RSS Feed for This Post

Nefesler (Ganiyy-i Muhtefî)

Ekmek yapmaya merak sarmıştık bir zaman. Ama öyle ekmek makinasıyla filan değil. Kendimiz, elle yoğuracaktık hamuru. Sanayi mayası da kullanmayacaktık. Araştırdık, ekşi maya yapmayı öğrendik. Hani şu eski kadınların komşudan ya da mahallenin fırıncısından aldığı maya. Daha neler öğrendik. Kepekli un kolay kabarmıyordu. Tuz ekmeğin rengini koyultuyor, şeker kabuğunu kalınlaştırıyordu. Ekmek yaparken içine İlim katılması mecburiydi!

Hamuru kardıktan sonra dinlendirmek ve sonra yeniden karmak gerekliydi. Fırına koymadan da beklemek gerekiyordu. Beklemek… beklemek ve yine … beklemek … Beklemek çok ama çok zordu. Hamurun hızlı kabarması ve ekmeğin hızlı pişmesi için yollar bulduk. Ama hız daha doğrusu Zaman eksikliği kalitenin düşmanıydı. Sürülen toprak tohumu bekliyordu. Tohum yağmuru bekliyordu ve sonra güneşi. Sonra biçilmeyi bekliyordu. Murada ermiş buğday (yani un) çokça Zaman içeriyordu. Bunun için hızlı yapılan ekmek de güzel olmuyordu. Yani Zaman ekmeğin muhtevasıydı. Un, tuz, su kadar vazgeçilmezdi Zaman. Ekmek yaparken içine Zaman katılması mecburiydi!

Sonunda başardık. İki arkadaş o son ekmeği fırından çıkardığımız günü hiç unutmadık. Evin içini enfes bir koku dolduruyordu. O kadar uğraşmış, o kadar emek vermiştik ki ekmeği tutmaya kıyamıyorduk. Yeni doğmuş bir bebeği kucaklar gibi havluya sardık. Ekmeğin soğumakta olan kabuğu çıt çıt..çıt… diye çok hoş bir ses çıkarıyordu. Kulağımızı yaklaştırıp dinledik ekmeğimizi. Tam kitaplarda tarif edildiği gibiydi. Kabuğun rengi mükemmeldi. Pişmeden önce üzerine un serpip jiletle yardığımız kısımlar şişmiş, kabaran yerlerdeki hava kabarcıkları sertleşmişti.

Ürkek dokunuşlarla okşadık ekmeği. Arkadaşımın yüzünde adeta şefkât ifadesi vardı. Güzelliğine bakmaya doyamıyorduk. Bebeğine bakan bir anne-baba gibiydik. Kahkahalarla güldük halimize. Gözlerimizden yaş gelmişti. Ekmek yaparken içine Aşk katılması da mecburiydi! Aşk’sız ekmek yapılmıyordu.

Soğuduktan sonra birer parça kopardık ve tadına baktık. Tam istediğimiz gibi ekşi bir lezzeti vardı. Daha önce yaptığımız “yenilebilir” ekmekleri ev halkına tattırmaya uğraşırdık. İsterdik ki “çok güzel olmuş” desinler, emeğimizin karşılığını “ötekinin” dudaklarına asmıştık çünkü. Ama bu kez öyle olmadı. Çünkü mutluyduk. Eski ekmeklerin nispî başarısı bizi tatmin ediyordu, “alkış” arıyorduk, “yeniden, yeniden” diyorduk. Ama bu kez farklıydı. Bu kez mutluyduk. muRaDımıza ermiştik. Buğdayın ekilmesinden, sulanmasından, ezilip un edilmesinden bizim “bebeğimize” uzanan gayret ağacı meyvasını vermişti. Ekmek müKeMmeL idi. Biz ekmeği yapmıştık, ekmek bizi terbiye etmişti. İlim’in, Zaman’ın ve Aşk’ın, bir başka deyişle Mânâ’nın Madde’ye girmesine, sokulmasına tanık olmuştuk. Ah keşke Descartes yanımızda olsaydı da görseydi bu mucizeyi!

Leibniz’in “Monadologie” adlı o minicik kitabını okuduğunuzda kocaman bir incir ağacının tepesinde ballı incirleri yiyormuş gibi hissedersiniz kendinizi. Kocaman ağaç ve o minicik incirler… Ne tezat. Koskoca Leibniz ve o 25 sayfalık Monadologie. Ne tezat. Leibniz’in annesinin doğum sancıları, okula gidişi, matematikle, bilimle, diplomasiyle ve daha bir çok şeyle doldurduğu hayatı… Bütün bunlar Monadoloji’yi yazmak içindi. 25 sayfa. Ama ne 25 sayfa! Belki de ALLAH’ın Leibniz’i yaratma sebebiydi bu 25 sayfa?

ALLAH bir şeyi yarattığı zaman müKeMmeL yaratır. Bu mükemmellik aslında bir çok şeyin tecellisidir ama aynı zamanda O’nun muRaDının bir işaretidir… akıl (=göz) sahiplerine tabi. Meselâ kar tanesi mükemmeldir. Elinizin sıcaklığına direnecek kudreti yoktur. Ama kar taneliği konusunda olgunlaşmış, kemale ermiştir. Deniz kabuğu da mükemmeldir. Onu kırabilirsiniz ama mükemmel olduğu gerçeğini değiştiremezsiniz. Böceklerin gözü ve dikkat etmeden bakıp geçtiğimiz daha bir çok şey mükemmeldir Tabiat’ta.

Leibniz’in Monadologie’si gibi meselâ El-munkizu Min-ad-dalâl (Hz Gazâlî) vardır. Tabi büyük bir alimin hayat ağacı bir çok meyva verebilir. Er-Risâletü’t-tevhîd, Mişkat-ül Envar da Gazâlî Hazretleri’nin bize miras bıraktığı birer bal damlasıdır. Yine “minnacık”, yine devasa! Zaten o kadar bilgiyi o kadarcık sayfaya kim sığdırabilir başka?

Bazen bu “sığdırma” daha da muCiZevî haller alabilir, aklımızı iyice aCiZ bırakabilir. Meselâ resim sanatını kullanarak gözü yetkin biçimde kullanma yollarını aradığımız Derin Göz kitabını hatırlayın. Bütün bu kitapta anlatılanların TEK bir şiirin mısralarına sığması mümkün müdür?

Aynaya baktığında görmektesin kendini.

Lâkin, bu idrâk sırlar vehminin de fendini.

Ayna içine nasıl ediyorsun ki rihlet?

Sen misin aynadaki tecellî? Bir tahlîl et!


İki boyutlu ancak, fehmeyle ki, gördüğün;

Sense üç boyutlusun. Burda, işte, kördüğüm!


Sağ elini kullansan, aynadaki solaktır.

Bunun sırrı aynanın sırrına muallâktır.


Şu hâlde bu tecellî aynın değildir senin.

Ama gayrın da değil! İdrâk et, derin derin!


İşte sana bir misâl, mantıka da aykırı;

Zîrâ, bir şey: bir şeyin ya aynıdır, ya gayrı!


Akl-ı Meâş’a göre yoktur bir üçüncü hâl.

Bu örneğin fehmi de bu Akl’a göre muhâl.


İşte Hak da bu Kevn’i Kendi’ne seçti mir’ât.

Bu aynada seyretti tecellîsini kat kat.


Bu kapsamda mahlûkat aynı olamaz Hak‘kın.

Ama gayrı da değil! Rab‘bim, şu işe bakın!


İnce bir idrâktir bu. Sakın kaymasın ayak!

“Panteizm”e düşmeden fehmedilsin bu siyâk.


Kevn Hak‘kın aynasıdır, nereye bakarsan bak!

İnsanı ârif kılan bu sibaktır, bu sibak!

 

Veya  “ben kimdir?” sorusuna yanıt aradığımız Zaman ışığında Ben’lik meselesi kaç mısrada anlatılabilir?

 

Bir parçacık balmumu: özel kokusu olan,

Yumuşakça ve sarı, hem kolayca yoğrulan


Bir cisimdir ki sonlu, sınırlı hacma mâlik;

Onu emrâza karşı eczâ da kılmış Hâlik.


İyice cıvıklaşır ısıtırsan sen bunu,

Hacmı artar, aklaşır rengi de enikonu.


Görünüş de değişir değişince tüm a’râz;

Ama, hüviyyet için, bu aslā olmaz maraz.


O, hüviyyeti mahfûz, gene bir balmumudur.

Biraz daha ısıtsan bir sıvı eder südûr.


Buharlaşır, daha çok ısıtsan: sıvı kalmaz.

Buhar hâlinde bile hüviyyet tâdil olmaz.


Buna benzer bir misâl için düşün insanı!

Yaşlansa, hasta olsa ya da azalsa kanı,


Ameliyât da olsa, hattâ taşısa protez,

İnsanlığı değişmez! Elhak, muhkemdir bu tez!


Şu hâlde a’râz ile hüviyyet ayrı şeymiş.

A’râzın gizlediği hüviyyeti kim bilmiş?


Bir şeyin a’râzı çok ama hüviyyeti bir!

Bunu idrâk etmeli olmadan mütekebbir.


Mâdem ki bu a’râzın ardında hüviyyet var,

Ve a’râz perdeleri olmakta sana duvar,


Bir kere de sormalı: “Görünen bu âlemin

Nedir ki hüviyyeti ve dayandığı zemin?

 

Evet… Bu hafta dikkatinizi çekmek istediğim kitabın adı NefeslerGaniyy-i Muhtefî Hazretleri‘nin irfanla, hikmetle, irşad ile geçen ömrünün, mütevazı bir ömür ağacının altın meyvaları. Sadece akıl (=göz) sahipleri için. Ruhuna el-Fatiha.

 

Trackback URL

  1. 7 Yorum

  2. Yazan:oturanboga Tarih: Kas 1, 2010 | Reply

    Tasavvuf yazılarınızı bloglasanız çok iyi olacak. Eskilere ulaşmak zor oluyor, derli toplu olur

  3. Yazan:MY Tarih: Kas 1, 2010 | Reply

    Selamlar oturanboga,

    ilginize tesekkürler.

    Bu tür yazilari genellikle TASAVVUF, HAKIKAT, HIKMET, AKIL, GÖZ, GÖRMEK, KÂiNAT, GÜZELLiK kategorilerinde topluyoruz:

    http://www.derindusunce.org/category/tasavvuf/

    ama benim yazdiklarimin en önemli olanlari kitap indirme sayfasinda, DERIN GÖZ ve DERiN iNSAN kitaplarinda.

    Daha sonra yazdiklarimin çogu KITAP TANITIMI kategorisinde, bunlari da bir süre sonra kitaplastiracagiz,

    Muhabbetle

  4. Yazan:özlem Tarih: Kas 1, 2010 | Reply

    Çok güzel bir yazıydı. elinize aklınıza sağlık.

  5. Yazan:ç-z Tarih: Kas 2, 2010 | Reply

    Merhaba Mehmet bey,

    Sanırım bir seneden fazla oldu. Yine sizin bir yazınızla A.Yüksel Özemre’nin isminden haberdar olmuştum. Sonra merak etmiş ve nette uzun süre dolanıp durmuştum. Bu arada da yolum yine hiç bilmediğim melamiliğe ve şimdi hakkında bir yazı kaleme aldığınız bu kitaba ulaşmıştı. O merakla almış ve okumaya başladığımda bir sözlüğe ihtiyacım olduğunu düşünüp, kitaplığın rafına, sırası geldiğinde okunacakların yanına geri koymuştum. Şimdi siz kitap üzerine bir yazı kaleme alınca kitabı alıp 7.bölümden itibaren okumaya başladım. Ve aslında ihtiyaç duyduğum bir sözlüğün kitapla beraber kapağını açmak değilmiş. Gözucu ile okuyor-muş gibi yapmışım sadece.

    İKRA
    Söyle! İkra, Kur’an’da, yalnız “Oku!” emri mi?
    Böyle mi yorumlamak gerekir bu terimi?

    Bir kerre sor kendine “okumak”dan kasıt ne?
    Okurken neyle sâdık kalacaksın sen metne?

    Mutlak bir metin gerek, harflerden müteşekkil;
    Önce, gözünle olur harfler zihnine nakil.

    Bu mürekkeb eşkâl de yorumlanır aklınla;
    İdrakine yerleşen medlûlleri sen anla!

    Setreder cümle harfi tulû’ ederek medlûl,
    Harfleri de örterek idrake eder hulûl.

    Bu mükevvenât dahî kıraat edilmeli!
    Fakat meçhûlse harfler, medlûlü olmaz celî.

    Bu âlemin harfleri, bil ki, Esmâ’ü-l Hüsnâ!
    Bunların terkibinin mânâ’sı da müstesnâ.

    Nasıl ki okuyanda harfleri sırlar medlûl,
    Zâhirler de Esmâ’yı fehmetmemekle mâlûl.

    Bir metnin kıraati harflerle mümkün ancak;
    İdrâkse harfe değil, medlûle açar kucak.

    Nefs-i emâre yalnız eşyâya nazâr eder.
    Harfler misali Esmâ, gözden silinir gider,

    Nebî’nin vasfındandır bu elif-ba’yı bilmek;
    Aslında, İkra’ emri: “Harfi idrâk et!” demek.

    Bundan nâşî Nebi de Rab’ba dua ederdi:
    “Eşyâ hakkında benim ilmimi arttır!” derdi.

    İlm-i hurûf İsâ’da celî olan ilimdi;
    Bu ilim İsâ-meşrep evliyânındır şimdi.

    Yâ Rabbî, bu fakîri müdrîk-i Esmâ’dan kıl!
    Fehmetsin Rûh’um Sen’i, eşyânı da bu Akıl.

    Medlûl:anlam
    Tulû:(güneş için)doğma,doğuş
    Hulûl:gelme,girme,sinme
    Mükevvenât:yaratıkların tümü
    Celî:açık, aşikar, parlak,cilalı
    Mâlûl:kusurlu
    Nâşî:ötürü,dolayı
    Müdrîk:anlamış,aklı ermiş

    Sf.206

    Ve şimdi siz bu yazınızla bazen bazı şeyleri görebilmek için insanın durduğu pozisyonu değiştirmesi gerektiğini bir kez daha göstermiş oldunuz. İnsanın baktığını görebilmesi için bazen seramik tornasındaki çömlek gibi bazen de o çömleğin etrafındaki biri gibi olmak gerekiyor. Sema yaparcasına insanın hem kendi içinde hem de kendi dışında olmaya gayret etmesi gerekiyor. Sizin ekmek misalinizdeki gibi.. “Biz ekmeği yapmıştık, ekmek bizi terbiye etmişti.” çoğu zaman o tornada dönmekte olan bir çömleğe baktığımızı düşünüyor olsak da aslında bakmakta olduğumuz o çömleğin biz olduğunu fark ediyoruz.

    Nasıl?

    İNSÂN-I KÂMİL
    “Benlik” beşerin, kendine has bir vücûd atfıdır.
    “Kemâl”, Hak’la bâkıy olup, bu serâbın mahvıdır.

    “İnsân-ı Kâmil”dir ancak bu tekâmüle sâhib;
    Beşer ancak bu vasıfla edilmiş olur tezhib.

    “Vücûd tekdir:Hak’ka mâhsus! Bölünmez parçalara.
    Cümle âlem bu Vücûd’da gelmektedir zuhûra.

    “Nefis” bu idrâki sırlar; “Ruh” ise bâkıy kılar.
    İnsân ifnâ-i nefs ile “Hakîkât”lara dalar.

    Bu idrâki, Kâmil İnsân, nasıl uygular hayret!
    Adalet ve ihsân ile fehmedilir bu kesret.

    Bu idrâk ile yaklaşır eşyâya ve beşere;
    Rahmân’ın mazharı olur hem hayra ve hem şerre.

    İnsân’ı Kâmil Şer’i Şerîf’e eder ittibâ;
    Bunlar:mürebbi’ ve emrâz-ı beşere etibbâ.

    Ahvalleri levn-i beşer ile olsa da telvin,
    Hepsi “Nûrânî”,hepsi hassu-l havassıdır Kevn’in.

    Olmasa İnsân-ı Kâmil insanlık eder sukut.
    Rengiyle, mücevheratta, misaldir ona yâkut.

    Kibrît-i Ahmer’dir, bil ki her bir İnsân-ı Kâmil;
    İhya eder gönülleri, ulvî sırrı da tahmil.

    İnkılâb eder altına paslı kalp, himmetiyle;
    Kutbiyyeti musaddaktır ihvana hizmetiyle.

    Ya Rab! Yakîn kıl bizleri İnsân-ı Kâmil’lere
    Ki şevkle hâdim olalım “Sır’rını Hâmil’lere.

    Tezhib: altın varakla süsleme
    İfna:yok etme,tükenme
    Mazhar:bir iyiliğe erişmiş yer/kimse
    Şer’i Şerif:İslam hukuku
    İttiba:uymak
    Emraz-ı beşer:beşerin hastalıkları
    Etibba:hekimler
    Levn:boya
    Telvin:boyanmış
    Sukut.düşüş
    Tahmil.yükleme
    Himmet.yardım,kayırma,çalışma,emek,gayret
    Musaddak.tasdik olunmuş
    İhvan.yakın dostlar,arkadaşlar
    Hadim.hizmet eden,yarayan,yarar
    Hamil.yüklenmiş, taşıyan

    Sf.104

    Ayna’ya bakmak gibi kainat metnini okumak. Okuyabilmek için aynaya da ayna tutmak gerekli olabiliyor.

    Bu güzel yazı ile vesile olduklarınızdan dolayı teşekkürler.

  6. Yazan:MY Tarih: Kas 2, 2010 | Reply

    eyv. ç-z,

    Böyle kabir ötesinden ilim yaymaya devam eden zâtlari gördükçe insan daha çok tefekkür ediyor degil mi?

    Ölen kim? ölmüs gibi yasayanlar ve hiç ölmemis gibi nur saçmaya devam edenler…

    Zaman zannettigimiz sey Zaman degil, ölüm zannettigimiz sey ölüm degil, hakikaten bir gölge tiyatrosu bu dünya :))

  7. Yazan:cb Tarih: Kas 2, 2010 | Reply

    MY,

    keyifle okudum, dünyanın dar boğazında bir ‘nefes’ aldım, desem yeridir.

    sanırım İslamoğlu bahsetmişti, nesef-ses üzere, HU sesinden. ağızda, gırtlakta başlar taa ciğerde biter, demişti. nefes denince zikredilenin dışardan içeri alınışı, bir tavaf, bir dolaşım mümkün. iyi-kötü, olumlu-olumsuz ne varsa zikredilen, nefes şahit, nefes var olanın manasına zemin. nefes bu şahitliği ile biraz da can.

  8. Yazan:ruhan Tarih: Kas 3, 2010 | Reply

    A.Yüksel Özemre’nin nefeslerini uzun yıllar öncesinde kendisinden bizzat almanın şerefine erişmiştim.Sizin ekmek örneğinizle(sade anlatınışınız)bu kadar örtüşmesi beni
    heyecanlandırdı.Etrafımızdaki mükemmel örneklerin farkına varamıyor bakıp geçiyoruz.Yeşil bir yaprağa allahın yüklediği özellikleri,bir insanın yapabilmesi için adeta bir sanayi sitesi kurması gerekmez mi?Oksijen üretecek,ait olduğu bedenin besinini yapacak, köklerden gelen fazla suyu dışarı atacak daha birçok şey söyleyebiliriz.Bu sadece küçük bir örnek çiçek, kök, tohum…Her canlıda ayrı bir mucize.Görebilmek.A.Yüksel Özemre’nin çay bardağı örneği gibi.Dışına bakarsan cam zarfını görür içini farketmezsin.İçine bakarsan dışındaki camın şeklini fark etmezsin bile…yeni yazılarınızda buluşmak üzere!

  1. 5 Trackback(s)

  2. Ara 17, 2010: Ölüm’ün Işığında Zaman Kavramı (7) : Derin Düşünce
  3. Mar 25, 2011: Marx ve İnsan’ın kendine yabancılaşması(2): Makineleşmek : Derin Düşünce
  4. Oca 25, 2012: Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ (Sadreddin Konevî Hazretleri) : Derin Düşünce
  5. Ağu 3, 2015: Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ (Sadreddin Konevî Hazretleri)
  6. Ağu 26, 2015: Marx ve İnsan’ın kendine yabancılaşması (2): Makineleşmek

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin