Demokrasimize mola verelim mi? »
By Mehmet Yılmaz on Şub 13, 2008 in Özgürlükler, Politika, Türk faşizmi, Ulusalcılık | 13 Comments
Son zamanlarda gördüğüm en matrak reklamlardan birini « Aşkımıza mola vereli mi ? » ile Engin Günaydın gerçekleştirmiş. Demokrasi de aşk gibi, herkese göre değil, bıktırıyor tabi bir zaman sonra.
Deniz Baykal geçenlerde “idamı göze alırsın” diye çıkıştı vatandaşı olduğu ülkenin başbakanına. Engin Günaydın gibi eliyle mola işareti yapıyor CHP, demokrasinin hakemi zannettiği silahlı güçlere yan gözle bakıyor, “mola verelim, bizim takım yorgun!” diyor.
Demokrasimize mola verildiği seferlerden birinde, 1970 model, açık sarı renkli Anadol marka bir arabanın içindeydim. Babamı son görüşümüz olabilirdi o gece yarısı ama biz ablamla gülmekten kırılıyorduk arka koltukta. Read the rest





Sevgililer Günü yaklaştı. Bugüne özel birkaç reklam dikkatimi çekti. Hani şu her şeyi hatırlayan ama şu kadarcık (bu lafı söylerken baş ve işaret parmağınızı birleştiriyorsunuz.) bir şeyi unutan erkeklerden bahseden birkaç kadının yer aldığı reklamlar… Bir de “beni şu kadarcık sevsen yeter” diyen ve pırlanta dükkanını başı ile gösteren hoş bir kadın, şaşkın şaşkın kızın suratına bakan genç bir adam… Hepsi de pırlantaları işaret ediyor.
Medya dezenformasyonu diyoruz, buna dair sürekli örnekler veriyoruz, açıkcası “bakın yine ne rezillik yapmışlar” demekten de sıkıldım ama şu kadar yıllık blog yazarlığımda -galiba- hiç böylesi ‘organize’ olanı ile karşılaşmamıştım.
Düş Bahçeleri isimli minyatür ve resim sergisi.




Kendi ülkesini işgal eden ordu

Son günlerde başörtüsü tartışmaları aldı başını gidiyor. Aslında bu ve buna benzer tartışmalara girmeyi çok anlamsız buluyorum. Çünkü, yıllardır Türkiye’yi sömüren bir egemen güç var. Bu güç çoğunlukla, ülkenin belli kaynaklarını peşkeş çekmek suretiyle kendisine rantlar elde eden, nispeten daha iyi eğitimli, yurtdışında bulunmuş bir tayfadan oluşuyordu. Türkiye gibi geri kalmış bir ülkenin yönetimini ele geçirmek ve kaynaklarını istediği gibi kullanmak bunlar için zor olmadı. Fakat, Türkiye’nin gelişmeye ve insanların da bilgiye çok farklı kaynaklardan ulaşmaya başlamasıyla birlikte bu rant grubunun tasfiye süreci de başlamış oldu. Hiçbir emek sarf etmeden Türkiye’de sulta kuran bu tayfa, bugüne kadar hiç dikkate almadığı “çarıklı”larca tasfiye edilince, nasırına basılmış “yogi” gibi homurdamaya başladı.
Okulda defterime, sırama ağaçlara yazarım adını
“Ulusalcı” sıfatını benimsemiş ve darbe tezgahçısı derin bir terör örgütünün maceraları gazete ve televizyonlarda çarşaf çarşaf dökülüyor. Resmi ve gayri resmi ağızları, internet siteleri, e-mail grupları, gazeteleri, köşe yazarları, kerameti cüppelerinde gören üniversite hocaları, kopyacı profesörleri, türlü çeşitli dezenformasyon mekanizmaları ve tehditleri vasıtasıyla ortalığa saldıkları söylemde kullandıkları “tehlike ve düşmanların” bizzat kendileri olduğu açığa çıkıyor.