YAKINDA: Batı’da demokrasi liberalizmin ağırlığı altında ezilirken »
By Editorden on Ağu 29, 2011 in Amerika, Liberal Totalitarizm | 0 Comments
Önceki YazılarBy Editorden on Ağu 29, 2011 in Amerika, Liberal Totalitarizm | 0 Comments
By Fatma Sancak on Ağu 28, 2011 in vicdan | 5 Comments
Süleyman Nazif (1870-1927) Batarya ile Ateş adlı kitabında şöyle diyordu:
“Benim dinim kinimdir… Irkına, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan insanların ve milletlerin hiçbirini unutma Türkoğlu! Unutma ve affetme!”
Büyük travmalar, katliamlar ve yok edilme korkusu yaşayan toplumlar geçmişten ders çıkarırken affetmek ile acıları unutmak arasında fark göremiyorlar. (Bkz. PKK’lıları affetmek)
Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişle IZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor.
Bu korkunç dönüşümü Yahudilerde ve Avrupalı Ermenilerde görmek mümkün. Balkanlarda, Kafkaslarda Türk ya da Çerkes olma “suçundan” dolayı bizden önceki kuşaklar da bu şekilde eziyet gördüler. Ölenler bir kez ölürken hayatta kalanlar aşağılanma duygusuyla hergün öldü. Peki ya Kürtler?
PKK’lı Kürtler hızla koşan adamın bir cam kapıya çarpıp yıkılma hissini tekrar tekrar yaşıyorlar. Camın ötesini görüyorlar ama o hayata katılamıyorlar. Sadece Kürt olmak istedikçe Kürtlüğünü kaybeden bir kuşak yetişiyor. Tıpkı Türk ulusalcıları gibi geçmişten, gelecekten hatta kendi gölgesinden bile korkan bu insanlar şiddet için şiddet isteyen örgütlerin, partilerin elinde istenen her şekli almaya hazırlar.
Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz.
By Katrin Baskiotis on Ağu 27, 2011 in atatürkçülük, Hristofobi, Kemalizm, Ulus-Devlet, vicdan | 0 Comments
“…Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren bir kanun hükmünde kararname kapsamında, Vakıflar Kanunu’na geçici madde eklendi. Buna göre, cemaat vakıflarının 1936 yılında beyan ettikleri tüm taşınmazları, mezarlıkları ve çeşmeleri, 12 ay içinde müracaat edilmesi halinde, ilgili tapu sicil müdürlüklerince adlarına tescil edilecek…” TAMAMI
By Mehmet Yılmaz on Ağu 27, 2011 in Ekonomi, Kapitalizm, Liberal Totalitarizm, Liberalizm, Ulus-Devlet | 2 Comments
Sunuş: Piyasa serbestliğinin mottosu « laisser faire » idi, yani bırakınız yapsınlar. Liberal totalitarizmin mottosu ise köşeli yuvarlak gibi bir şey: “özgür olma mecburiyeti!” Batı demokrasilerinde Piyasa’nın dışında yaşamak imkânsız. Devleti oluşturan ögelerin, yerel idarelerin, bakanlıkların, üniversitelerin, polisin hatta yargının “otonom” hale geldiğini gözlüyoruz. Doğa, sağlık ya da adalet gibi ölçülemez değerler ZORLA rekabete itiliyor. Kamu hizmeti “üretimi” gittikçe objektif, sayısal, ölçülebilir hedeflere indirgenen bu kurumlar insanî biçimde düşünme / yargılama /doğruyu seçme yetilerini kaybediyor, yerine gösterge hesaplamayı koyuyorlar.
Batılı ulus-devletler hukuk ekseninden kâr/zarar eksenine kayıyor ve meşruiyetlerini yitirerek Piyasa’nın bir enstrümanı haline geliyorlar. Bu gidişe direnmesi beklenen sol ise kabuğuna çekilmiş bir kaplumbağa gibi. Hemen her Batı ülkesinde solcular hükümete körleme muhalefet yapmakta. sol düşünce ne yazık ki atalet içinde. Çünkü solcular 1982’de çöken Berlin duvarının altından henüz kalkamadılar. Yükselen kapitalizmi hâlâ Marx’ın vaad ettiği proletarya diktası için gerekli olan geçiş süreci sanıyorlar. Oysa durum çok farklı: Ticaretin “meşru” işlevlerinin ve maddî değerlerinin bütün cemiyet hayatına hakim olacağı yeni bir totalitarizm doğuyor. (MY)
Otonomi, sebestlik, özgürlük gibi kavramlar fazlasıyla iç içe geçti. Benim gibi özel şirketlerde çalışanlar daha bir damardan yaşıyorlar bunu: “Sizden otonom olmanızı bekliyoruz” diyor patronlarımız. Otonom yani kendi kurallarını kendisi yapan. Bu otonomi şöyle açıklanıyor:
Bu otonomi elbette tam anlamıyla bir özgürlük değil. Şirketin amaçlarına uygun neticeler almak şartıyla bize tanınmış bir serbestlik. Diğer yandan da firmanın idare yükünü oldukça Read the rest
By Editorden on Ağu 27, 2011 in Duyuru | 0 Comments
By Aisha Benghazi on Ağu 27, 2011 in Verme hakkı, vicdan | 0 Comments
Prof. Dr. M.İhsan Karaman, Yeryüzü Doktorları Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı
“…Yeryüzünde fukaralığın ve mahrumiyetin mekanı olmuş nice yerler gördüm: Kahirenin mezar evleri, Yemen’de San’a’nın yoksul varoşları, Johannesburg’un kaderine terk edilmiş Soweto’sunda teneke evlerde yaşanan acı hayatlar, Keşmir dağlarındaki özgürlük savaşçılarının kampları, Nijer çöllerinde tek gıdası darı olan çocukların uyuduğu sazdan barakalar, sefaletin kol gezdiği Filistin mülteci kampları, Rio’nun isyankar gettoları, Kenya sahrasında medeniyetle tanışmamış Masai köyleri… Hiçbiri ama hiçbiri önceki gün Mogadişu’da, mülteci kamplarında tanığı olduğum tarifsiz sefaletle kıyas edilemezdi. Burada can çekişen sadece o masum insanlar değil, topyekun insanlığın kendisiydi. Gördüğüm ve görmediğim yeryüzü coğrafyasının hiçbir yerinde milyonlar açlıktan ağlayarak ölmezdi. Somali’de ölüm, açlıkla silah arasında kurulmuş karanlık bir tuzaktı. Hangi tarafa kaçsan sonuç aynıydı: Ölmek ya da ölmek…” TAMAMI
By Suzan Nur Basarslan on Ağu 26, 2011 in Felsefe, Kitap Sohbeti, Sanat | 0 Comments
“Hiçbir şeyi putlara kurban etme.” (Andre Gide)
Andre Gide(1869-1951) Dar Kapı ve Kalpazanlar romanlarının tanınmış Fransız yazarıdır. Bu incelemede yazarın hayatının iki ayrı döneminde -gençlik-yaşlılık- yazdığı Dünya Nimetleri ve Yeni Nimetler adlı eserleri incelenecektir.
Dünya Nimetleri[1] (Les nourritures terrestres) Gide’in 1897 yılında 28 yaşında yazdığı ve hayat görüşünü ortaya koyduğu bir bildiri niteliği taşır. Ancak bu yazın, coşkun bir lirizmle kaleme alınmış düzyazısal bir şiir olduğu kadar; içinde mektup, şarkı, şiir, diyalog, gezi yazısı, söyleşi özelliklerini de taşıyan karma bir tür olarak karşımıza çıkar. Aynı özellik tematik anlamda da vardır. İçinde Tanrı, inanç, coşku, sevinç, bilgelik, varlık, ‘ben’, bekleyiş, ölüm, yaşam, okumak, yaşamak, arzu, geçmiş-an-gelecek, başkalarına benzemek, şehvet, seçmek, özgürlük, kitaplar, yalnızlık, öğretme isteği, sevgi, aşk, yol, Tanrı’nın buyrukları, ozan, pişmanlık, yaşlılık… gibi birçok kavramı işleyerek yoğun Read the rest
By Katrin Baskiotis on Ağu 26, 2011 in AKP, Basın günlüğü, BDP, Kürtler, PKK | 0 Comments
“Savaş en kötü bir şeydir!”
“Sonra yeniden dövüşmek üzere her iki taraf da pes değil es desin!”
Ha tabii bir de “Analar ağlamasın!”
Lafı uzatmayalım, bu sade suya tirit sözüm ona barış çağrılarının, bir yenisine daha savrulduğumuz kolektif deliliğe ilaç olmayacağını çocuklar bile anladı artık.
By Tavit Kilimciyan on Ağu 25, 2011 in AKP, BDP, Devlet Terörü, Kürtler, PKK, Terör | 0 Comments
Kıbrıs’a asker çıkarırken buna “Kıbrıs Barış Harekâtı” demiş, vatandaşını bombalarken, kesip biçerken, resmî devlet politikası “dört tarafımız düşmanlarla çevirili” iken bile her yere “Yurtta barış dünyada barış” tabelaları astırmış şizofren bir devlet, “Ya benimle barışırsın ya da seni vururum” ruh halindeki dünyada demokrasi ve barış için adam öldürdüğünü iddia eden tek silahlı örgütle savaşıyor. (Yıldıray Oğur / Taraf)