ve nihayet özel yatırımlar bu sahayı kullanmaya başladı.
  • Uzay, devletler arası güç ilişkilerinin ifade edildiği bir alan ama yeni jeopolitik unsurlar var: Karada, sivil veya askeri faaliyetlerde uzayın kritik önemi artıyor: Uydu navigasyonu, iletişim, televizyon, meteoroloji, bilimsel keşif, iç güvenlik, anti-balistik tedbirler vb.
  • Aslında soğuk savaş döneminde ABD ve Rusya liderliğinde uzay bir tür “barış alanı” ilân edilmişti. Bkz. Dış uzay anlaşması (Treaty on Principles Governing the Activities of States in the Exploration and Use of Outer Space, including the Moon and Other Celestial Bodies).
  • Fakat Obama 2015’te “Uzay Madenciliği Yasası” (Bkz. Space Act) ile tek yanlı olarak uluslararası barış anlaşmasını bozdu ve özel şirketlerin uzaya tahakküm kurmasının önünü açtı.
  • NASA ve Pentagon gibi kurumlar tarafından açık veya gizli olarak desteklenen bu özel şirketler tıpkı Putin’in “başarılı Rus iş adamları” gibi devletin dış politikasını uygulayan özel(!) şirketler kuruyorlar.

Read the rest

Tarafsız aydın olur mu? »

  • Bir kilisenin camiye çevrilmesi, tarafsız/ objektif/ nötr olma iddiasındaki çevreleri rahatsız etti. Dinsiz bir bina, bir müze olarak kalmasını istediler. Adalet yerine konmaya çalışılan bu tarafsızlık kavramı yeni bir erdem gibi sunuluyor. Bakalım gerçek değeri nedir?
  • Siyasetçiler, akademisyenler ve gazeteciler etli-sütlüye dokunmadan, kimseyi kızdırmadan konuşmak istediklerinde “tarafsız” olurlar; haliyle boş konuşurlar. “Camiye de giderim meyhaneye de; hem kemalistim hem solcu; devletsiz anarşizmi de savunurum stalinist sosyalizmi de…”
  • Fikir mücadelesinde tarafsız kalmak, zihinleri hadım etmektir. Çünkü fikirler ancak bilinenler üzerine bina edilir ve “objektif bilgi” diye bir şey yoktur.
  • Peki neden bütün bu insanlar tarafsız görünmeye çalışıyor? Çünkü insanlar riskten korkarlar ve değişimin sürekli olduğu ortamlarda tuttukları tarafı belli etmek istemezler. Hükümet değişir; rektör veya gazetenin patronu değişir; sakata gelmeyelim.
  • Rüzgârın estiği yöne yatan otlar gibi yatıp kalkan bu ot beyinli aydıncıklar da ülkelerine, milletlerine hiç bir şey kazandıramazlar. Hata korkusu, reddedilme korkusu, siyasî değişim yüzünden ters köşeye yatma korkusu… Hakikati savunmaları imkânsızdır.
  • Taraf tutmak riskleri göze almaktır. “Hata yaptım, geçmişte solcuydum; gerçekleri gördüm” diyebilmektir. “Dönek” damgası yedikten sonra yalnız kalmayı, TV kanallarından, yayınevlerinden veto yemeyi, siyasî partilerden aforoz edilmeyi göze almaktır.
  • Ama taraf tutmak bir gecede olmaz; yıllar ister; kendini yetiştirmek ister. Bir gecede tutulan “taraf” ancak tepki olur; ideolojiktir. Bir gecelik fikrî tercihlerin meyvesi pişmanlık ve tutarsızlıktır.

Read the rest

Doğal kaynaklar gerçekten tükeniyor mu? Nüfus kontrolüne gerek var mı? »

  • Su krizi, gıda krizi, salgın hastalıklar… Hemen her gün bir “uzmancık” çıkıp dünyada herkese yetecek gıda ve su olmadığını söylüyor. Diğer yandan dünya nüfusunu azaltma komploları duyuyoruz: Savaşlar, hastalıklar… Nedir bu meselenin aslı?
  • 2000 yıl önce 100 milyon insandık yeryüzünde. 1800’lerin ilk yarısında ilk defa milyar sınırını geçtik. Neden 1800? Endüstriyel tarım ile artan verim? İlerleyen tıp, cerrahi, aşılar? Hepsi? Bugün 7 milyarız; 2050’de 9 milyarı geçiyoruz. Çok mu? Kimilerinin savunduğu gibi fazla mıyız bu gezegene?
  • Gelin, bir hesap yapalım: 6-7 kişilik bir aileyi doyuracak büyüklükte, 1 dönüm araziyi insanlara eşit dağıtsak, ne kadar toprak gerekir? 7 milyar insan için Brezilya’nın toprakları yeterli, hatta %15’i de artıyor. Neyi paylaşamıyoruz peki?
  • Diyebilirsiniz ki, “biz şehir insanıyız; asansör, metro, hastahane, pastahane ve disko lâzım”. Tamam, hesap edelim: 7 milyar insan New York’un şehir merkezindeki yoğunlukta yaşamış olsa Türkiye’nin üçte biri kadar bir alan yetiyor. Tekrar soralım; neyi paylaşamıyoruz?
  • Aslında bu nüfus paranoyası yeni değil. 1798’de ekonomist ve Anglikan bir rahip olan Thomas Malthus bir makale yayınlıyor: “An Essay on the Principle of Population”. İngiltere’de nüfusun katlanarak, gıda üretiminin ise eklenerek (doğrusal) biçimde arttığını saptamış; yani açlık tehlikesi.
  • Çare? Fakirlerin doğurmasını engellemek, sokakları ve evleri daraltıp vebanın artmasını sağlamak… Aynı bugünkü komplo teorileri gibi. Kimin yaşayıp kimin öleceğine karar veren bu operasyon çocuğu hem ekonomist (bilim adamı) hem de Hristiyan rahip (din adamı) ama adam değil!
  • 1986’de moda “din” artık Hristiyanlık değil bilim. Haliyle iki biyolog; Paul R. Ehrlich ve karısı, Anne Ehrlich “The Population Bomb” diye bir kitap yazmışlar. Ne söylüyorlar? Fakirleri öldürmek isteyen rahip ile aynı şeyi. Meselâ ?
  • Fazla otomobil, fazla deterjan, fazla tarım ilacı… Ama bunlara sebep olan Batı tarzı tüketim toplumunu eleştirmek yerine çare olarak fakirleri azaltmayı öneriyorlar. Sanki sömürülen fakir(!) ülkeler olmasa kapitalist ülkeler kendilerini doyurabilirmiş gibi.
  • “İnsanlık” diye bütün sorunları küreselleştirmek meselenin çözülmesini engelliyor aslında. Hangi ülke kaç kişi olacak ve kim ne tüketiyor? Bir bakalım…

Read the rest