RSS Feed for This Post

Özgürlüğe Mahkum Olmak

 Solcu aydınlarımızdan Zülfü Livaneli’nin “Özgürlük” şarkısını Vodafone adlı bir şirkete satmış olması herkesi şaşırttı. Hayatının bir kısmını ideolojisi için mücadele etmekle geçirmiş bir “solcu” aydının, büyük paralar karşılığı bu mücadelenin simgesi olmuş bir şarkıyı kapitalizmin mabedi denebilecek şirketlerden birisine satmış olması ilk bakışta herkesin garipsediği bir durum yaratıyor elbette. Livaneli, şarkısının sokaklara çıkmasını istediğini, sokakların da bir anlamda televizyonun yönlendirmesinde olmasından dolayı bu teklifi kabul ettiğini söyledi. Aldığı paranın büyüklüğü, küçüklüğü tartışması ve bu paranın, bu teklifin kabul edilmesine etkisi bir yana, Livaneli’nin verdiği cevabın tartışılması gereklidir.

Başbakan Erdoğan yakın zamanlardaki konuşmalarından birisinde 3G teknolojisi ile ilgili “hamdolsun dedelerimiz, ninelerimizle yüzlerini görerek konuşabileceğiz” gibilerinden bazı şeyler söyledi. 

Birisi sol camiadan, diğeri İslamî camiadan çıkmış ve ilk defa kamunun gündemine çıkışlarında kapitalizm ile sorunlu görünen iki önemli insanın, kapitalizmin en son numaralarından olan bir teknolojiyi “özgürlük” olarak sunmaları ve bu özgürlüğü büyük bir şevkle savunmaları nasıl bir soruna işaret ediyor?

Liberal sistem ve bu sistemin olmazsa olmazı olan kapitalist sistem, dünyayı değiştirirken, insanlığın değer adı verdiği insanî yapıları da değişikliğe uğrattı. Gündelik hayatta bizler için önemli olan kimi değer ve erdemler, yeni tanımlarla kendilerini maskeleri içinde hayatımıza dâhil ettiler. Aynı kelimelerle çoğu zaman birbiriyle ilgisiz anlamları işaret ediyor olduk. Hatta bu kelimelerin ilk anlamları hayatımızdan kayıp gitti.

Bu büyük bozunumla birlikte muhalefet yapıları da bozunuma uğradı. Zira modern liberal sistem, ancak kendi içinden, kendine benzeyen ve maskeleri içinde kabul edebildiği bir muhalefeti siyasi sistem içinde kabul edilebilir buluyordu. Artık elimizde kalan, hepsi serbest piyasaya ve kapitalizmin nimetlerine inanan, teknoloji ve ilerleme mitleriyle karnını doyuran ve insanlığın geçmesi gereken bir aşama olarak modernleşmeyi bir nimet olarak sunan “muhalif” ideolojilerdi. Sosyal demokrasi, muhafazakârlık, İslamcılık vs… Hepsi de modern çölde yaşayıp kendisini yağmur ormanında sanan gariban çiçekler gibi sararıp soldular, üstelik bundan haberleri bile olmadan…

Modern liberal sistemlerin ve kapitalizmin, hayatımızda, anlamını büyük bir değişime uğrattığı en önemli kavramlardan birisi işte bu “özgürlük” kelimesidir. Aynen artık yüzüne baktığımızda tanıyamadığımız “aşk”, “yardımseverlik” kelimeleri gibi. İnsanın kendisini gerçekleştirmesi ve dikey bir aşama kaydetmesi demek olan ve bu anlamda dışsal bir kabuktan çok içsel bir genişlemeye işaret eden özgürlük, anlamını yitirip, araçların kullanım alanlarının sınırlarında sıkıştırılıp kaldı. Araçları kullanabiliyorsanız özgürsünüzdür! Yani elinizdeki özgürlük herkes gibi olma özgürlüğüdür, ötesi özgürlük değil asiliğe, hatta deliliğe girer!

Önümüze sunduğu sonsuz araçlarla, hayatın kendisini araçsallaştıran modernite, insanın da, tüketim ve üretim için bir araç olduğu bir noktaya varmış durumda. Özgürlük, elimizde tuttuğumuz araçların çokluğu nispetinde değer buluyor ve çokluğu ya da azlığı belirleniyor durumda. İnsanın nefsini her daim biraz daha fazla araca sahip olmakta ve biraz daha fazla tüketmekte özgür bırakan kapitalist sistem, bu çılgınlığın sonunda oluşan paradoksal bir özgürlük kaybıyla da nasıl uğraşacağını bilemiyor. Bir tarafta sonsuz araç sahibi olmak ve Karun gibi zengin olmak için uğraşan insanlık, öte tarafta bu araçlara sahip olmayanlardan kendi araçlarını korumak için kendisini altından kalelerin içine hapsediyor. Elimizde olan teknolojik imkânlar, hayatımızın her alanının “big brother” gibi gözlendiği bir köleliğe yol açıyor ironik bir biçimde. Nefsin dizginlerini ne kadar çözersen o kadar özgür olursun diyen maskeli balonun geldiği nokta insanî özgürlüğün ve insanın kendisini gerçekleştirme özgürlüğünün yıkımına zemin hazırlıyor.

Tarkovsky’nin söylediği bir söz aklıma geliyor: “Hepimiz kocaman bir koronun söylediği şarkıya sadece ağzını kımıldatarak eşlik eden, ama kendi sesini çıkarmaktan aciz bir noktadayız…” Zülfü Livaneli’nin ve Başbakan Erdoğan’ın onay verdiği bu yeni tip özgürlük, bizlere, koroda ağzımızı oynatmaktan başka bir çıkış noktası bırakmayan, asla kendi şarkılarımızı söyleyemeyeceğimiz bir durumdan fazlasını vaat etmekten acizdir. Hep daha çok sahip olmak, hep daha fazla güç ve iktidar sahibi olmak, hep yemek, Miyazaki’nin “Ruhların Kaçışı” filmindeki “Yüzsüz”ün durumuna getiriyor insanlığı. Tükettikçe, sahip oldukça özgür olduğunu sanırken, aslında bizzat tüketim ve sahip olmak eylemlerine köle olmuş bir insanlık!

Mefistofeles’in Faust’tan istediğini istiyor bizden özgürlük tacirleri: “Ey an, dur geçme ne güzelsin!” Mefistofeles, Faust bunu söylediği an, Faust’un ruhunu ele geçirme hakkını elde edecektir. Livaneli’nin sokaklara taşıdığı özgürlük şarkısı da, Başbakan’ın “hamdolsun artık yüz yüze konuşabileceğiz” sözleri de, Mefistofeles’in Faust’tan söylemesini istediği “ey an geçme ne güzelsin” sözleri gibidir. Bu sözler, bizim ruhumuzu ele geçirme niyetinde olan kapitalizm şeytanının bizden söylememizi istediği sözlerdir. Zira bu sözleri bizden talep eden kapitalizmin Mefistosu, bize vaat ettiği özgürlükle, paradoksal biçimde köleleştirdiği ruhlarımız arasındaki gerilimi görmemize engel olmayı ana amacı olarak taşımaktadır.

Modern kapitalist sapkınlık, cafcaflı ışıklarının aydınlatamadığı noktalardaki bütün dar kapıları görmezden gelen, insanı hakiki özgürlüğüne ulaştıracak fikirlerin, içinde hayat bulamadığı bir kaynaktan filizlenir. “Dur geçme ne güzelsin” demeden önce bir kez daha düşünmek gerekli bence.

Share on Facebook

3 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 7 Yorum

  2. Yazan:Kerem Tarih: Ağu 27, 2009 | Reply

    Enver Bey çok önemli bir konuyu işlemiş. Özgürlük diye tüketim köleliğinin pazarlandığı bir dünyada yaşıyoruz maalesef. Ne kadar çok tüketiyorsan o kadar özgürsün. Bunun bir başbakan ve önemli bir aydın tarafın pazara sunulması daha acı verici. Türkiye aslında teknoloji çöplüğü haline getiriliyor. Japonya’da 4G nin kullanıldığı bir zamanda bizim 3G ile tatmin olmamız üçüncü dünyalılıktan başka bir şey değil. Nokia belki de satışa sunacağı beş yıllık ürünleri sindire sindire(kazana kazana)piyasaya sürüyor. En iyisini bir defada piyasaya sunacak kadar enayi değiller. Evet, tüketmek için daha çok çalışmak gerekiyor. Zira teknoloji ilahlarının daha çok ürün satması gerekiyor. Tüketim çılgınlığı artık nefret boyutunu çoktan aşmış durumda. Teşekkürler.

  3. Yazan:Mustafa Tarih: Ağu 28, 2009 | Reply

    Evet “piyasa” herseyi kusatiyor ve hemen herseyin fiyati oluyor ve arac ve vasita olabiliyor.
    Fransiz ihtilali hürriyet getirecegini vaad etmisti. Velakin piyasa ekonomisindeki ölcüsüzlük ve sinir tanimama “para asilzadelerini” tabakasini meydana getirip ve bunlar hayatin tüm sahasini piyasalastirarak insanlar hürriyetlerini satin alma zorunlugu getirmektedir. Kendini hür zaneden ama bagimli olub sefalet kokusu icinde kivranan insanlar kitlesi meydana geliyor.
    Adorno ve Horkheimer isimli alman filizoflarin “aydinlanmanin diyalektigi” isimli eserlerinde bariz sekilde izah ediliyor. Teknloji insani hür edecegine sonunda onu esir etmesi. Para getirmeyen unsurlari “yük” olarak görmek. Mesela ihtiyarlarin cogaldigi modern toplumlar eninde sonunda intihari tesvik edecekler. Nitekim “ölüm yardimi” adinda mesela isvicrede intihar yardimi serbest birakildi.

  4. Yazan:Veysel Yenigül Tarih: Ağu 28, 2009 | Reply

    Harika bir eleştiri ve analiz yazısı daha okuduk. Enver bey, ”katı olan her şey buharlaşmaya devam ediyor” Fakat, tüm bu değerler dünyasının alt üst oluşu, insanın asırlar boyu uğruna mücadele ettikleri kavramları da dumura uğratıyor. Aslında katı olan her şey buharlaşırken, insana mutlak izafi gelen yeni dünya’nın değerleri, eskisine oranla sadece görünüş itibariyle farklıdır. Mahiyeti aynıdır. Sömüren ve sömürülenler arasında keskin çizgiler net değil hepsi bu! Yani bizler, kendini yenileyen ekonomik bir sistemin(kapitalizm) siyasal alanda ise neo-liberalizmin boynumuza taktığı kerameti kendinden menkul değerleriyle yaşamaktayız. ona göre hayal kurup ona göre şekillendiriyoruz her şeyi… İnsani öz’ün isyan ve coşku dolu bir ruh temelinde oluşturacağı kadim değerlerimizin boşalan muhtevasına kavuşmak dileğiyle…

  5. Yazan:kacakkova Tarih: Ağu 29, 2009 | Reply

    sevgili enver
    eline saglik…..bugünkü haberlerde livaneli’nin sitelerdeki bu türden yazilara sövüp saydiginida okuyunca, yaziyi ayrica takdir etmek istedim…yazinin icerigi itibariyle konusursak, ben “özgürlük” sorununun ya da diger “yasamsal sorunlar”in kapitalizmle sinirlandirilabilecek, ya da daha genis anlamda moderniteyle sinirlandirabilecek meseleler oldugunu düsünmedigimi belirtmem gerek….elbette elestiri “bugün”den hareket ediyor, bugünün gerceklikleri üzerinden sorusturmalarini sürdürüyor, ama meselelerin daha derin ve bugünle alakali/bugünü kosullayan yapisi ve kökleri var….”modern kapitalist sapkinlik” kendisiyle sinirlandirabilir bir sapma degildir kanimca….heidegger hakikati unuttugumuzu söyler, nostaljik düsüncenin cikis noktasi da zaten budur, bir kayip ya da unutmadir sözkonusu olan….ben bu tür bir düsünceden yararlanmayalim, onun elestirel gücünü yok sayalim demiyorum elbette….ama icten ice, heidegger sonrasi bütün o tartismalardan sonra, unuttugumuzu varsaydigimiz o sey her neyse onu, belkide ve aslinda hic sahip olmamis oldugumuz ihtimaliyle de düsünmek durumunda degil miyiz….isin icine bunu da katarsak (kabul fazlasiyla karamsar bir yol) sanki herseyin rengi biraz degisiyor böylece….
    cok dagitmadim umarim….konuyu es gecmeyip üzerinde durdugun icin tesekkürler…

    muhabbetle.

  6. Yazan:eg Tarih: Ağu 29, 2009 | Reply

    sevgili kacakkova,
    doğrusu eleştirinin mahiyeti çok derin bir mevzu..ama “ama icten ice, heidegger sonrasi bütün o tartismalardan sonra, unuttugumuzu varsaydigimiz o sey her neyse onu, belkide ve aslinda hic sahip olmamis oldugumuz ihtimaliyle de düsünmek durumunda degil miyiz

    ” cümleleriyle ima ettiğinizi kendi perspektifim itibariyle daha değişik ele alıyorum. aslında bundan bir önceki yazıda (din,felsefe, demokrasi ilişkisi yazısı ve ondan sonra gelecek olan yazılar) bu konuyu ele almaya çalıştım. sözünü ettiğiniz ve “olmayabileceğini düşünmemiz gerektiğini ima ettiğiniz” “hakikat”in ben insanın bulunduğu konum ve imkanlar açısından değerlendirilmesi gerektiğini düşüünyorum. yani bir taraftan bakınca “nihil” gibi görünenin öte taraftan kapasite ve sınırlarımıza işaret ettiğini düşünüyorum.sanırım bu açıdan bakınca siz bir taraftan, ben de öteki taraftan bakıyorum gibi:))her ikisi de saygı değer bence.

    ikincisi yazı birkaç gün önce taraf’ta yayımlandığında bazı emailler aldım. çoğunluk yazıyı destekler mahiyetteydi. zülfü livaneli’nin gösterdiği tepkinin onun içindeki suçluluktan kaynaklandığını düşünüyorum. isim verip eleştirseydi muhtemelen bu yazıdan daha “derin” bir cevap alırdı. ama aslında söylemek istediğim şeylerde zülfü livaneli’nin tavrı sadece bir çürümüşlüğün göstergesi…çürümüşlüğün kendisi çok daha derinlerde kanımca…muhabbetle

  7. Yazan:Aras Tarih: Ağu 31, 2009 | Reply

    Ya artık bırakalım bu solcular zengin olunca ilkelerini bir yana bıraktılar laflarını. Hangi ideoloji bunun tersini yapıyor ki. Türkiyede hangi grup teknolojisizlik istiyor ben göremiyorum. İstanbulda normal süt alacak bir yer bile yok bırakın heideggeri biz normal katkısız tereyağı bulamıyoruz. Siz yapın bunu

  8. Yazan:fatih y. abbas Tarih: Ağu 31, 2009 | Reply

    ab devletleri teknoloji kullanimini, insan ve toplum sagligini tahrip ve tehdit ediyor diye artan oranda vergilendirmekte, prosedure, bir cok burokratik denetime tabi tutmakta, sinai teknolojilerle ugrasan tesebbusleri baska ulkelere gitmeye zorlamakta.

    Tersine tarimsal uretim’i surekli buyutmek ve gelistirmek icin, o kadar yuksek oranda tesvikler destekler yardimlar saglaniyor ki, vergi oranlari tamamen sifirlanmis. 105 milyar euro’luk topluluk butcesinin 44 milyar euro’ros tarim sektorune saglanan destekler ve hibelerden olusuyor.

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin