RSS Feed for This Post

Yanılmaz kehanetler: Marxist Propaganda(3)

“…Moskova Metrosu’nun bütün dünyadaki tek metro olduğunu söylemek yalandır. Tabi Bolşevikler bütün diğer metroları yıkacak güce sahip olmadığı sürece. Bir başka deyişle YANILMAZ KEHANETLER totaliter rejimlerin dünyayı ele geçirme planlarını ele verir. Çünkü totaliter lider  ancak tamamen kontrol altındaki bir dünyada bütün YALAN KEHANETLERİ gerçekleştirebilir, [Gerçeklere hükmedebilir]” (The Origins of Totalitarianism, Hannah Arendt, 1°)

 Sadece marxistlere özgü olMAyan, faşist, Kemalist ve İslamcı bütün devrimleri kapsayan bir başka meseledir bu, gelecekten haber vermek, YANILMAZ KEHANETLERDE BULUNMAK. Naziler biyolojinin yanılmaz ırk kanunlarına göre tasavvur etmişlerdi “das tausendjährige Reich” dedikleri,  1000 yıl sürecek olan hakimiyetlerini. 28 şubat zulmünün Genel Kurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu da 1000 yıllık bir ömür biçmişti o faşist rejime. Marxizm ise “Tarihin YANILMAZ yasalarına” dayamıştı sırtını. Komünist Manifesto’da, Kapital’de ve komünizmin bütün temel metinlerinde öne çıkan bir öge bu.

Peki teoride insan haysiyetini yücelten marxizmin bu türlü kehanetlere başvurmasının sebebi neydi? Eğer marxizm iyi bir şey ise marxistler neden YANILMAZ KEHANETLER uydurma ihtiyacı hissettiler? Neden marxizmin güzelliklerini(?) olduğu gibi anlatmadılar insanlara? Böylece ortak bir akıl ve gönül birliği ile ilerlenir, Marx’ın dediği gibi bütün dünya işçileri KOLAYLIKLA birleşebilirdi.

Bazı marxistler bunu şöyle savunuyorlar: “Bir savaş hali söz konusuydu, proletaryaya umut vermek, motive etmek için Marx buna mecburdu”. Bu savunmayı 1800’ler için kabul edebiliriz ama 20ci asrın komünistlerinde de değişen bir şey olmadı.

Meselâ Jean Paul Sartre 1954’te yaptığı Moskova gezisinin ardından Komünist Rusya’da fikir özgürlüğünün mükemmel olduğunu ve bu ülkenin  hayat standardı bakımından 10 yıl içinde batılı ülkeleri geride bırakacağını söylemişti. Aynı Jean Paul Sartre 1975’te yaptığı bir mülakatta ise Fransız Komünist Partisi’ne yardım etmek için bilerek yalan söylediğini itiraf etti. Aslında Stalin’in soykırımları biliniyordu 1950’lerin Fransa’sında. Komünist ülkelerde aydınlara yapılan baskı ve işkenceler de biliniyordu. Zaten Sartre komünizme verdiği destek yüzünden Albert Camus gibi aydınlardan ağır eleştiri aldı. Ama 1956’da özgürlük isteyen macarların Komünist Rusya tarafından tanklarla ezilmesine kadar bu ideolojiyi desteklemekten vaz geçmedi.

Evet, neden marxistler gelecekten haber verir? Neden YANILMAZ KEHANETLER sadece marxistlerin değil hemen bütün devrimcilerin vazgeçilmezi olmuştur? Sanırım bu sorunun cevabı Marx’ın yakın dostlarından birinin şu sözlerinde gizli:

  “Tanrı aşkına, bütün önyargıları ve dogmaları yıktıktan sonra halkın beynini yıkama sırası bize mi geldi?”(Sosyalist Prudhon’un Karl Marx’a hitabı, 1864)

 Bu sözden sonra aralarının fena halde açıldığını tahmin edebilirsiniz. Marx Prudhon’u komünist hareketten dışlamakla kalmamış, onu aşağılamak için özel bir metin bile kaleme almış. Sanıyorum Marx’ın bu kadar kızmasının gerçek sebebi Prudhon’un SONUNA KADAR haklı olmasıydı. Bir başka anarşist olan Stirner’in dediği gibi komünizm hızla bir dogma haline geliyor; Marx’ın zihinlerden ve kalplerden kovduğu dinî inançların tahtına talip oluyordu. (Bkz. “Din Toplumun Afyonudur”)

Ama biz bu yazının kapsamında BEYİN YIKAMA boyutuna odaklanalım.

Bir dünya yarattım, yalnız ikimiz için

  • – Beni falanca ile aldatıyorsun !
  • – Sen delirdin mi ?
  • – …
  • – Kıskançlığına tahammül edemiyorum, çıkıp hava alacağım biraz.
  • – Biliyordum zaten, onun yanına gidiyorsun değil mi?

Vehim zindanındaki insan “dışarıdan” gelen bilgileri kullanarak kurtaramaz kendisini. Dışarıdan gelen bilgileri kendi vehim sistemine dahil eder, yanıldığını gösteren her yeni bilgi zindanın duvarlarını biraz daha kalınlaştırır. Gerçek olmayanı, aldatmacayı gerçek gibi, gerçek olanı da aldatmaca gibi yaşamaya başladıktan sonra geri dönmek zordur. “İçerisi” ile “dışarısı” birbirine karışmıştır artık. Neden böyledir?

Çünkü beyin yıkamanın esası YALAN DEĞİLDİR, Gerçek Dünya’dan Kurgu Dünya’ya KAÇIŞTIR. Bir bakıma kuralları belli bir oyun gibi düşünebilirsiniz bunu. Meselâ futbol maçına gidersiniz. Takımınızın renklerinde şapka ve bayraklar vardır elinizde. Kısa bir süre için “Fenerbahçeli” olup günlük dert ve tasalarınızı evde bırakırsınız. “Futbol” denen oyunun kuralları 90 dakikalığına bütün Tabiat kanunlarının yerine geçer. Hakemin düdüğü Yerçekimi kanunu kadar determinist olur. Meselâ “attığınız” gole hakem “ofsayt” derse çok üzülürsünüz. Dedik ya 90 dakikalığına bilerek, isteyerek “kaptırırsınız” kendinizi oyuna. Gerçek hayattan kopamazsanız maçın “tadı” olmaz zaten. Meselâ “attığınız gol” gerçekte “top” denen bir cismin iki direk arasından geçmesidir, fizikî anlamda önemsizdir. Tabi siz eğlenmek, maç heyecanını yaşamak için bu Kurgu Dünya’ya bilerek girersiniz ve çıkarsınız.

 Ama maça gelen bazı insanlar için stadın içindeki Kurgu Dünya dışarıdaki Gerçek Dünya’nın yerini alır. Maç sırasında “ölürüm Fenerbahçe için” diye şarkılar söyleyenler 90 dakika bitince bıçaklarını çekip “öteki” takımın seyircilerini öldürmeye kalkarlar, “ötekilerin” formasını yakabilirler. Bu zavallı insanlar için Gerçek Dünya öyle karmaşık ve öyle içinden çıkılmaz bir hal almıştır ki stadın içindeki basit ve tutarlı olan Kurgu Dünya’da rahat bir nefes alırlar. Ne işsizlik, ne açlık, ne borçlar, ne gelecek korkusu, ne tinerci kardeşi ne evi terk eden annesi… “Bizim” renklerimizi giyenler ve “ötekiler” vardır orada. Dost ve düşman bellidir. Bu sebeple dünyanın bir çok yerinde ırkçı hareketlerin ifade alanı olmuştur stadyumlar. Kumar masasından kalkamayan, içki şişesine, bilgisayar oyunlarına yapışan müptela da böyledir. (Bkz. O Gün Bebek Nasıl Katil Oldu?) “Normal” bir aktivite ile kurulan “sapık” bir ilişki vardır ortada. Kendi içinde tutarlı, basit, öngörülebilir bir dünya özlemi. Bir tür narkoz…

 “Totaliter propaganda gerçeklerden kurguya kaçış esnasında filiz verir, özgür bir dünya tasavvurundan basit ve öngörülebilir olana doğru. Halk yığınları köklerinden sökülmüş olmanın verdiği korku ve geleceği göreMEmenin endişesi içindedir. (Bkz. Kökünden sökülme: Bölümler 1, 2, 3) Hayattaki rastlantılar, öngörülemeyen olaylar tahammül edilmez bir hale gelmiştir. Fakat bütün bunların yanında bir sebep daha vardır ki o da insan zekâsının TUTARLI, AÇIKLANABİLİR olanı öngörülemez olana tercih etmesidir. Halkların beyinlerini yıkaTmaya bu kadar gönüllü olması aslında yaşamak zorunda oldukları hayatı reddetmeleridir.” (The Origins of Totalitarianism, Hannah Arendt, 1°)

 Arendt’in bu açıklamalarını Karl Marx’ın özellikle Londra’da iken bizzat yaşadığı koşullarla paralel olarak canlandırın gözünüzün önünde. Yeni doğmuş çocuğuna beşik alacak parayı denkleştiremeyen bir babanın bir kaç ay sonra aynı bebek için tabut parası aradığı bir Londra. Borç para bulamadığı için çocuğunu tabutsuz gömen insanlar sizce yaşadıkları dünyayı kabul edebilir miydi? Basit bir Kurgu Dünya çok daha “akla uygun” gelmez miydi? “Hey dostum, bebeğin ölümü senin suçun değil, suç seni sömüren kralın / burjuvanın / Yahudilerin / Masonların / …” Her kapı çaldığında alacaklılar geldi diye yerlerinden sıçrayan bu insanlar belki ekmek kadar ihtiyaç duyuyorlardı basit ve öngörülebilen bir dünya tasavvuruna.

Dipnotlar

1° Bu devasa eserin ilk iki cildinin Türkçeye çevirildiğini gördüm. Üçüncüyü bulamadım. Koyduğum alıntılar üçüncü cilttendir, “Totalitarian Movement” isimli bölüm, sayfa 350 ve izleyen sayfalar, (Meridian Books, 7ci baskı, Eylül 1962) Eğer Türkçesini biliyorsanız referansını yorum olarak paylaşmanızı rica ediyorum, Türkçe tercümeler:

Trackback URL

  1. 1 Yorum

  2. Yazan:niyet okuyucu Tarih: Tem 9, 2011 | Reply

    Totaliter liderler günümüzde reklam sektörünü yöneten,bu mesleği icra eden girişimcilere benzerler.Toplum bilincine hükmedecek yaratıcı zekaya sahiptirler kısacası.Zaten başka türlü yığınları tek bir hedefe kilitlemek mümkün değildir.Totaliter lider veya diktatörün ikna yeteneği sayesinde kitleler tek bir ideoloji etrafında birleşirler.Bu öyle güçlü bir iknadır ki,birey aslında bir bakıma sorumluluklarından kaçarak kendi yerine düşünebilecek,karar verebilecek bir Lider’e devreder tüm insanı donanımlarını.
    Karşılıklı bir mübadaledir bu ya da bir nevi arz talep.Birey acziyete düştükçe kurtarıcılar arar;bu zaafiyetin kokusunu alan lider adayı ise kurtarılmayı bekleyen yığınları keşfetmekte gecikmez.Ve tablo tamamlanmış olur,tıpkı bir oyun gibi.
    Ancak bu oyun çok uzun soluklu olmaz.Değişim kaçınılmazdır zira.Yer/dekor, zaman,aktörler…değişse de oyunun kuralları hep aynıdır.Zira değiştirlmek veya devrilmek istenen sistem, aynı oyunun farklı versiyonlarıyla tekrarlanacak zemini yine kendisi üretir.Böylece sil baştan her şey yeniden başlar.Toplumsal dönüşümlerin tarihi hep böyle işlemiştir.Toprak ağalığı yani derebeylik,kaba köleliğin sistemleştiği yönetimin tazyikiyle doğmuştur.Kapitalist ilişkilerin doğuşu ise Feodal yapının bağrında gelişmiştir.Değişen nedir peki?Aslında özünde değişen pek bir şey yoktur.Sadece üretim araçları ve üretimin şeklidir değişen.Ve tabi üretimin paylaşılması da görece değişir ama özü itibariyle aynıdır.İnsanların bir mal gibi alınıp satıldığı kölecilik döneminde de yöneten ve yönetilen/efendi(sahip) ve köle vardı.Bu ilişki sistematiği yarı köleci toprak işletmeciliğinin ve henüz endüstrileşmemiş üretim biçimi olan kapitalizm öncesi dömemde de aynıdır;kölelerin yerini derebeyine bağlı yoksul köylüler,köle sahiplerinin yerini de geniş topraklara ve küçük işletmeler sahip imtiyazlı,hiyerarşik ünvanlara sahip başka efendiler almıştır.Kapitalizmin yaygınlaşmasıyla kural bozulmayarak patron ve işçiler şeklinde görece bir değişim yaşanmıştır.Tek fark artık kast sisteminin yerine istihdam dengelerine bağlı “sınıfların” doğmasıdırr.Tabi bu toplumsal geçişlerin hiçbiri kendiliğinden gerçekleşmemiştir.Kanla,fetihle,talanla ete kemiğe bürünmüş ve her bir değişim beraberinde farklı dinamikler yaratmıştır.
    Marxist öğtetinin pratik hali olan Komünizm işte tam bu değişimler halkasının sonuncusu olan Kapitalizme alternatif bir kurtuluş reçetesi olarak geniş yoksul kitlelerin umudu olarak ortaya çıktı.Gelgelelim kural yine değişmedi;yığınların umudu olarak ortaya çıkan bu sosyal adalet doktrini de alternatifi iddasında olduğu Kapitalizmin bir sonucuydu.Sistem kendini yeniden üretmişti… her ne kadar sınıfsız,sömürüsüz bir toplum özlemi gibi parlak vaadlerle kulağa hoş gelse de döngü değişmeyecekti.Değişmedi de.Sınıfları ortadan kaldıracağı düşünülen Komünizm,vahşi kapitalizmi dahi sollayan gaddar bir sistem olarak toplumu yeni arayışların eşiğine getirecekti.Çünkü pembe bir rüya milyonlarca insanın ölümüne,bir o kadarının açlıktan kırılmasına yol açacaktı.
    Romantik Komünistler bu gerçeği duymak istemeseler de gerçek bu maalesef.Ama tabi önemli bir mesele var:Komünizmden kurtulmaya çalışılırken acaba totaliter liberalizm,Komünizm mağduru inasanlığın yaralarını ne kadar sarabilecek?Korkarım Komünist rejimlerde yaşanan tüm felaketlere rağmen totaliter libarelizm insanlığı daha ağır yıkıntılara sürükleyecek gibi görünüyor.Zira insanlığa mal olan geçmişteki tüm felaketlerine karşın bugün Komünizm bir tehdit olmaktan çıkmış,aksine insanlığı en beter bir cinnete sürükleyecek bir liberalizm tehditiyle karşı karşıyayız.
    Doğrusu bu beladan nasıl kurtulacağımızın endişesindeyim.Çünkü liberalizm adı altında insanlık her zamankinden daha büyük bir kaosun tehditi altındadır.Marks amcanın şeyleştirme dediği şey sanki son hızla almış gidiyor…Tüketim çılgınlığı,devletler arası derinleşen güç savaşları,bireyin kendine yabancılaşması ve daha bir yığın şey.Bir de gemi azıya almış korkunç teknoloji de eklendiğinde sonuçları tahmin bile etmek istemiyorum.Karamsar bir tablo oldu ama yaşadığımız çağda insan hırsının vardığı boyutlar müthiş bir ürküntü veriyor.Hırs ve bencillik gibisi yoktur.Teknolojik donanımın ulaştığı düzeye bakıldığında pek çok şey kontrolden çıkabilir.Misal kimyasal,nüklüer,biyolojik savaşlarlarla akla hayale gelmeyecek tehlikeler söz konusu.Mazallah birbirine düşman devletlerin güç rekabetiyle doğal afetleri dahi tetikleme riski var…Hayati öneme haiz,insanlar için vazgeçilmez ihtiyaç olan doğal su kaynaklarının böylesi gözü kara rekebetlerde karşılıklı caydırmada pazarlık konusu olabileceğini hayal edelim bir anlığına.Teknolojinin bugün ulaşmış olduğu düzey için bir yapay kuraklık yaratma bence çocuk oyuncağı.Ha,bu kadarı artık insanlığın delirmesi demektir diyeceğiz ama totaliter liberalizmin önü kesilmez ve dizginlenmezse her türlü felaket senoryosunun gerçeğe dönüşmesi işten değil.

  1. 2 Trackback(s)

  2. Tem 9, 2011: Yanılmaz kehanetler: Marxist Propaganda | Duyarsız
  3. Kas 25, 2012: Liberal Totalitarizm(2):Adolf Hitler Reloaded!

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin