Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Soyut görme: Teori ve Pratik(1) – Picasso »

soyut-sanat-zubdet_ut_tevarihBu ejderha resmi Picasso’dan değil, Zübdet-üt Tevarih isimli bir eserden [1], 16cı asırda, Osmanlı topraklarında çizilmiş. İslâm sanatına aşina olan gözlerin sahipleri “İslâm’daki resim yasağının” bir dizi yanlış anlamadan ibaret olduğunu iyi bilirler. Her asırda, İslâm coğrafyasının hemen her yerinde resim yapılmaktaydı. Tarih kitapları, şiir derlemeleri, halılar, perdeler, tıp kitapları, medrese duvarları, ev eşyaları vs figüratif resimlerle dolu. Ancak Müslüman sanatçının gözünde (aklında) figüratif resim biraz kıymetsiz, bir şema ya da yol tabelası gibi, illâ lazımsa kullanılan görsel bir eleman. İlk iki bölümde (1, 2) aktardığımız gibi doğayı taklid etmeye çalışmak Müslümanca bir bakışta gereksiz. Ressamın renkleri ve şekilleri sadece taklid için kullanması bir kaynak israfı. Koskoca bir senfoni orkestrasının ilkbaharı anlatmak için flütle kuş sesini taklid etmesine benziyor bu. Fazla somut. Takdir edersiniz ki cik cik öten bir flüt grubuna kıyasla Vivaldi’nin 4 Mevsim’i ilkbaharı çok daha güzel anlatır. İşte taklitçi sanat Müslüman’ın gözünde bu “cik cik” gibi. Biraz sıradan, biraz acemice. Belki bugün aramızda olsalar “bu sanat bile değil ki” diyecekler. (bkz. Figüratif resim sanat mıdır?)

Figüratif resim yerine stilize şekilleri tercih ediyor Müslüman ressam. Bütün vücudu, 4 ayağı vs çizmeye ne lüzum var? Bir pençe, ağzın bir tarafına toplanmış sivri dişler, denizin köpükleri gibi kıvrım kıvrım sonsuza uzayan bir yele… Uzakdoğu’daki bazı ejderha resimlerine kıyasla çok daha dehşet verici bir etkisi olabilir bu ejderhanın. Ressam çizdikleriyle değil çizmedikleriyle anlatıyor ejderhayı. Adeta “korkunç bir hayvan ki yani bu kadar olur…” deyip uzun bir sessizlik koyuyor araya. Beklenmedik anda gelen bir “pat!” sesi ve izleyen sessizlik gibi. Müslümanca görsellikte bu var: Biraz sözel, biraz “naratif”. Herşeyi açıkça gösterip seyirciyi esere mahkûm etmiyor. Bunun yerine bazı şeylere işaret etme, bazı hisleri tetikleme arzusu Read the rest

Ahmed Yüksel Özemre – Hayatı İbâdet Kılmak »

Er-Riaye li Hukukillah / El Muhasibi »

er-riaye-li-hukukillahBismihu.

Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu.

İbn Ataullah El İskenderi, Tacü’l-Arus El Havi Li Tezhibi’n-Nüfus’ta şöyle der:

“Allah’ım, yalnızca senden yardım istiyorum, bana yardım et. Sadece sana güvenip dayanıyorum; beni senden başkasına ısmarlama. Yalnızca senden istiyorum; beni isteklerimde boş çıkarma. Senin zenginlik ve cömertliğine değer veriyor ve rağbet ediyorum; beni mahrum etme. Zatı cenabına intisap ediyorum, beni lütfundan uzaklaştırma. Sadece senin kapında duruyorum, beni kapından kovma.”

El İskenderi’nin Allah ile arasındaki kalbi bağın kelimeler âdetince çoğaldığı, bulmak-kaybetmek ikileminde denizlerin incilerini içimize fırlattığı nettir. Bulan bir şey kaybetmemiştir, ziyana uğrayan; yüz çeviren ve bulduğundan değil de başkasından hoşnut olandır. Bu bilgi, insan ruhunda saklı olan zekâdadır.

Ruh bilgiyi, dışarıdan gelen gerçekliği anlamaya çalışır, onu özümsemeye meyleder. Bir alemden bu aleme nüzul eden ruh bedene girmiştir. Orada tabiri caizse hapsedilmiştir. Ölümse ruhun bundan sıyrılışıdır. Hakikatin şuhud aleminden sonra bu nüzulleri görünemez oldu. Bu alemde gözlenen nesneler, eşyalar, varlıklar ezeli alemde temaşa edilenlerdir. Yansımalar, gölgeler aslın ve hakikatin çemberinde dönüp dolaşan birer timsalleridir. Hermes şöyle diyordu:

“Nefsimden ileri ve içeri ölümsüz bir bedenin içine gittim, akılda doğdum. Ben gökteyim, yerdeyim, sudayım, havadayım. Ben her bir canlı içindeyim, ben her yerdeyim.”

Sebepler gizli, ölüm her şeyin başlangıcıdır. Ruh yeryüzüne iner. Onun için orada bir sınav vardır. Bu bir yolculuktur, hem ruhun hem de kalbin. Ruh maddeye, eşyaya yenilirse, onun timsallerine aldanırsa ilahi olandan uzaklaşır ve sınavı çetinleşir. Kalbin ve ruhun kötü içinde güzelliği arayışı, ona düşkünlüğü Read the rest

YAKINDA: Soyut Görme – Teori ve Pratik »

accademia“Sanat bir yalandır, Hakikat’in üzerindeki örtüyü kaldırmamıza imkân verir”  (Pablo Picasso)

Venedik’teki Accademia müzesindeyim. Eserleri değil pencereden dışarıyı seyrediyorum, Venedik’i. Camın üzerindeki eğrilikler sebebiyle görüntü deforme oluyor. Kanalın üzerinden geçen Ponte dell’Accademia’nın basamakları  eğri büğrü, insanlar yürüdükçe boyları uzalıp kısalıyor, birbirlerinin içine giriyorlar ama kimse düşmüyor. Başımı hafif oynatıyorum, köprü ortadan ikiye bölünüyor bir anda ama yine de yıkılmıyor.

LSD kullananların anlattığı görsel tecrübeleri, alternatif gerçekliği (=halisünasyonları ) hatırlıyorum. Hangisine inanayım? Gözlerime mi yoksa bu deformasyonları “düzelten” aklıma mi? Aklım bu deformasyonu daha önceki tecrübelerine dayanarak normalleştiriyor: Bir köprü böyle duramaz, insanlar uzayıp kısalmaz, demek ki bir aldanış var ortada, bir illüzyon. Algıladığım yalan Venedik aklım tarafından reddediliyor. Dünya ve eşya hakkındaki bilgiyi kullanan aklım olması gereken Venedik tasavvurunu görünen Venedik’in yerine koyuyor.

Picasso şöyle diyordu bu konuda: “Gördüklerimi değil düşündüklerimi çiziyorum”. Ya ben? Benim işim daha zor:  Gördüklerimi reddediyorum, aklettiklerimi gerçekten görülmüş gibi kabul ediyorum!

Oysa bu şehre ilk defa gelmiştim. İstanbul ya da Paris’te geçerli olan fizik kanunlarının bu şehirde de geçerli olacağını kim garanti etti bana? Geçmişte hep öyle olmuş olması mıdır sebep? Fizik kanunlarının (sözümona) evrenselliği bir alışkanlıktan mı ibarettir? (Bkz. Tümevarım, Nedensellik ilkesi ve Bilim’in Putlaşma sebepleri)

 Resim: Pablo Picasso, La Lectura (okuma)

Sis / Miguel de Unamuno »

ben_kimdir
“Kuşkusuz sen farkında olmadan ne şuna ne buna, kadına, soyuta aşıktın; Eugenia’yı görünce, bu soyut somutlaştı ve kadın kadınlaştı ve sen ona aşık oldun ve şimdi onu bırakıp gitmeden, onda hemen hemen bütün kadınlara aşık oluyorsun ve karşı cinsin hepsine birden aşık oluyorsun. Şu halde soyuttan somuta, somuttan karşı cinse, kadından bir kadına ve bir kadından kadınlara geçtin.”

“… İnsan tek başına kalınca ve gözlerini geleceğe kapayınca, sonsuzluğun o korkunç uçurumu ortaya çıkıyor. Sonsuzluk gelecek değil. Biz ölünce, ölüm bize çevremizde yarım daire çizdirtiyor, o zaman geriye, geçmişe, geçip bitmiş olana doğru yürümeye başlıyoruz. Ve böylece yazgımızın yumağını çöze çöze, bize hazırladığı bir sonsuzluk asla var olmadığı için, hiç ulaşamadan hiçliğe doğru yürüyerek gidiyor, gidiyoruz. Yaşantımızın bu akıntısı altında, onun içinde, ters yönden gelen başka bir akıntı var; burada, dünden yarına gidiyoruz, orada yarından düne gidiliyor. Bir anda hem örülüyor hem çözülüyor. Ve arada bir öteki dünyadan, bizim dünyamızın içinden esintiler, buharlar ve hatta gizemli gürültüler bize kadar geliyor. Tarihin derinlikleri bir karşı-tarihtir, izlediği tarihin ters yönünde bir süreç. Yer altı ırmağı denizden kaynağa gider.”

… Bu konuda okumak için …

Derin İnsan 

“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Neden insan her hangi bir hayvan gibi, yeryüzünü bir eğlence merkezi, kendisini de bir turist olarak kabul edip yaşayamıyor? Bilerek, isteyerek bu yaşamı seçen insanları bir zaman sonra “bir şeyleri aşmak, bir şeylerin ötesine geçmek” çabasında görüyoruz.

Gerçek şu ki korkudan elleriyle yüzünü kapatan insan aynı zamanda parmaklarının arasından kendini korkutan şeyi görmek istiyor! Okuduğunuz bu basit cümle insanın yeryüzündeki dramının özeti. Acıklı bir durum. Zira parmaklarınızı kaparsanız güvenliktesiniz(!). Ama kalbinizin derinliklerinden gelen bir ses kendi kendinize yalan söylediğinizi fısıldıyor… Modern dünyanın para kazanma makinesi homo-economicus’a, “maymunlaşmış insana” alternatif bir insan tarifi yapmak için yazıldı bu kitap. Bu “derin insan” kendi etik zemini ve alternatif siyasî projeleriyle 21ci yüzyıla damgasını vurabilecek mi?

Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Aulagnier, Cyrulnik, Politis, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.

Gönenli Mehmet Efendi »

Avrupa’da Açlık Uzun Sürebilir »

yunanistan_kriz_bedava_yiyecek1980’lerden beri Batı’da finansal suçlar ceza yasalarının kapsamı dışına çıkarıldı. Bankaların, borsaların ve sektör gazetelerinin kendi kendilerini denetleyecek kadar “zeki, çevik ve ahlâklı” olduğu inancı güçlendi. Finansal kurumlar bu şekilde hukukun üzerine çıkınca 2008 krizi patladı. Ama batılı ülkeler artık kravatlı eşkiyaları durduracak hukukî donanıma, kanun ve kurumlara sahip değiller.

Bankalara özgürlük, halklara sefalet ve açlık!

Tarım bakanlığını protesto etmek için bedava sebze ve meyve dağıtan pazarcılar ve yiyecekleri kapışırken birbirini ezen bir halk… Sadece Yunanistan’ın değil hasta adam Avrupa’nın yeni yüzü bu. Krizin yeni başladığı 2008’de sadece küçük bir azınlık açlık ile karşı karşıyaydı. Daha üst sınıflar kendilerini güvende hissediyorlardı. Oysa bugün EUROSTAT tarafından yapılan bir araştırmaya göre Yunan halkının %27’si fakirlik içinde yaşıyor, yani 10 milyonluk bir ülkede 3 milyondan fazla insan aç.

 Bütün Avrupa Birliği’nde 115 milyon insan yani toplam nüfusun %24’ü “felaket derecede finansal sorun” yaşamakta. Romanya ve Bulgaristan’da bu rakam %41, Polonya’da %28. Sefalet içinde yetişen çocukların durumu daha da feci: Letonya %42, Macaristan %39, İspanya %30, İtalya %29, Birleşik Krallık %30, Portekiz %29…

Firmalara, özellikle de bankalara gem vuramayan Batı Avrupa demokrasisi kendi sermayesinin ağırlığı altında can veriyor. “Kemer sıkma” adı altında en meşru, en hayati kamu hizmetleri aksatılırken yüz milyarlar “banka kurtarma” adı altında savruluyor. Bu nereye kadar gider? Hırsız bile soymak için dürüst ve zengin insanlara muhtaç değil midir?

Gelecek yıllarda ırksal, bölgesel ve dinsel fanatizmin yükseldiği, demokrasi ve insan haklarının gerilediği bir Avrupa bizi bekliyor. Roosevelt’in dediği gibi “acziyet içindeki insanlar hür olamazlar”.

 

… Bu konuda e-kitap okumak için…

 

Banka Ordudan Tehlikelidir!

Bankacılarına söz geçiremeyen batı ülkeleri tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler. Zira bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Elinizdeki 60 sayfalık bu e-kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor:Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler? “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi‘ne engel olamadılar?Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi?  Buradan indirebilirsiniz.

Liberalizm Demokrasiyi Susturunca

Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar. Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi?Okuyacağınız kitap demokrasi ile liberalizmin savaşı üzerinedir. Buradan indirebilirsiniz.

Liberalizmin Ak Kitabı

1930 model bir ulus-devletin, bir “devlet babanın”çocuklarıyız. Son derecede “Millî” bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik “millî” okullarda.“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek” için eğitildik, eğilip büküldük.

Liberallerin dilinden düşmeyen “Bireysel haklar ve özgürlükler” bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de bu kitaptaliberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. Buradan indirin.

Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.

 

CHP bir terör örgütü haline geliyor! »

 

…Kemalcilik ve Atatürkizm üzerine e-kitap…

 

Tarih şaşırmaktır

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir…Buradan indirebilirsiniz. 

 

Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.  

Kadın hakları ve Kemalizm

“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi” gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. “İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi. Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi “çağdaş Türk kadını’nın sesi” Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ? “Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış: “Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış

Ölümün İçinden Geçmek »

Ölümün içinden geçiyorsak harflerin yağmurlar altında bir tevili olabilir. Boş gururlarımızın altında yatan gerçek şeyi düşündüm, düşen damlalar kadar bir tüneli vardı kalbimizde. Gölgeler ve suretler böyle havalarda çıkmıyor, istersen sana bunu gösterebilirim ama şimdi bir manası olmayacağını anladım ve bildim. Beni tam anlamıyla bilmiyorsun, ya da zihnin ve kalbinden geçenleri gözlerin yalanlıyor olabilir, tebessümlerin de. İyi olmak, iyi görünmek hatta kalabalıklar içinde sen öyle olmasan da seni iyi bilmek istiyorlar. Kötü bir şey yok. Kötü ve çirkin ya da ahmakça şeyler üzerine düşler kurabilirim, bu beni ilgilendiren bir şey. Cahil olmanın bedeli paha biçilemez. Akıllı mı gözükmeliydim? Hakikatli? Bu benim mühürleyeceğim bir mısra değil. Benden bir şey istiyorsun ama ne istediğini bilmiyorsun, sadece haz duyduğun için varsın. Hazların senin kalbinin önünde Read the rest

Piano Guys »