RSS Feed for This Post

Ölümcül Kimlikler (Amin Maalouf)

Maalouf’un kitabı ne bir roman, hikâye, ne bir siyasete matuf bir eser, ne de bilimsel bir araştırma. Sadece Lübnan’da doğup Fransa’da yetişen ve Hıristiyan olan bir Arap’ın düşüncelerini akıcı üslupla anlatan bir deneme.

Aslında benim de ilgimi çeken bu nokta. Ailem bir iç Anadolu şehrinden. Ben ise Akdeniz’in bir sahil kasabasında büyüdüm ve eğitimimin çoğunu Ankara’da geçirdim. Şimdi de Karadeniz’de yaşıyorum. Bu nedenle bir nebze de olsa kendimi Maalouf ile aynı duyguları paylaşmış sayıyorum…

En zor cevaplayabildiğim sorulardan bir tanesi de “Nerelisin?” sorusu… Ailemin memleketini söylemekle büyüdüğüm şehre, büyüdüğüm şehri söylemekle ailemin memleketine haksızlık edeceğimi zannederim… Bu yüzden Barış Manço’nun “Hemşerim memleket nire?” diye sorup “Bu dünya benim memleket” dediği şarkısını her dinlediğimde bir tebessüm oluşur yüzüm de… Ölümcül Kimlikler’i okurken de aklıma gelmedi değil, keşke Amin Maalouf da bu şarkıyı dinlese, ne güzel olurdu….

Bir taraftan da kimlik kavgasına yıllarını vermiş memleketimi görünce kimliğin bir tebessüm kadar saf olmadığını, çok da ölümcül olabileceğini fark ediyorum… Kimlik bize bir yandan ninemizden öğrendiğimiz “Besmele” kadar saf temizken, bir yandan da on binlerce insanın hayatını ve bir ülkenin geleceğini yıkacak kadar acımasız ve ölümcül olabiliyor…

Maalouf’a göre ise kimlikten kast olunan, ne insanın bağlı olduğu milliyeti, ırkı, ne de inandığı dini. Kimlikle kastedilen, tabii ki bu değerlerin de bir arada bulunduğu o insanı özel olarak tanımlayan aidiyetler…

Kimlik sadece cebimizde taşıdığımız “doğum yeri”, “dini” ve “nüfusa kayıtlı olduğu yeri” içeren nüfus cüzdanından ibaret değil… Ki kimliğin sadece bu bilgilere indirgenmesi de insanların sınıflandırılmasına neden oluyor… Ama insan sadece bunlardan ibaret değil ki… Meselâ deniz kıyısında büyüyen birisi için deniz kokusu onun kimliğine bir şeyler katmaz mı?

Sübjektif bir kimlik algılaması kimliği meydana getiren aidiyetlerin de algılanmasını değiştirir… Mesela Yozgat’ta “Ben Müslümanım!” diyen birisi ile Kabil’de “Ben Müslümanım!” diyen iki kişi ne kadar aynı Müslümanlıktan bahsediyorlardır sizce?..

Aynı şekilde Maalouf’un örneğiyle devam edelim:

“… Saraybosna’da sokakta elli yaşlarında bir adamı inceleyelim. 1980’e gelirken, bu adam şöyle derdi: Ben Yugoslavım!”, gururla gönül koymadan; daha yakından sorular sorulduğundaysa Bosna-Hersek Özerk Cumhuriyeti’nde yaşadığını ve bu arada Müslüman geleneği olan bir aileden geldiğini belirtirdi.

On iki yıl sonra savaşın en şiddetli günlerinde aynı adam hiç duraksamadan ve bastırarak şöyle cevap verirdi: Ben Müslümanım! Hatta belki de şeriat kurallarına uygun bir sakal bırakmış bile olurdu. Hemen arkasından Boşnak olduğunu ve bir zamanlar gururla Yugoslav olduğunu vurguladığının kendisine hatırlamasından hiç hoşlanmadığını eklerdi.

Bugünse adamımızı sokakta çevirsek önce Boşnak, sonra Müslüman olduğunu söyleyecektir; düzenli olarak camiye gittiğini de belirtecektir; ama ülkesinin Avrupa’nın bir parçası olduğunu ve bir gün Avrupa Birliği’ne katılmasını umut ettiğini söylemeden geçemeyecektir.”

İşte Maalouf bu duruma “zamanın havası” diyor… Kimliğin zaman içerisinde ne kadar anlam değiştirebilme kabiliyetine sahip olduğunun ironik bir örneği bu Bosnalı amcanın yaşadıkları…

Yine bir Maalouf örneği der ki, Afrika soykırımlara neden olan kabile mücadeleleri sadece oraya münhasırdır… Mesela Newyork’ta yaşayan bir Hutu ile Tutsi’nin birbirlerinden farkı nedir sizce?.. Bizden bir örnek verirsek, neden İstanbul’da Kürtler ve Türkler ticaret yapabilirken, Şırnak’ta terörist ve asker kimlikleriyle karşı karşıya gelebiliyorlar?

Ben de bu duruma, Maalouf’dan esinlenerek, “mekânın havası” demek istiyorum…

Peki kimlik bu kadar kötü müdür?…

Aslında kimlik ne kötüdür, ne de ölümcül… Kimliği bu hale getiren yine bizleriz… Kimliği kategorilerden ibaret hale getirmek, insanların çoklu aidiyetlerini görmezden gelmek kimliği ölümcül hale getirir… Karşımızdaki bir insanı sadece Alevi olarak algılamak onun da karşısındaki insanı sadece Sünni olarak algılamasına ve sadece bu kimlikle görmesine neden olur… Bu da karşımızdaki insanın sadece bizden farklılıklarını görmemize ve farklılıkların göze batırılarak kimliğin ölümcül hale gelmesine neden olur…

Bir taraftan kimlikler bu kadar ölümcül hale gelirken, diğer yandan da küreselleşen dünyada insanların ortak yanlarının artması, aynı müziği dinlemesi, aynı elbiseyi giymesi ile arasındaki tezatlığa dikkat etmek gerek…

Aslında kimliklerin bu kadar ölümcül hale gelmesi aslında birbirine daha da çok benzemeye başlayan insanların aralarında farklılığı ortaya koyma çabası olmasın?..

Kanaatimce Kur’an’da Allah’ın bizleri renkleri ve dillerinin ayrı yarattığını söylemesi de bir anlamda buna ışık tutar… Allah bizleri farklı renk ve dillerde, farklı kabile ve milletlerde yaratmıştır, çünkü insanlar birbirileri ile tanışabilsin, her nefs kendisini diğer insanlarla arasındaki farkı görebilsin… Eğer insanlar, bilinçli ya da bilinçsiz, aynı kimliklere (aynı müzik, aynı elbise, aynı dil, …) zorlanırlarsa, kimliğin diğer aidiyetlerini ön plana çıkararak sadece farklılıkları görmeye çalışmalarına ve bu aidiyetlerin kimliği ölümcül hale getirmesine neden olur…

Bu yüzden kimliklerin ölümcül olmaması için kimliğimize bir şeyler ekleyebilmeli, aidiyetler üzerine bina etmekten kaçınmalıyız… Kimlik sadece bizi diğerlerinden farklılığımızı değil aynı zamanda farklılığın bir arada bulunabilmesinin de mümkün olduğunu anlattığı sürece ölümcül halinden kurtulacak…

Bir insanın hangi kimliğe sahip olduğu kendi iradesi çerçevesinde gerçekleşmiyor… Doğduğumuz ırk, yaşamak zorunda kaldığımız coğrafya ve çoğu zaman ailemizden gelen dini inançlar bunu belirlemekte… Bu yüzden de bu farklılıklar bilinçli bir ayrımcılık nedeni olarak görülmemeli…

Askerliğimi Adıyaman’da yaptığım esnada Ağrılı bir çoban olan ve okuma yazma bilmeyen bir kardeşimle birlikte Malatya’ya hastaneye gidiyorduk. Minibüste kulaklığından yükselen müziğe bir ara kulak verdim… Dikkatimi görünce “Sen de dinler misin ağabey” yönündeki teklifini reddetmek olmazdı… Dinlediği Kürtçe bir türküydü. İçerisinde tek anlayabildiğim ifade “Biji biji Kürdistane!” idi.

İlk başta sözlerini anlayamadığım için içimde bir merak duygusu belirdi. Aynı zamanda “Biji biji Kürdistane!” sözlerinden dolayı bir rahatsızlık hissettim. Ancak O,  hiçbir siyasi amaç gütmeden ve farklılığını vurgulamaya çalışmadan sadece o türküden keyif almaya çalışıyordu. Hatta, iyi niyetiyle bu keyfe beni de ortak istemişti.

Bir düşündüm… O’nunla bir arada olmak bana huzursuzluk vermiyordu… Bu ana kadar da aramızdaki kimlik farkının vurgulandığı hiçbir olay yaşamamıştık… Ne ben O’nun Kürt olmasını ya da Kürtçe’sini yadırgamıştım, ne de O benimle birlikte bu üniformayı giymeyi… Hatta bulunduğumuz yerde en sevilen askerlerden birisiydi… Kendisinin bu topraklar da benimle birlikte yaşamayı en az benim kadar istediği ortadaydı. Bu yüzden ben de en az onun kadar o türküden keyif almaya çalıştım…

Mesele aradaki bu farklılığın bir zenginlik olduğunun bilincinde olabilmek… Kürtçe belki benim için bir anlam ifade etmeyebilir… Ancak O’nun için ilk öğrendiği kelime “Daye” kadar değerli… Hülâsa benim gördüğüm Kürtçe ile onun aidiyeti olan Kürtçe çok farklı şeyler…

Hülâsa, kimlikten kastedilen insanın ta kendisi… Hatıralarımız, memleketimiz, küçükken korktuğumuz karanlıklar, büyükken yaşadığımız aşklar aslında hepsi “ben” demek… Buraya annemizden işittiğimiz azarı ya da şefkati de koyabilirsiniz… Devletin vatandaşına yaptığı kötü muamele ya da sağladığı hak ve özgürlüğü de…

Tüm bunlar bizi biz yapan aidiyetlerimiz kısacası…

Yine tüm bunlar kimliğin ölümcül olup olmayacağının kıstasları…

Diğer yandan, ölümcül bir kimlik kendisinin de sonunu hazırlıyor… Sadece karşısındakiyle arasındaki farkı algılayabilen bir kimlik, karşısındakini öldürdüğü zaman kendi kimliğinin de farkına varamayacak…

İşte bu yüzden, benim kimliğimin senin kimliğin var olduğu müddetçe bir anlamı olacak…

İşte bu yüzden, farklılıklar bir arada olduğu müddetçe yaşayacak…

… Bu konu ilginizi çektiyse…

Türkiye bölünür mü?

“Bebek katili! Vatan haini!…” PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  “Kürtler ve Türkler kardeştir” diyenlerin kaçı “sen benim kardeşimsin”  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirin.

 Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirin.

Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?

 İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “ötekine” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “zayıf” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. Buradan indirin.

Trackback URL

  1. 4 Yorum

  2. Yazan:aziz yılmaz Tarih: Oca 31, 2011 | Reply

    Ben de sıkı bir Maalouf okuruyum.Elimde bütün romanları var diyebilirim.Ölümcül Kimlikler adlı deneme kitabı ise belki de en çok etkilendiğim eseridir.
    Ancak yazıyı,ilgiyle okuduğum bu kitaplar kadar değerli bulduğumu ve sevgili yazar dostumuzu da bende müstesna bir yeri olan Maalouf kadar sevdiğimi belirtmeliyim.Hem kimlik olgusu üzerine yapılan değerlendirmeler hem de kimlik’i “önce insan”da arayan akıcı üslubuyla gerçekten kendini okutan bir yazı olmuş.
    Yazar dostumuzun çalışmalarının devamını diliyor bizlerle bu güzel duyguları paylaştığı için teşekkür ediyorum.

  3. Yazan:ali yardım Tarih: Oca 31, 2011 | Reply

    kimlik meselesini alt-üst olarak sınırlamak zannımca pek doğru değil. tek boyutlu bir kimlik anlayışından çok boyutlu kimlik anlayışına uzanabilmek gerek. Türkiye’de anketlerde sorulan saçma bir soru vardır: kendinizi öncelikle ne olarak tanımlıyorsunuz diye. bu soruya “Türk” olarak yanıt verenler Türkçü ve seküler, “Kürt” olarak yanıt verenler Kürtçü ve bölücü, “Müslüman” olarak yanıt verenler de dinci ve şeriatçı oluyorlar. ne güzel,bir anket sorusu ile Türkiyenin ideolojik haritası ortaya çıkıveriyor!
    Osmanlı bakıyesi bir coğrafyada, Osmanlı bakıyesi bir toplumla yaşadığımız için kimliklerimizin çok boyutlu olduğunu görmeli, alt-üst kimlik zırvasından kurtulmalıyız. Türklük ile Müslümanlığı aynı boyuta dair olarak kavrama hatasına düşerek, bu iki kimliği birden sahiplenenlere “Türk-İslam sentezci” diye akla aykırı bir etiket yapıştırmamak için. hem kimliğimizin “efradını cami, ağyarını mani” bir tanıma ulaşması için de bu gerekli. bütün müslümanlar içerisinde farklıyız çünkü Türküz, bütün Türkler içerisinde farklıyız, çünkü kimliğimizin bir boyutunu da “Anadolululuk” oluşturuyor. “Anadolu” Ermeni Rum gayrimüslim unsurlarla ortak paydamızı teşkil ediyor, Müslümanlık Kürtler, Çerkesler vs. ile. bu kavrayışa varınca Osmanlı hükümdarlarının niçin hem “Türk hakanı” hem “halife-i Müslimin” hem de “kayser-i Rum” olarak kendilerini tanımladıklarını anlamış oluruz.
    önce “boşnak mı dedi, Müslüman mı?” sorusu da böylece anlamsızlaşır.

  4. Yazan:MY Tarih: Oca 31, 2011 | Reply

    Aziz Bey haklisiniz, gözünüzden kaçmamis, Emre’nin yazisinda orjinal tespitler var.

    Bunun yaninda Emre MAALOUF’un bu güzel kitabini hayata geçirmek, Türkiye’nin sorunlarini anlamak için çarpici örnekler ve argümanlar sunuyor.

    Zaten sevdigimiz kitap tanitimi yazilari böyle olmali degil mi? kitabin özetini yapmanin alemi yok. Yani yazar ne hissetti? Ben okur olarak ayni kitaptan ne bekleyebilirim? ne kazanabilirim? Neden önemli bu benim için? Bunlari ancak bu tür tanitimlar verebiliyor. Aksi takdirde “sayfa sayisi sudur, Maalouf daha önce su su kitaplari yazmistir” tarzinda ansiklopedik bilgi olurdu.

    Bu yazi Emre’nin kisacik “derin düsünce” hayatinda önemli bir viraj oldu, kendisine de söyledigimiz gibi çitayi yüksellttik, ondan daha da güzel yazilar bekliyoruz 🙂

  5. Yazan:emrpksy Tarih: Şub 1, 2011 | Reply

    sevgili aziz bey ve mehmet abi,
    güzel sözleriniz için teşekkür ederim…
    söylediğiniz gibi kitaptan alabildiklerimi elimden geldiğince anlatmaya çalıştım…
    bu toprakların bir parçası olunca da örnekler ve tespitler de doğal olarak bu topraklardan çıkıyor…
    inşallah, paylaşmak istediğim bu tespitler sorunlarımızın biraz daha anlaşılmasına bir nebze de olsa fayda sağlar…

  1. 3 Trackback(s)

  2. Nis 18, 2011: Birlikte Yaşayabilecek miyiz? (Alain Touraine) : Derin Düşünce
  3. Eki 28, 2012: Ölümcül Kimlikler (Amin Maalouf)
  4. Ara 12, 2012: Son 12 ayda en çok okunan 40 sayfa

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin