Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Kelime / Word / Mot / λέξη / كلمة »

derin-lugat-kelimeNe değildir?

  • Mânâların içine hapsedildiği küçük kutucuklar değil.
  • İnsanların birbirini anlamasını sağlayan araçlar değil.

Nedir?

Kelimelerle konuşan insan havanın direnciyle yavaşlayan kuş gibidir. Hava sayesinde uçar ama hızlanmasını engelleyen de havadır.

Neden?

Kelimeler, hatta dilbilgisi kuralları bir soyutlamadır; mânâlar arası farkların tecrid edilmesine muhtaçtırlar. Zira gerçekte yaşanan her his, her eylem, öznenin nesneler ve fiillerle kurduğu her münasebet, her fikir yenidir, kendine hastır. Dün trafikteki öfkemle bugün anahtarlarımı kaybedince hissettiğim öfke aynı olabilir mi? Ama ikisine de “öfke” gibi ortak bir isim vermek sûretiyle kendi hissiyatımı evvelâ kendim, sonra başkaları için anlaşılabilir hale getiriyorum. İki öfke arasındaki farkları ihmal etmek, benzerlikleri abartmak yoluna gidiyorum. Tersini yapsaydım yani her yeni gündeki her yeni hisse farklı isimler verseydim bunları hatırlamam imkânsız olurdu. Hatırlasam bile bir aynılık yokken yine kendi geçmişimle bağ kuramam.  (Bkz. Derin Lügat maddesi: İndî / Sübjektif / Objektif / ذاتي)

Kendi iç dünyasının labirentlerinde kaybolan “akıl hastaları” bazen “Ben” demekten dahi aciz durumdalar. Her sabah aynı bedene uyandıklarının hiçbir garantisi yok! Diğer yandan lisan ile yapılan soyutlama işini abartırsak yine konuşamaz oluruz. Meselâ ışık, sıcaklık, güneş, ısınmak, aydınlanmak yerine kavramsal yakınlıklarından dolayı tek bir isim Read the rest

Yanlış hesap Floransa’dan döner »

lifebuzz-068cbb2b736327fcf7ab2fa633f9dd6f-originalRönesans’ın kokmuş leşini kim kaldıracak?

“Yanlış hesap Bağdat’tan döner” demişler. Rönesans felâketini çıktığı deliğe geri sokma vakti gelecek muhakkak. Floransa, Roma, Paris, Amsterdam yeniden sorgulanacak: Torunlarımız bu temizlik harekâtına rö-Rönesans yahut dé-Rönesans gibi bir isim verirler mi bilinmez ama er ya da geç bu “U” dönüşü yapacağız. Çünkü Rönesans’ın çarpık sanat tasavvuru kokmuş bir leş gibi asırlardır yatıyor yerde. Önce Avrupa’yı ardından bütün dünyayı kirletti. Adına “yeniden doğuş” dedikleri bu kokuşmuş beden sadece sanatı çürütmekle kalmadı; türlü fikrî hastalıkları yayan haşerat da ifsad olmuş bu vücuttan dünyaya yayıldı: Hümanizm, pozitivizm, utilitarizm… Maksadımız elbette kısır bir Rönesans eleştirisi yapmak değil Rönesansçı mekân tasavvurundan kurtulmaya giden yolun ilk yapı taşlarını koymak.

Tanım

Rönesans bir zaman dilimi değildir. Rönesans bir devrim, bir tür Big Bang veya dönüm noktası da değildir. Zaten hiç bir sanat, felsefe akımı hatta siyasî olay dünyanın her noktasını aynı anda, aynı şiddette ve aynı yönde etkileyemez. Rönesans bir zihniyet, bir dünya tasavvurudur: “İnsan nedir? Kâinat nedir? Güzel nedir?” gibi temel sorulara verdiği cevaplarla bilimi, siyaseti, felsefeyi, ekonomiyi etkilemiştir. Bu etkinin taşıyıcı vektörü ise çoğu kez sanat eserleri ve sanat tasavvuru olmuştur.

Rönesansçı sanatın temel unsurları olan taklitçilik, anatomi ve optik ilkeleriyle determinist-bilimsel resimler, BEN’merkezcilik, mekân algısının homojenleşmesi / matematikselleşmesi gibi vasıflar Antik Yunan’da ve Roma’da görülmüştü. Bu bakımdan bu tür sanatı ilk kez Rönesans ile icad edilmiş bir görme biçimi olduğunu iddia etmek yanlış olur. Özetle Titus Burckhardt’ın söylediği gibi “Rönesansçı/Natüralist” zihniyet uykudaki bir virüs gibi Hristiyanlık öncesi Avrupa sanatında zaten vardı ve uygun şartları bulunca hastalık nüksetti. (Bkz. Kutsal Sanatın İlkeleri ve Yöntemleri, 1958)

Rönesans’ın “içi ve dışı”

Herhangi bir asırda, Rönesans’tan henüz etkilenmemiş bir coğrafya (Rusya, Çin, İskandinavya…) ile Rönesans öncesi Hristiyan sanatı büyük benzerlikler gösterir. Mekân tasavvuru için de böyledir bu. Daha önceki kitaplarımızda eserlerden örnekler verdiğimiz gibi Kelt, Güney Doğu Asya, Eski Mısır ve tabi İslâm sanatı tezyinî (ornamental) olması sebebiyle anti-Rönesansçıdır:

Bu sebeple “Rönesans öncesi/dışı” veya “anti-Rönesans” dediğimizde eski, yeni veya uzak değil fikren Rönesans’ın dışında kalabilmiş güzellik anlayışı ve varlık tasavvuru anlaşılmalıdır. Rönsans ile ortaya çıkan akademisyenciliğin dogmalarına tepki olarak ortaya çıkan soyut resim akımları ise (empresyonizm, kübizm, fovizm…) nazarımızda yine Rönesans’a mahkumdur çünkü ona tersinden endekslidir. Nasıl ki Amerikan nefreti de en az Amerikan hayranlığı kadar bu kültüre endeksliyle resim sanatı için de bu bağımlılık caridir. Biz “Rönesans öncesi” veya “anti-Rönesans” dediğimizde tasavvur itibariyle gerçekten özgür olan sanatçılardan ve eserlerinden bahsediyoruz. Yani sadece konusu değil lisan-ı sûreti itibariyle de kendisini hür biçimde ifade edebilenlerden… Read the rest

Kılıçdaroğlu ve CHP’nin Zorunlu Dönüşü »

51874_kemal_kilicdaroglu_komik_geyik_resimleri_karikaturleri_13Cumhurbaşkanlığı Külliyesinin önünde nöbette olduğumuz bir gece… Memleketin nöbet tutulan hemen her meydanında olduğu gibi Kuran tilaveti, marşlar, türküler, konuşmalar vs. belli bir tertipte devam ediyor. Aradaki boşlukları ise yüksek performansıyla sahnedeki sunucu dolduruyor.

Bir ara, sunucu “Ak Partilileri görebilir miyim Ak Partilileri?” diye seslendi kalabalığa. Büyük bir alkış tufanı koptu; slogan, bağrış çağrış gırla gitti. Çok büyük bir ses yükseldi meydandan. Hemen ardından sunucu, “Ülkücü kardeşlerimi görebilir miyim?” diye ünledi sahneden. Kalabalıktan, bir öncekinden daha az olmak üzere, ama yine müthiş bir ses yükseldi.

Son olarak sunucu “Sosyal demokrat kardeşlerimizi görebilir miyim bakalım?” dediğinde dikkat kesildim. Eminimin benim gibi pek çok kişi de aynı merak içinde meydandan acaba kaç desibellik bir ses çıkacak diye beklemiştir. Bir an, bir saniye, iki saniye… Evet, kalabalıktan tek bir ses, alkış filan duyulmadı. Sunucu tekrar daha vurgulu bir tonla “Sosyal demokrat kardeşlerimizi görebilir miyim?” diye gürledi âdeta. Bu ikinci sorudan sonra çok cılız, olsa olsa beş on kişilik bir alkış duyduk. Read the rest

Rönesans sanatın ölümüdür »

islam-sanati-2

  • Rönesans sanatın yeniden doğuşu değil ölümüdür. Rönesans taklitçi sanatı, hümanizmi ve inançsızlığı insanlığa dayatmıştır.
  • Doğadaki hayvanların, bitki ve manzaraların kötü birer kopyasını çizmek hiç sanat olabilir mi?
  • Açlık, öfke, cinsel arzu gibi nefsanî dürtülerden kurtulmadıkça tabiata faydacı gözlerle bakarız ve güzelliği göremeyiz.
  • Bir şeyi güzel anlatmak ile Güzel’i anlatmak arasında fark vardır.
  • Rönesans sanatı güzellik ile estetizasyon arasındaki farkı bilmez.
  • Rönesans ile körleşen Batılılar çok çirkin şeyleri güzel anlatarak buna “sanat” derler.
  • Bakmak hayvan ve insanda ortaktır. Ama okumak İnsan’a mahsustur. İnsan gördüklerine mânâ verir.
  • Güzel ahlâk ile güzel sanat arasındaki ilişkiyi Batı da biliyordu ama çoktan unuttu.
  • Kendini homo-economicus zanneden insan ahlâksızdır. Çünkü Rönesans ile başlayan yıkım modernite ile tamamlandı.
  • Güzel sanat-Güzel ahlâk münasebetini kaybetmeyen İslâm sanatı bu sebeple Batı sanatından efdaldir.
  • İslâm’da “güzel” mefhumu asla cazibe ile karıştırılmaz. Bu bakımdan İslâm’da “sanat” asla Batı’ın sanatıyla bir olamaz. (Bkz. İslâm Sanatı Aforizmaları)

Read the rest

Germinal / Émile Zola »

emile-zola-germinalYıldızsız gecenin zifirî karanlığına gömülmüş dümdüz ovada bir adam, pancar tarlalarının arasından geçerek dosdoğru Marchiennes’den Montsou’ya uzanan on kilometrelik anayolda tek başına yürüyordu. Bastığı siyah toprağı bile görmüyor; uçsuz bucaksız ufkun varlığını ise, fersahlarca uzayıp giden bataklıkları ve çorak toprakları yalayıp geçerken buz kesen mart rüzgârının, engin denizlerdekine benzer bir fırtınanın sayesinde hissedebiliyordu ancak. Gökyüzüne tek bir ağaç karaltısı bile vurmuyor; yol, karanlıkta göz alan yağmur serpintileri arasında bir dalgakıran gibi dümdüz uzanıyordu.
Adam Marchiennes’den saat iki civarında yola çıkmıştı. Geniş adımlarla yürürken, havı dökülmüş pamuklu ceketiyle kadife pantolonunun içinde tir tir titriyordu. Kareli bir mendille yaptığı küçük çıkın ona ağırlık veriyor; kırbaç gibi döven doğu rüzgârının kanattığı, soğuktan uyuşmuş ellerinin ikisini birden ceplerine sokabilmek için, çıkını kâh sağ kolunun, kâh sol kolunun altına alıyordu. İşsiz ve yersiz yurtsuz olan bu emekçinin bomboş zihnindeki tek düşünce, güneşin doğuşuyla birlikte ayazın kırılması umuduydu. Bir saattir bu şekilde taban tepiyordu ki, solda, Montsou’ya iki kilometre kala, kızıl ateşler gördü; açık havada, sanki boşluğa asılıymış gibi duran üç mangal. Önce kaygıyla duraksadı; sonra, sızılar içindeki ellerini biraz olsun ısıtma ihtiyacına karşı koyamadı. Read the rest

Körleşme / Elias Canetti »

Körleşme - Elias Canetti-3dTherese merdiven başına kadar geldiği halde, gitmekle gitmemek arasında bocalamıştı. Kien, aylık konusunda hiçbir şey söylememişti. Oysa eski işinden ayrılmazdan önce Kien’e bunu sormalıydı. Ama hayır, hiç sözünü etmese daha iyi olurdu. Konuşursa, yanlış bir iş yapabilirdi. Hiçbir şey söylemezse, belki Kien ona kendiliğinden fazlasını verirdi. İçinde sakıngan olma içgüdüsüyle açgözlülük çarpışmaklaydı. Sonunda üçüncü bir güç, merak, her ikisine de üstün gelmişti.

“Acaba aylığım ne kadar olacak?” Belki de bir aptallık yapmakla olduğu korkusuyla, bu kez “özür dilerim” sözcüğünü cümlenin başına koymayı unutmuştu.

Kien, umursamazlıkla: “İstediğiniz kadar,” deyip kapıyı kapatmıştı.

Therese, ona güvenen ve on iki yılı aşkın bir süredir evlerinde duran bir eşya parçası gözüyle bakan tekdüze aileye artık yanlarında katlanmaktansa, ekmeğini sokakta kazanmayı yeğleyeceği Read the rest

Mezarların Çığlığı / Halil Cibran »

Mezarların Çığlığı  Halil CibranAskerler hapishaneden doğal ve kırılgan bir güzelliği olan bir genç kadını getirerek geri geldi. Solgun görünüyordu ve yüzünde zulmün ve düş kırıklığının izleri belirmişti. Gözleri yaşlarla ıslanmış ve başı acının yükü altında eğilmişti. Ona iyice baktıktan sonra Emir dedi ki, “Cesedin başında bir gölge önümde duran bu bir deri bir kemik kadın ne suç işledi?” Askerlerden biri yanıtladı, “O bir zina işledi; dün gece kocası onu bir başkasının kollarında buldu. Aşığı kaçtıktan sonra kocası onu kanuna teslim etti.” Kadın başını ifadesiz bir şekilde kaldırırken Emir bir süre ona baktı ve dedi ki, “Onu karanlık odaya geri götürün ve onu dikenli yatağa uzatın ki hatasıyla kirlettiği yatağı hatırlasın; ona içsin diye mazıyla karıştırılmış sirke verin ki o tatlı öpücüklerin tadını hatırlayabilsin. Şafak vakti onun çıplak bedenini şehrin dışına sürükleyin ve taşlayın. Bırakın kurtlar onun bedeninin yumuşak etinin tadını çıkarsın ve solucanlar onun kemiklerini delsin.” O karanlık hücresine geri dönerken insanlar ona acıma ve hayretle baktı. Emir’in yargısına şaşırdılar ve kadının kaderine üzüldüler. Askerler yeniden göründü, bu kez dizleri titreyen ve kuzey rüzgârında genç bir fidan gibi sallanan kederli bir adamı getirdiler. Güçsüz, hasta ve korkmuş görünüyordu, sefil ve zavallıydı. Emir ona nefretle baktı ve sordu, “Canlıların arasında bir ölü gibi duran bu iğrenç adam ne yaptı?” Gardiyanlardan biri yanıtladı, “O manastıra girip papazların onu tutukladıklarında giysilerinin altında buldukları kutsal vazoları çalan bir hırsız.”

Emir ona kanadı kırık bir kuşa bakan aç bir kartal gibi baktı ve dedi ki, “Onu hapishaneye geri götürün ve zincirleyin, şafak vakti onu yüksek bir ağaca sürükleyin ve yerle gök arasında asın ki onun günahkâr elleri Read the rest

İnsancıklar / Dostoyevski »

insanciklar-dostoyevski-25Babam öldüğünde on dört yaşındaydım. Çocukluğum hayatımın en mutlu yıllarıydı. Ama buralarda değil, çok uzaklarda taşrada geçti. Babam T. kentinde Prens P.’ye ait koskoca bir malikânenin kâhyasıydı. Prens P.’nin köylerinden birinde sakin ve mutlu bir hayat sürüyorduk… İşi gücü yaramazlık olan küçük bir çocuktum.

Yaptığım tek şey çayırlarda, ormanda, meyve bahçelerinde koşmaktı. Kimse benimle ilgilenmezdi. Babam sürekli olarak çalışır, annem de ev işlerinden başını alamazdı. Kimse bana bir şeyler öğretmeye kalkışmazdı, ben de bundan memnundum. Sabahın erken saatlerinde kalkar doğru göle, ormana, saman yığınlarına ya da ot biçme makinesinin yanına koşardım. Güneşin kavurmasına hiç aldırmazdım. Köyden uzaklara giderdim, çalılar her yerimi çizer, elbiselerimi yırtardı, eve dönünce de azar işitirdim ama umurumda olmazdı. Sanırım bütün hayatım boyunca o köyden hiç ayrılmasam, hep orada yaşasam, çok daha mutlu olurdum. Sonunda daha çocukken doğduğum topraklardan ayrılmak zorunda kaldım. Petersburg’a taşındığımızda on iki yaşındaydım. Taşınma hazırlıklarımızı üzüntüyle hatırlarım. Sevdiğim her şeye elveda derken nasıl da ağlamıştım. Read the rest

Kendi Hayat Hikâyem / Hermann Hesse »

herman-hesse-ozyasam-11aDiyeceğim yazarlığımın ve edebi çalışmalarımın değerine inancım, bendeki değişmeden sonra kökten yıkılıp gitmişti. Yazmak bana artık kıvanç vermiyordu. Oysa insanın kıvanç duyacağı bir şeyi olmalıydı her zaman; nihayet ben de bütün o sıkıntı dönemlerimde böyle bir şeyi arıyor, istiyordum. Yaşam ve dünyada adaletmiş, mantıkmış, anlammış, bütün bunlara senin olsun diyebilirim, bütün bu soyut nesneleri gereksinmeden de dünyanın pekâlâ yapabileceğini görmüştüm. Ama bu birazcık kıvançtan da el çekemezdim. Buna karşı duyduğum özlem, içimde yanan, henüz kendilerine inandığım ve kendilerinden yola koyularak dünyayı yeniden yaratmayı düşündüğüm o küçük alevlerden biriydi. Çokluk kıvancımı, düşümü, umutlarımı bir şişe şarapta bulmaya çalışıyordum ve pek çok zaman bu bir şişe şarap, eksik olmasın gerçekten imdadıma yetişti. Ve derken bir gün geldi, ufak bir kıvanç kaynağı buldum kendime. Kırk yaşında, durup dururken resim yapmaya başladım. Kendime ressam gözüyle baktığım ya da ressam olmak istediğim için değil hani. Resim yapmak şahane bir şey, insanı daha neşeli, daha sabırlı yapıyor. Yazı yazdıktan sonraki gibi parmaklarınız siyaha değil, kırmızı ve maviye boyanıyor. Ne var ki, resimle uğraşmam da dostlarımdan pek çoğunu kızdırıyor. Ne yapayım, böyle şeylerde pek şanslı biri değilim; benim için pek gerekli, bana mutluluk verecek şöyle hoşuma giden bir şey yapmaya kalkmayayım, herkes rahatsızlık duyuyor bundan, insanın olduğu gibi kalmasını, yüzünü değiştirmemesini istiyorlar. Ama benim yüzüm onların isteğini yerine getirmeye yanaşmıyor, değişmeyi arzuluyor daha çok, buna gereksinim duyuyor.

Bana yöneltilen bir başka suçlama var ki, bunu kendim de yerinde buluyorum. Gerçeklik duygusu Read the rest

Kuruluş Felsefesi Değil Kurtuluş Felsefesi »

İki tür fırsatçı zümre zuhur etti 15 Temmuz işgal girişiminden sonra.

Birincisi tüm cemaat ve tarikatlara dini müktesebatı gereği zaten karşı olan muhafazakâr kesimden ilahiyatçılar, yazarlar. Bu zevat mal bulmuş mağribi gibi bu toprakların tasavvuf geleneğine, Anadolu Müslümanlığının birikimlerine hoyratça saldırıyor 15 Temmuzdan beri. Daha da ileri gidip Anadolu’nun, hatta İslam dünyasının çatısını oluşturan ehlisünnet geleneğine vuruyorlar.

Küçük hesaplar peşinde koşan, toptancı yaklaşımla sinsi sinsi münkirliklerini yayan fırsatçılar bunlar. Onlar şimdilik bir kenarda dursun.

İkincisi ise laik/seküler kesimden. Onlar da cemaat-tarikat tüm Müslüman oluşumları fırsat bu fırsat diyerek tokatlıyorlar. Dahası, bu tokatlama üzerinden eski Kemalist düzenlerini yeniden nasıl dirilteceklerinin hesaplarını yapıyorlar.

Bunu başarabilmek için de en çok kullandıkları argüman “Kuruluş Felsefesi”. Esasında kastettikleri Birinci Dünya Savaşının akabinde verdiğimiz Milli Mücadeleden sonra kurdukları laik düzen. Read the rest