RSS Feed for This Post

Şizofreni ve İdealizm

mind.jpgİdealist değil dualistim aslında, (bu terimlerin ne anlama geldiği hakkında şuradan ['Materyalist İslam'a Dair] sade ve kısa birşeyler okunabilir) ama idealizmi materyalizmden çok daha fazla ciddiye aldığımı, ona daha çok iltimas geçtiğimi de saklayamam. Bir arkadaşın bürosunda ‘A Beautiful Mind‘ (Türkiye’de ‘Akıl Oyunları’ ismiyle gösterime girmişti) filmini ikinci kez izledim bugün. İzleyenler bilir; paranoid şizofren olan, dahi bir matematikçinin, J. Nash’ın hayatından esinlenerek yapılmış bir filmdir. Eleştiren de çok oldu ama Russell Crowe gerçekten harika oynamıştı, hele konuşurken elini alnına koyması, odaklayamadığı acayip bakışları, güzel bir aşk ve bir sadakatle bezeli öyküsü izlenisi kılıyor filmi.   

Filme de pekçok eleştiriler yapıldı; tepe mikrofonunun görülmesi, Nash’ın aslında bir megolaman, narsist bir kişilik olduğu (ama film bunu işlemişti, farklı olma tutkusu ile az daha bir baltaya sap olamayacaktı J. Nash) bir erkekle tuvalette yakalandığı, daha önce birlikte olduğu bir kadından çocuğu olduğu ama onlara hiç bakmadığı, temanın aşk öyküsü gibi de sunulduğu ama karısıyla arasının anlatıldığı gibi olmadığı; yani filmde Nash’ın hayatının son derece naif, dolayısı ile farklı anlatıldığı vs vs.. gibi.    

Neyse, sonuçta bu bir film, bir kurgu, hem benim amacım da filmi, Nash’i, doktora yaparken yazdığı makale ile 45 yıl sonra Nobel almasını, katkıda bulunduğu ‘Oyun Teorisi’ni, ‘Nash Dengesi’ni falan anlatmak değil; filmde geçen konudaki temel ile idealizm arasında bir bağlantı kurmak. Filmde geçen konunun temeli ise gerçeklik ve algı. Nash bir şizofren ve aslında olmayan bazı insanlar görüyor, onlarla konuşuyor, dediklerini yapıyor. Onlarla birlikte çalıştığını sanıyor. Yani onların varlığına inanıyor.    

Oysa gördükleri gerçek değil, birer sanrı.. Filmdeki doktor şizofreniyi ve bu sanrıları açıklarken şöyle diyor: “Tanıdığınız kişilerin, bildiğiniz yerlerin, sizin için en önemli anların hiç bir zaman sizi terketmediğini, ölmediğini fakat zaten hiç bir zaman da varolmadığını aniden öğrendiğinizi hayal edin. Bu nasıl bir cehennemdir?” Nash bunu küçük ayrıntılar ile farkediyor, mesela sanrılarındaki küçük kızın yıllar geçmesine rağmen hiç büyümemesinden, oda arkadaşı olarak gördüğü kişi ile gizli ajan olarak gördüğü kişinin nasıl olup da yanyana olabildiklerinden, vesaire.   

Gelelim idealizm ile bağlantıya. Nash bu ayrıntıları yakalıyor çünkü onlar gerçekten sanrı, gerçek değil. Ve Nash’ın yaşadığı bir gerçek yaşam var. Gerçeklikle kıyas yaptığı zaman sanrılar bazı ayrıntılarla kendini ele veriyor. Peki ya tüm yaşanan gerçeklik aynı biçimde sanrı ise? Yani doktorun deyişini değiştirerek söylersek; “Tanıdığınız kişilerin, bildiğiniz yerlerin, sizin için en önemli anların, kısaca beş duyumuzla algıladığımız herşeyin, sadece beyinde oluşan algı olduğunu, beynin dışında hiç bir zaman da varolmadığını hayal edin” dendiğinde ne ile karşılaşırız?    

Bu mümkün mü? Elbette. İdealizmi kesin olarak çürütmek imkansız olduğuna göre; neden olmasın? Rüyada gördüklerimizin rüya anında ‘gerçek’ten farkı nedir? Rüya gördüğümüzü ancak uyanınca farketmez miyiz? Nash o sanrıları hayatı boyunca gördü, gerçeklikten hiç farkları yoktu, küçük ayrıntılar yakalamasaydı onları hep gerçek sanacaktı. Ama onlar sadece algı idi, beyinde oluşan algı.    

Maddi alemin bizatihi varlığını kesin olarak kanıtlanamaz. Yani maddi alemin özümüze seyrettirilen bir hayal olmadığının kesin ispatı yoktur. (”Ayağımı taşa vurdum bakın acıdı” diye basit maddeyi ispatlama örnekleri yeterli değil, “taş” da “vurma fiili” de, “acıma” da sinyallerden ibaret bir algıdır sonuçta) Kim duyu organlarımızdan gelen sinyallerle algıladığımız dış dünyayı zihninin/beyninin dışına çıkarak -yani bu sinyallerden bağımsız olarak- gördü/hissetti/bildi ya da tanıdı? (Bakın duyu organlarının dışına çıkmaya çalışınca bir “şey”in ne/nasıl olduğunu tanımlıyamıyoruz bile)    

Kesin olan tek şey “benliğimiz” dir. Yani ‘biz’ varız. Ve bu bir gerçek. Ya var olan bir alemi seyreyliyoruz; ya da bir ‘şey’ benliğimize seyrettiriliyor. Bu salt algı da olabilir, mahiyetini bilemediğimiz bir başka şey de. Yani nihai anlamda bu gerçeği çevreleyen varlık aleminin mahiyetini bilemediğimiz, bize seyrettirilen bir algı/şey mi yoksa kendi başına ‘maddi bir gerçeklik’ mi olduğunu kesin olarak bilemiyoruz. Tabi bu çürütülemezlik idealizm için olduğu kadar materyalizm için de geçerli. Zaten dualizmi daha mantıklı kılan da bu.

3 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 5 Yorum

  2. Yazan:Cengiz Cebi Tarih: Oca 29, 2008 | Reply

    Bu yazı nasıl olup da yorumsuz kalmış? Yoksa herkes sizinle aynı fikirde mi? Sükut->İkrar :)

    İdealizm yada başka bir isim. Temel argüman “madde” denilen o “şey”in ne olduğunun belli olmaması ile ilgili. Siz bana bir “madde” tanımı yapabilir misiniz örneğin?

    Bildiğim kadarıyla en fazla “duyumlarımıza neden olan şey” olarak tarif edilebiliyor. Yani bilmediğimiz bir şey. Bilmediğimiz bir şeyin varlığına inanmak sizce neden inanmamaktan daha mantıklıdır?

  3. Yazan:Ç-Z Tarih: Oca 29, 2008 | Reply

    @ Cengiz Çebi,

    Fiziksel olmayan duyguların var olmadığını da iddia edebilir miyiz?
    Sevdiğimiz birinin ölümü ile duyulan acı gibi?

    Bu üzüntü/acının tek kaynağı “maddi” olan bir şeyi yitirmekten midir?Gerçek olduğuna inanmak için “acıya” ne kadar dokunabilirsiniz!

    Ölüm,maddi gerçekliği olmadığı için bilinemeyen ama gerçekleşen(!)ve üsttelik de hala tüm duyularımızla maddi olarak hala var olanı “yok” eden!

    Ölüm,acı vb.tüm bunlar,sorularımızın cevaplarını bilmeden inandıklarımız.Cevabı olmayan soruları sorabilecek yetenekte olmadığımızı bildiğimiz için inanmak,inanmamaktan daha mantıklı olabilir?

    Ölüm için şuan bildiğimiz kalp atışının,beyin fonksiyonlarının sona ermesi,gerçek ölümün bu olduğunu kim hangi bilgi ile iddia edebilir ki?

    Felsefe öğretmeni olan sizsiniz,sizin cevabınız nedir?

  4. Yazan:T.Suat Demren Tarih: Oca 29, 2008 | Reply

    Ooo Cengiz Hocam, yazınızı okuyan cennetlik :-)) Valla kimse birşey yazmadı, ne bileyim. :-)

    Mantıklı dediğim dualizm, salt materyalim değil. İltimasım da idealizme, söyledim ya hocam.. Dualist olma sebebim ise her ikisinin de çürütülmesinin imkansızlığı.

    Çünkü “duyumlarımıza neden olan şeyin, tıpkı duyumlarımızla algıladığımız gibi olduğunun, öyle olduğu için öyle algıdığımızın aksini nasıl ispatlarsınız” diyen birisini çürütmek de imkansızdır.

  5. Yazan:Büyükcan Tarih: Ağu 28, 2008 | Reply

    Burada zannederim bu adam görmüş olduğu tüm sanrıları birleştirmiş olmalı…Bunu da çok ciddi bir ideal’e ulaşma çabası sonucu gerçekleştirmiş olmalı…(burada ideal olan,sanırım gerçeği bulma çabası)Aşağıda benim bir arkadaşımın mantığını izleyin…Yanlız bu şekil alma 3 - 4 yıllık bir zihni çabalama sonucu olmuş…

    Önce bazı kişilerin size zarar vermeye çalıştıklarını düşünüyorsunuz… Daha sonra o kişilerin size nasıl zarar verebbileceklerini…

    Zarar verebilecek kişilerin nasıl hareket edebileceklerini…

    Hareket etme tarzlarını düşünürken,neden böyle davranmaya çalıştıklarını yani amaçlarını…

    Amaç noktasında köken devreye giriyor…Burada amacı sorgularken, uzaylı /gizli bir tarikat/cin söyleminden tutunda şaka yapmaya çalışan bir kalabalığa kadar uzanıyor…Bu dostum,ilkin telepati türü şeylerle rahatsız edildiğine karar vermiş…uzaylı olduklarını hiç düşünmemiş…Sonra kendine büyü yapıldığını ve cinlerle konuştuğunu(arkadaşlarından ama sanrılarına yansıyanlardan telepati ile ilgili hiç bir şey duymayınca,seneler sonra,eh mecburen)…En son onun yatır benzeri birşey olabileceğini düşünüyordu…

    Burada ideal,onun ne olduğunu bulma çabası… Zannederim şizofreninin içindeki idealizm buna benzer birşey…Ama benim size yansıtmak istediğim ikinci birşey daha var…

    Bu düşünce çeşitliliğine şekil veren ise kişinin tanrıyı zihnindeki tanımlama şekli… İlkin Tanrının kendini deneyen şakacı bir varlık olduğunu düşünüyordu…O nedenle bu kişileri kendine musallat etmesinin nedeni olarak bir destek bulmuştu…Ama büyü’ye uğradığını ddüşündüğü an, o şerden kurtulmak için sığınılacak bir limandı Tanrı…bunu kafasında o kadar büyütmüş olmalı ki(sonuncusunu),artık cinler ve büyü versiyonu,artık yatır olmuş…Burada gelişen düşünce:Sanırım bu varlık(sanrısı),benim iyiliğimi istiyor…Çünkü zihnimi oyaladı ve eğer oyalamasaydı belki çok şeyler yapacaktım…

    ben bunu başka bir arkadaşıma açtım ve o ,o zaman ateistler şizofren olmaz dedi…Ama ben ona ‘Ateizm’de materyalist felsefeye imandır’ dedim…

  6. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Ağu 29, 2008 | Reply

    Neyseki “son yorumlar”var ve bu sayede ilgi çekici konulara bir şekilde ulaşılabiliyor.Cengiz bey pek haklı olarak konuya olan ilginin azlığından yakınmış.İçinde sağ-sol tartışmasına uygun malzeme barındırmayan konuların nedense reytingi düşük olur.Bu tür konuların nadiren şansının açılması da yine sağ-sol tartışmasının tetiklemesiyle olur ki,bu kez de konu bir kenara bırakılarak mesele kayıkçı kavgasına dönüşüverir.Napalım,bunu toplumca düşünce biçimimizin “yoğurt yiyişine”bağlayalım.
    Konuya dönecek olursak,makale,varoluş ve insana dair bilinmeyenler üzerine yazılmış.Pek tabii ki doğa ve insanın çözülememiş şifrelerinden mevzu açıldığında da devreye”tanrı inancı”ve “tanrının varlığı”gibi konular girer.Dolayısıyla da doğaya karşı varolan çaresizliğimize bir de konu hakkındaki donanım eksikliğimiz eklenir ve başta da söylediğim gibi meseleyi siyasete dökerek bir çıkış yolu bulmaya çalışırız.Naçizane düşüncelerim bu anlamda bir kıvılcım yaratır mı bilmiyorum ama,yeterince arandığımın farkındayım:)Gördüğünüz gibi konuya gireceğim derken gittikçe dağıtıyorum.
    Aslında itiraf etmem gerekirse felsefenin derin sularıyla karşılaştığımda “kendi haline bırakma”prensibine sarılmayı daha selametli bulanlardanım.Yine de bu sakınmayı imkansız ve dayanılamaz kılan çekici bir yanı var.Ben buna koşullanma diyorum.Kendini anlatma,belki de farkında olmayarak kanıtlama…Ya da beğinilme veya onaylanma isteği…Tabii kendi adıma konuşuyorum;her insanda böyle eğilimler var ve benim gibi kendini ispatlama adına tutuşuyorlar demiyorum.Ancak bu da beşeri bir duygu ve benimkiyle birebir örtüşmesede her insanın doğasında varolabilen şeyler.
    Şimdi kendim de muzdarip olduğum bu koşullanmayı biraz daha açmak istiyorum.Bizi buna iten nedir mesela?Olmak istediğimiz kişilik,benimsediğimiz ahlak ve moral değerler,inançlarımız,görüşlerimiz,tanrıya dair düşüncelerimiz nasıl hasıl olur;bunu bizler kendi çabalarımızla mı bir kalıba sokuyoruz,yoksa bizim dışımızda bir güç tarafından mı bize veriliyor.Bu güç nedir?Sadece maddeyle açıklamak mümkün mü?Her şey maddeden ibaretse,bu bizi maddelerin bileşimden basit bir robota indirgemez mi?Ki böyle bir robot olmadığımız ortada,zira kuşatıldığımız manevi dünya,peşinden koştuğumuz ahlaki ve moral değerlerin bir robot işi olmadığı açık.Her şey bir yana insanın düşünme kabiliyetine ne demeli?İnsana dair henüz çözülememiş bilinmeyenleri sorgulayan,buna kafa yoran birinin tanrıya inanıp inanmadığı konusunda nasıl bir kritere ulaşabiliriz?Her bir sorgulama “inanan”için bir kuşkuya,”inanmayan”için de tanrıya ulaşma ve tanrıyı keşfetme yolu olamaz mı?
    Neyse bu mevzular çok derin ve şahsen beni aşar.Fakat ben insanın ne olduğu ve kendisini nasıl tanımladığından çok,nasıl hissettiğinin inancı belirlediğini düşünüyorum.

  1. 2 Trackback(s)

  2. Nis 11, 2008: İnsan maymunlaşabilir mi ? : Derin Düşünce
  3. Eyl 29, 2009: Güzellik Matkabı Zekâ Duvarını Deler mi? : Derin Düşünce

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin