RSS Feed for This Post

Mr. Smith ya da Don Quijote goes to Washington / Frank Capra

“…Özgürlük, kitaplarda bırakılamayacak kadar değerlidir…”[i]

 Don Kihote kadar haklı olduğunda birileri, nedense beşer yel değirmeni kesiliverir. Don Kihote kadar haklı olmak ne midir? Derdini anlatamamak ya da derdini dinletememek. Etiketlenmek sürekli birileri tarafından, o birileri ki sürekli başkaları hakkında atıp tutmakta ve oturdukları yerde sefa sürmekteler. Don Kihote diyorduk evet, çok sevgili Don’umuz da inandıramamıştı yel değirmenlerinin aslında dev olduğuna kimseyi. Yel değirmenleri devdi, görmemek için kör olmak gerekiyordu ya da gözlerini kapamak, neye: Hakikate. Peki anlatacağımız Don Kihote kimdir ve nedir hikayesi kahramanımızın?

Senatör öldü, yaşasın yeni senatör!

Mr. Smith Goes to Washington filminin ana kahramanıdır Mr Smith yani Jefferson Smith; naif, yardımsever, oymak beyi, Washington ve Lincoln’ün sözlerini ezbere bilen bir vatansever, çocukların sevgilisi, 4 sayfalık İzci’nin Günlüğü adlı gazetenin sahibi ve yazarı… Kulağa pek politikacı tarifi gibi gelmiyor değil mi? Jefferson Smith’i politikacı yapan ve onu Don Kihote’liğe iten şey bir tesadüf.

 Eyaletin sanayi ve medya imparatoru Jim Taylor, size de bir yerden tanıdık gelmedi mi, bir yandan emrindeki valiyle eyaleti yönetirken bir yandan da senatörleri istediği gibi kullanıyor. İstediği gibi yönettiği eyaletin senatörlerinden biri gece yarısı ansızın ölür. Washington’da istediği gibi at koşturmak isteyen Taylor kendi adamlarından birinin senatör olarak atanması için bastırır. Şehrin ileri gelenleri ise bambaşka bir ismi seçerler. Jim Taylor ile halkın isteği arasında sıkışan valimiz, tesadüflerin kalk borusu çaldığı bir sırada yeni senatörümüzü bulur: Jefferson Smith. Naif ve dürüst   Smith’in senatör olarak atanması bir yandan halkın gözünü boyarken diğer yandan kolay kullanılabileceği düşünülüp, Jim Taylor’un işine gelecek. İşin sonunda herkes mutlu. Taylor işine gelen bir sanatör bulur, vali arada kalmaktan kurtulur, halk da bir kurtarıcı bulduğuna inanır. Ardından, tanışmalar, törenler, şölenler… ve Washington treni kalkmaktadır: Elveda Jackson City!

 

Şaşkın Ördek Washington’da

Jefferson Smith’i başkente vardığında oldukça heyecanlıdır. Mekke görmüş hacı misali her yana bakar, merakla sorular sorar, çok geçmeden gruptan ayrılıp -kaçıp- şehri turlamaya başlar.  Onunla beraber Capitol’ü seyredip bir şehir turu atarız. Sonra heykellere gelir sıra: Samuel Adams, George Washington, Thomas Jefferson, Hamilton ve nihayet Lincoln… Abraham Lincoln’e ve Gettysburg Hitabesi’ne odaklanır burada kamera, dedesinin elinden tutmuş bir çocuk hitabeyi okurken arkada yaşlıca bir zenci, pardon siyahî, şapkasını kalbine götürüp huşuyla dinlemektedir. 39 yılı henüz siyahîlerin özgürlüklerine alışamadığı yıllardır. Şehir ikiye bölünmüştür aslında. Bir yanda ruhani bir demokrasi ve özgürlük kahramanları geçidi, sanki antik çağlardan kalmışçasına unutulmuş; diğer yanda ise kurnaz sekreterler, çıkarcı politikacılar, umursamaz basın ve ortalarında kalmış yapayalnız Jefferson Smith. Heyecanın ve tutkunun esiriyken gözleri, zamanla zihni bir şeylerin yanlış olduğunu kavramaya başlar. “Ben neden buradayım ve ne yapıyorum?” sorusunu sormaya başlar. Ardından gazetecilerin kendisine, “Sen bir senatör değilsin, sen atanmış bir kuklasın!” tepkileri üzerine senatörlüğü ve yasaları öğrenme hevesine düşer. Çocuklar için yaptığı bir projeyi senatoya sunduğunda Jim Taylor’ın projelerine ket vurmuş olur. Kuklanın ipleri kopar. Ardından karalamalar, iftiralar, komisyona ifade vermeler… Bu arada kendisini sürekli küçük görüp aşağılayan sekreterinin gözünde devleşmesi ve filizlenen aşk dikkati çeker. Artık gerçek bir akıl hocası vardır: Sekreteri, Clarissa Saunders. Senatoda dönen bütün oyunları ve yasaların zayıf yanlarını iyi bilen biri. Kendisinin ihraç oylaması yapılacakken son bir kez söz alır.

 Ve kreşendo… Sapansız Davut, Golyat’a karşı

Her şeyini kaybetmiş senatörümüz son sözünü aldığında aslında bunda bir hile vardır. Bir senatör sözünü takati bitene ya da sözü başkasına devredene kadar sürdürebilir. Bu minvalde Mr. Smith konuşur, anlatır. Bazen boş salona, bazense sırtı dönük senatörlere; ama daima doğruyu anlatır. Taylor’ı, senatörleri, dönen dolapları, çocukları, hayallerini, Amerika’yı, vicdanı ve anayasayı…  Unuttukları şeyleri hatırlatmak ve hakikati haykırmaktır niyeti. Sesi çatallanıp takati tükenirken  senato salonu basın, izleyiciler ve büyükelçilerle dolar taşar. Demokrasinin hem Amerika’ya hem de dünyaya seslenişi. Kendi eyaletine ise sesini duyuramaz. Jim Taylor, çocukları ezmek pahasına eyalette olan bitenin haber olmasını engeller. Takati tükenen Jeff Smith bayılır; ama vicdanları uyandıracak çığlığını atmıştır çoktan. Hikâyeyi toparlamak adına bir diğer önemli karaktere yer verelim.

 Baştan kaybedilmiş davalarda kaybolmuş bir isim: Senatör Paine

Bir yandan yönetmen, çürümüş düzene bir mesih yollarken diğer yanda da sistemin ele geçirdiği bir adamın hikâyesini izleriz: Senatör Paine. Bir zamanlar Jeff Smith’in babasıyla baştan kaybedilmiş davaların adamlarıdırlar. Uğruna savaşılacak tek dava baştan kaybedilmiş davalardır, der Paine. Clayton Smith kalemiyle gazetede mücadele ederken, Paine ise avukat olarak yanındadır. Bir gün Clayton Smith sırtından vurulmuş şekilde bürosunda ölü bulunur. Tek bir madencinin sesini duyurmaya çalışırken, kendisine yöneltilen, rüşvet ve tehditleri elinin tersiyle itmiş sonunda kaybedilmiş davaların kaybedilmiş adamı oluvermiştir. Senatör Paine’in Jeff Smith’i şapkasına kadar babasına benzetmesi tesadüf değildir. Vicdanının içten içe sızladığını sürekli hissederiz. Artık sistemin adamıdır, kaybedilecek davalar onu ilgilendirmemektedir ve muhtemeldir ki başkanlık avuçlarının arasındadır. Ama geçmiş zamanın hayaleti olan genç ve şapşal senatörümüz, bilmeden derinlerdeki bir çığlığı uyandırmak üzeredir.

 Filmin gör dediği

Capra’nın demokrasiye, basına ve politikacılara yönelik taşlaması ve Amerikan Rüyası ve Demokrasi’sinin nasıl olması gerektiğini anlatan bir filmden bahsediyoruz. Büyük Buhran Dönemi’nin umutsuzluğu içindeki bir halkın isteklerini bağıran ve halkı hâlâ iyiye ve doğruya ulaşabileceği konusunda motive eden bir yapıt. 

Çürümüş bir sistemi, bir kişinin dürüstlüğü ve inancı mahvedebilir. Umutsuz kalmış, sisteme adapte olmuş vicdanlar çözülüp hakikate geri dönebilir. Mr. Smith Goes to Washington filminin, 39 yapımı bir film olmasına rağmen, Capra’nın 70 yıl geriden bize seslenmeye devam etmesiyle, güncelliğini koruyan bir hikâyesi var. Washington’u Ankara ya da Paris’le değiştirsek ne fark edecek? Hâlâ gücünü koruyan, yaşayan bir hikâye elimizdeki. Demek ki dünya düşündüğümüz kadar değişmemiş. Yolsuzluk, çürümüşlük, ahlaki erezyon tam gaz devam ediyor. Bu sistemi yok edecek kişilerden birini işte bu filmde görüyoruz. Dürüst, namuslu ve ideallerine sımsıkı bağlanmış bir adam. Amerikalı, Fransız, Türk olması, coğrafyanın yeri bir mana ifade etmiyor. Jefferson Smith sembolleşiyor. Düzene ayak uydurmayacak kadar inatçı olmak, düzene inat yaşamak bir koltuğa layık görülmüş herkese hatırlatılmalı. Bu gibi filmler çokça bahis konusu olmaz; ne sinema sohbetlerinde ne de kalem erbabının yazılarında. Bu filmi önemli yapan ise Frank Capra. Onu tanıyıp teknik kısma geçelim.

 Bir Amerikan Rüyası Yönetmeni: Frank Capra

Capra 1897, Sicilya, İtalya doğumlu. 6 yaşındayken Amerika’ya göç eder ailesiyle. Üniversitede kimya okurken Montaigne’in denemelerini ve şiirlerini keşfeder. Bu olay onda yazma tutkusunu açığa çıkarır. 1919 Yılında, John Ford’un yönettiği The Outcasts of Poker Flat filminde işçi olarak çalışır. Bu film ona sinemada çalışma azmini aşılar. Bir gün, bir Hollywood stüdyosunun verdiği ilana cevap vererek sinemaya adımını atar. Kısa filmler yazar, yönetir; stüdyolarda asistan, yazar olarak çalışır. Sessiz Sinema döneminin tanınmış oyuncularından Harry Longdon ile çalışmaya başlar. Ardından anlaşamayıp ayrılırlar ve böylece Colombia Pictures’a katılır. Bu arada Büyük Depresyon yılları başlar. 29 Yılından 40 ortalarına kadar sürecek bu dönemin Capra filmlerine ve filmlerin çektiği ilgiye ciddi katkısı vardır. Capra’nın sinemada parladığı devir 33’te çektiği Lady for a Day’den başlar ve 46 yapımı It’s a Wonderful Life‘a kadar devam eder. İkişer yıl arayla üç defa Akademi’den en iyi yönetmen ödülünü alır. İkinci Dünya Savaşı başladığında, Why We War? adındaki propaganda filmlerini çeker. Bu filmler hala klasik kabul edilir. Bu kadar ansiklopedik bilgi yeter. Capra’nın bir de kişiliğine bakalım.

Frank Capra, bir göçmenler ülkesi olan Amerika’da, Amerikan Rüyası’na dürüstçe inanan insanların belki de en başlarında gelir. Sinemada ise en büyüğüdür şüphesiz. Bir hayal taciri olarak bile kabul edebiliriz kendisini. Yeni dünyaya ayak basan her Sicilyalı’dan Luca Brasi olmasını beklememeliyiz elbette. O da ayrı bir Amerikan Rüyası’dır ya neyse, konuya dönelim. Capra, demokrasiye inanan, Amerikan Tarihi hayranı, dürüst, namuslu, çalışkan, kalabalığın içinde sesi kesilmiş bireye kulak veren biridir. Bunun yanı sıra filmlerinde gördüğümüz bir karakter kalıbı vardır. Miyazaki evrenindeki dişi kahramanları andırır çokça. İyidirler, dürüsttürler ve iyi olarak, iyi davranarak etraflarındaki ve ülkedeki kötülüğe galebe çalabileceklerini gösterirler. Capra, Büyük Buhran dönemindeki avamın hızla fakirleşirken bazı insanların hızla zenginleşmesi, ahlaki bozulma ve güç peşinde koşan insanları kamerasına alırken gösterdiği cesaret ve duruşuyla 30’ların en popüler yönetmeni olur. Amerikan Rüyası zirvedeyken zirveye çıkar ve rüya maskesini atıp kabus yüzünü göstermeye başladığında ve halkın rüyayı değil; gücü, parayı seçtiği vakit zirveden tepetaklak iner. 46 yılından sonra çektiği filmlerde ne bir başarı elde edebilir ne de kamerasına ve de rüyasına olan zayıflamış inancı buna müsaade eder.

Capra’nın felsefesi sıkça sinisizm(cynicism)’i andırır. Sinisizm, tabiatla uyumlu, erdemli bir hayat yaşarken, güç, zenginlik, şöhret ve sağlık gibi isteklere sırt çevirmek, mutluluğun insanın içinde var olduğuna yönelik inanca dair bir felsefedir kısaca. Yönetmen hakkında uzun bir lakırdı oldu; ama bazı filmler yönetmeni anlatır aslında ve bu filmleri yönetmensiz ya da yönetmenin erdemlerinden ve felsefesinden ayrı düşünemezsin. Daha çok auteur yönetmen‘lerde sıkça karşımıza çıkan bir durumdur. İşbu sebeple Capra’yı da auteur yönetmen kabul edebiliriz (not: kendimi ateşin içine attım, bakalım odunu kim atacak üzerime).

 Filmin teknik yanına gelirsek:

Basit kamera hareketleri, gösterişsiz bir yönetmenlik ve klâsik; serim, düğüm ve çözüm bölümlerine ayrılmış bir hikâye. Capra, ne nesildaşı Ford kadar yetenekli, ne de Welles gibi bir dahi. Ama ismini Welles ve Ford’la yan yana yazdırabilecek bir yönetmen. Sinemasının tüm gücü, hikâyelerine olan inancından ve samimiyetinden geliyor. Bu filmi belki bir tek John Ford bu kadar vurucu çekebilirdi. O da Capra’yla aynı şeylere inandıkları için. Hikâye, birçok büyük yönetmenin elinde teknik bir oyuncak hâline dönüşüp, özünü ve vermek istediği mesajı kaybedebilirdi. Buradan Capra’nın filmlerine ruhunu ne kadar güzel yedirdiğine şahit oluyoruz. Oyunculuklara gelince sırıtan, göze batan bir oyuncu yok. Herkes rolüne hakkını vermiş. Jimmy Stewart’a bir paraf açmak lazım. Filmi bir yandan Capra’nın samimiyeti taşıyorsa bir yandan da Stewart’ın müthiş performansı taşıyor. Jefferson Smith’e tabiri caizse hayat veriyor. Şaşkınlıkları, öfkesi, kırgınlığı, gülümsemesi, üzüntüsü o kadar sahici ki, elle dokunulabilecek bir karakter yaratmış, hem de karikatürleşme ihtimali bu kadar yüksek bir karakterde. Stewart’ın sinematografisinde zayıf oynadığı rolüne şahit olmak güç; ama bu genç dönem performansı ayrı bir ışıldıyor. Işık, müzikler, dekor her şey yerli yerinde. Zamansız bir başyapıt için her şey hazırlanmış.

 Zamansız bir başyapıt

Zamansız bir başyapıt; film gösterildikten sonra, siyasetçilerin ve başkent basınının hışmına uğruyor. Dönemin faşist ve komünist devletlerinde film gösterilmiyor. Ama bir başyapıt, Capra ölene kadar bu filmin ilham verdiği insanlardan mektuplar almaya devam ediyor. Yel değirmenleriyle/devlerle savaş hiç bitmeyecek çünkü.

Don Kihote diyorduk evet, çok sevgili Don’umuz da inandıramamıştı yel değirmenlerinin aslında dev olduğuna kimseyi. Yel değirmenleri devdi, görmemek için kör olmak gerekiyordu ya da gözlerini kapamak, neye: Hakikate. Adınız Don Kihote olur, Mr. Smith olur ya da başka bir isim… delilikle itham edilen. Ama gözlerini hakikate kapatanlar kadar açanlar da olacaktır, her zaman.

 

1- Filmden bir replik

 


[i]               Mr. Smith  goes to Washington, Mr. Smith

 

 … Sanat üzerine okumak için…

 

İnsan’sız Sinema Olur mu?

Elinizdeki bu kitabı Sinema’nın programlanmış ölümüne karşı bir direniş olarak görebilirsiniz. İnsan’dan vaz geçmeye yeltenen, Güzel’i, Sanat’ı,İnsan’ı kâr-zarar tablolarına sıkıştırmaya çalışan endüstriye “Hayır!” demenin nazik bir yolu. Sinema bütün “teknik” karmaşıklığına rağmen insansız olmaz. Sinema insanlar tarafından yine insanlar için yapılan bir sanattır.

Derin Düşünce yazarları izledikleri 28 filmi anlattılar. İnsanca bir perspektiften, günlük hayatlarındaki, iç dünyalarındaki yansımalara yer vererek… İran’dan Arjantin’e, Fransa’dan Afganistan’a, Rusya’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculukta, İnsan’dan İnsan’a… Umulur ki bu kitap Andrei Tarkovsky, Semih Kaplanoğlu, Mecid Mecidi, Nuri Bilge Ceylan ile buluşmanın farklı bir yolu olsun… Buradan indirebilirsiniz.

Öyküler (Suzan Nur Başarslan)

“…Benim öyküm bir rivayetten ibaret, bu yüzden benden miş’lerle bahsediyor diğerleri. Beni, yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılıyorlar. Sorsalardı bana, derdim ki, beni yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılayanlara, evinden ayrılmayan/ayrılamayan, öyküsünü değil, hayallerini anlatır elbet, ya da masalları. Oysa bilmek yaşamak değildir her zaman, yaşamanın bilmek anlamına gelmeyeceği gibi her daim. Gözlerimde; bir şeyler yaşamış olanların, yaşamadıklarını sandıklarına olan o kendini beğenmiş, o her şeyi bilen bakışına rastlayamazsınız bu yüzden…” 

Son romanı Bela’dan da tanıdığınız DD yazarı Suzan Nur Başarslan’ın öykülerini derlediği bu kitabını ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

Roman nedir? Nasıl Yazılır?

Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi: “Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklaması değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.” Okuyacağınız bu eserle romanlarından da tanıdığınız değerli yazarımız Suzannur Başarslan Roman’ın derinliklerine giden bir seyahate davet ediyor sizi. Zaman’ın kullanımı, olay örgüsü, mekân, dil, üslup ve daha bir çok temel kavram edebiyatın dev isimlerinden örneklerle irdeleniyor. Buradan indirebilirsiniz.

Derin Göz

  İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi? Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.

Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … Buradan indirebilirsiniz.

Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…

 ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” 

Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. Buradan indirin.

 

Baudolino (Umberto Eco)  Suzan Başarslan

Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın

Trackback URL

  1. 2 Yorum

  2. Yazan:suzannur Tarih: Kas 3, 2011 | Reply

    Bazı eserler dönemine kaynaklık eden belge niteliği taşırlar, amaç toplumu uyandırmak ve onu şöyle bir silkelemektir. Sanat anlayışım bu tarz verimlere çok da yakın olmasa bile,şunun da farkındayım ki, bazı sanatçılar da bunu dile getirmelidirler.Doğrulara gözlerini kapatana onu işaret eden bu yapıtlar, genelde sitemin eleştirisine uğrasalar da sonradan değerleri anlaşılır. İlginç ki bazı eserlerin kaderi çağında ötelenmektir, ama evrensel’i yakaladıkları için bir şekilde gelecek onlara kulaklarını açar. Bu güzel ve kapsamlı çalışma için ellerinize sağlık diyorum.Yeni yazılarınızda buluşmak üzere…

  3. Yazan:bhabeş Tarih: Kas 3, 2011 | Reply

    Ben teşekkür ederim Suzan Hanım,

    Söylediklerinize tastamam katılıyorum. Hatta bu filmden daha çok söylediklerinizi hakeden başka bir film daha var: It’s a Wonderful Life. Yine bir Frank Capra filmi. İnşallah o filmi de yazıya dökmek arzusundayım.

    Kısaca hikayesi şu. Ömrünü başkalarına iyilik yaparak geçirmiş bir adam bir gün her şeyini kaybeder. Kendisini bir köprüden atarak intihar etmek isterken bir melek tarafından kurtarılır. Melek ona kendisinin olmadığı bir hayatı gösterir. Oldukça güzel ve anlamlı bir filmdir. Capra’nın 46 yılından sonraki dönemine denk gelmiştir. Gişede ilgi görmese de televizyonda patlama yaratmıştır. Depresyona giren hastalara antidepresan niyetine izlenmesinin salık verildiği söylenir. Gerisini yazıya bırakalım.

    Bu da trailer’ı.

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin