RSS Feed for This Post

Anı Yaşamak

Mehmet Yılmaz

Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Tüey ile yapılan bir söyleşiden bir alıntı : 

Anı yaşama çağımızda çok yüceltildi ve ütopik bir kült haline dönüştü. Hiç sorgulanmıyor. Bu, aslında şiddete kapı açıyor. ‘Geçmiş geçmiştir, geleceği bilmiyoruz, o zaman anı yaşayalım’ diyor. Oysa anımız, geçmişten gelen yaşantılarla kurulmuştur ve geleceğe yönelik tasarıları içerir.

Anı bağımsızlaştırdığınızda, geçmişle hesaplaşmıyorsunuz, ileriye dönük tasarımlar yapmıyorsunuz, tamamen dürtüsel kalıyorsunuz. Dürtüsel, sorumsuz, tarihsiz ve geleceksiz kaldığınızda da, anlık ihtiyaçlarınız, arzularınız, güç gösterileriniz öne çıkıyor. Bu da şiddeti besliyor. Bir firmanın reklamında ‘Just do it’ diyor. ‘İçindengeldi ve yap!’ Anı yaşamak öyle yüceltiliyor ki, yaşamayanlar küçük görülüyor. Bu tutum hedonizme yönelik yaşamayı besliyor. Oysa haz alma hedefli yaşadığınız zaman, hedonizminizi engelleyecek en küçük bir engel karşısında vahşileşirsiniz. O zaman da en primitif saldırganlık dürtünüz en insancıllaştırılmamış haliyle ortaya çıkar. Anı yaşamayı sorgulamalıyız.
 

 

Tarih şaşırmaktır

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… Buradan indirebilirsiniz. 

 

Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… Buradan indirebilirsiniz.

 

Kendi ülkesini işgal eden ordu

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek  KORKU PROPAGANDASI yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.

 Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?

Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları derinlemesine irdelemesi ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini eğlendirebilmesi… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda “gazeteci gibi” gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…

Buradan indirebilirsiniz.

 Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.

Trackback URL

  1. 28 Yorum

  2. Yazan:Salih N. Tarih: Feb 2, 2007 | Reply

    Saygıdeğer Mehmet Bey

    Benim gezilerim esnansında çokca gözlemlediğim bir konuyu gündeme almışsınız.
    inanç eksikliği.Kuran defalarca bahseder bundan.Çünkü ahir yani sonra Allah a inancın temel taşlarından biridir.Elhamdüllilah ve Malikiyevmiddin Allah inancının temelde hatırlanması(zikr) gereken noktalarıdır.
    Diğer önemliler insanidir.Yani atalar,mevki.
    Bu arada sizi buraların pankartlarında görmek beni biraz şaşırttı.Ben sizin için ikbalden ziyade fikirlerin ehemmiyetinin var olduğunu düşünüyordum.
    Saygılar

  3. Yazan:Ç-Z Tarih: Feb 2, 2007 | Reply

    İnsanlara empoze edilen,anı yaşamaya eğilimli olmalarına sebep;ZAMAN ve onun insana, günümüzdeki pazarlanma şekli.
    Reklam metni kısaca;”Zaman, çabuk yitip giden tek bireysel dünya cevheri(yaşam).Onu senin için değerli kılmak için bilim sürekli arayışta,insan ömrü uzadı ama amansız hastalıklar ve savaş hala var.Bu nedenle anı yaşa;benim sana dikte ettiğim sistem içinde yaparsan “doğru” ve”zamanın hakkını”vererek yaşamış olursun,kalanı ile ben ilgilerinirm,sen düşünme!”şeklinde.
    Günümüzde insanlardan çalınan bence en önemli şey “zaman”.
    Düşünme!
    Sorgulama!
    Sadece Yap!
    Ee peki bunları yapmayan insanların biriktirdiği bu zaman fazlasını kim nasıl kullanır?
    Kiralık hayatlar,kendimize ait olduğunu düşündüğümüz yaşam süremizin ne kadarını kendi isteklerimiz doğrultusunda kullanma özgürlüğüne sahibiz.20 yaşına kadar eğitim,65 yaşına kadar üretici-tüketici,65 den sonra tüketici.
    40 senelik gönüllü kölenin 20 senelik eğitim masrafı ancak bu şekilde amorte edilebilir.
    Varoluşumuzun tanımını yapabilmek için,anı sorgulamak ilk adım olmalı.

  4. Yazan:fizikci Tarih: Feb 2, 2007 | Reply

    Anı yaşamak hayvanlara özgüdür. Hayvanın geçmişi yoktur o yüzden pişmanlık nedir bilmez, gelecekten de endişe etmez. Bıçak boynuna dayanıp kesmeye başlayıncaya kadar koyun, kurbanlık olduğundan habersizdir. Kesileceği sırada biraz acı duyar çok geçmeden o acı da kaybolur.

    Materyalist felsefe insanı düşünen hayvan olarak görse de, insan asla hayvan gibi olamaz. O geçmişin pişmanlıkları ve gelecek endişesi ile yaşamak zorundadır. Dolayısıyla “Just do it” yerine “Just do (ileride pişman olmayacağın şey)” demek lazım.

  5. Yazan:veysel Tarih: Feb 2, 2007 | Reply

    Mehmet Bey öncelikle siteniz hayırlı olsun derim.Size ve sitenin diğer yorumcularına başarılar dilerim.

    “Anı yaşamak” sizin de belirttiğiniz gibi özellikle basın-yayında yer alan reklamlarla empoze ediliyor.Ben bir de reklam veren firmanın sloganlarında kullandıkları üsluba dikkat çekmek isterim.Özellikle kolay tüketilen gıda meşrubat gibi şeyleri pazarlayan firmalar hakikaten hedonist bakış açısını toplumda egemen kılmak için neredeyse aralarında anlaşmış gibi müşteriye “sen” diye hitap ederek emir verip duruyor.”eğlenceye hazır mısın” ,”hadi sen de katıl” ,”hadi sen de yap hadisen de et v.s.”

    Geçen haftalarda Aksiyon dergisinde A.Turan Alkan makalesinin sonunda not olarak bu konuya dikkat çekmiş ,müşteriye karşı saygısız olan firma reklamlarına karşı okurlarını bir kınama kampanyası başlatmaya çağırmıştı.

    Önemli bir konuya dikkat çekmişsiniz.İnşallah bu tür duyarlılıklar toplumda kabul görmeye başlar.

    muhabbetle

  6. Yazan:serkan taşkın Tarih: Feb 2, 2007 | Reply

    Anı yaşamak konusunu eleştirirken bence insanları zaten çok nadir yapabildiği anı hissetmekten, anın içinde bulunmaktan alıkoymamak gerekiyor. Çünkü insanlar anlarını hissettikleri ölçüde mutludurlar, anı hissetmek için o anın içindeki en kötü veya en önemli işleri dürtülerle yapmak değil geçmişin anksiyetesinden ve geleceğin uyuşturucusundan bir miktar kurtulup şu anın içinde bulunuyorum diye düşünmek gerekir.

  7. Yazan:Talha CAN Tarih: Feb 2, 2007 | Reply

    Böyle bir konuya değindiğiniz için tebrikler Mehmet Bey,
    Bahsedilen zıkkıma NLP’de bir “CARPEDİEM” diyorlar. Anı yaşamak, bu da ne, insan geçmişi idrakle yükümlü, gelecek kaygısı gütmeye mecbur bir varlık. Hayvan mıyız biz? Şuursuz hareket olarak değerlendiriyorum anı yaşamayı. Geçmişi ve geleceği düşünmeden içinde bulunduğun anı salt ve yalnız düşünmek sorumsuzluk eseridir. Prof Tüey’e katılıyorum. Böyle bir şeyin insanlara iyi bir şey olarak sunulması bence toplumsal şuur potansiyeline bile zarar.
    Muhabbetle…

  8. Yazan:MY Tarih: Feb 3, 2007 | Reply

    “Ani yasama” fikrini savunmak da mümkün tabi Serkan Taşkın Bey’in yaptigi gibi.

    Eckhart Tolle’nin “The Power of Now” kitabinda yazar “gecmis bilinen, yasanmis oldugu icin rahatlik ve huzur verir, kendinizi anne karnindaki gibi korunakli hissedersiniz ama gecmise fazla takilip kalmamak gerekir cunku yasanmis bitmistir, geri donus imkansizdir, ondan alinmasi gereken ders alinmistir, bugunun kosullari degisiktir” der.

    Gene yazara göre gelecek sadece bir dusuncedir, bir arzudur ama onu yasayabilecegimiz mechuldur.

    Tüey’in saptamasinda çarpici olan noktalardan biri ise “an’a kilitlenmis” insanlarin aslinda nefsî ihtiyaçlarinin tutsagi olmasi ve buna engel olabilecek her güce karsi hirçinlasmasi : <strong>”O zaman da en primitif saldırganlık dürtünüz en insancıllaştırılmamış haliyle ortaya çıkar.”</strong>

    Tabi herkesin dogrudan siddet eylemlerine geçmesi gerekmiyor. Meselâ Dünyamizdaki savaslarda kullanilan silahlarin önemli bir kisminin zengin, demokratik ve müreffeh ülkelerden gelmesi ve bu ülke vatandaslarinin buna
    seyirci kalmasi da pasif bir saldirganlik degil mi?

    Dostlukla

  9. Yazan:blue Tarih: Feb 4, 2007 | Reply

    İnsanoğlunun an’ı yaşaması mümkün değil. Buna gayret gösterebilir, geçmiş ve geleceği silikleştirebilir, önemini hafifletebilir ama an’ı yaşayamaz. Yani insan ‘just do it’ dediğinizde yapmaz. Yaptığının sonuçlarının önemsizliğini hissettirmek zorundasınız. Yaptıysa sonuçlarını bilerek yapmıştır. Sonuçlarını küçümsediği için yapmıştır. Şiddetin kökünü kazımak için de, bu önemsiz görünenleri önemli hale getirmek gerekiyor haliyle.
    İşin bir de farklı bir boyutu var. İnsan davranışları ile ilgili bir yazı okumuştum. İnsan, gelecekte olma ihtimali olan zararlardan ötürü bir işi yapmaktan geri durmuyor. Olumsuz davranışlardan kurtulmak ve olumlu davranışı kazandırmak için yine an’ında müdahale etmek gerekiyor. Gelecekte karşılaşacağı muhtemel cezalar yerine an’ın içinde yaşayacağı duyguları ön plana çıkarmak ve davranış etmenlerini ortadan kaldırmaya çalışmak lazım. Yasin Hayal’e okunan Fatih’in fermanı bu amaca matuf, çok yerinde bir hareketti. Ne var ki çok geç kalınmıştı. Toplum önüne örnek olarak mafya liderleri sunarsanız, bundan farklı bir geri dönüş bekleyemezsiniz.

  10. Yazan:M. İkbal TUNA Tarih: Feb 4, 2007 | Reply

    günaydın arkadaşlar,
    Mehmet Bey dikkat çekici bir konudaki yazınızdan dolayı teşekkkürler.
    “an” ı yaşamak farklı çerçevelerde ele alınacak bir meseledir. arkadaşlar genelde böyle yapan insanlara hayvan rolü biçmişler tabi ki böyle birşey söz konusu değildir. şöyle ki anı yaşamaktan kasdedilen şey çok önemlidir. mesela Ömer Hayyam gibi:

    “Geçmiş günü beyhude yere yad etme
    Bir gelmemiş an için de feryat etme
    Geçmiş gelecek masal bunlar hep
    Eğlenmene bak ömrünü berbat etme. ” türünden bir anı yaşamak insanı insan yapan değerlerden uzaklaştırır. çünkü böyle bir konumdaki insan geçmişe kader geleceğe de kader açısından bakma istidatını kaybetmiştir.

    fakat mesela şöyle bir açıdan da anı yaşamaktan bahsedebiliriz. mesela mü’min insan için neşeli olmak şen-şakrak fıkır fıkır olmak değildir. insanın her lahza alem-i islam hatta bütün alemin derdini ruhunda taşıyarak, her dem onunla sarmaş dolaş olarak, o hissi kaybetmeden mutlu olabilmesidir. anı yaşamaktan kasıt insanın bir parça elemlerini vehimlerini arka plana atıp içinde bulunduğu zamanla aşina olması.

  11. Yazan:Ç-Z Tarih: Feb 4, 2007 | Reply

    Fotoğraf çekiminden anlayanlar bilirler,manuel/ klasik fotoğraf makinelerinde odak ayarı fotoğrafçının arzusundadır,karar ona aittir.Fotoğrafı çeken konu merkezine neyi almak istiyorsa netlik ayarını ona yapar.Netlik ayarı üzerinde yapılan konu öne çıkar ve etrafındaki her şey silikleşir,arka planda kalır ve sadece fon oluşturur.
    Fotoğrafa bakanın fonda bulunanlara yükleyeceği önem,fotoğrafı çeken tarafından düşünülmez.
    Anı yaşamak,kadraj dışı olan,konulu geniş bir perspektife sahip büyük bir resimden sizin için neyin önemli olduğuna karar verip ve ona odaklanmaktır.Odaklanma sebebi,seçimi sadece bireye aittir.

    Tabii bireyi bu seçim öncesinde şartlamışsanız neye odaklanacağını zaten bilirsiniz.Bu hipnozla bilinçaltına gerekli komutları yerleştirmeye benzetilebilir.Bu durumdaki bireyi odaklanmayı seçtiği konudan dolayı sorumlu tutabilir miyiz?Örneklemek için;bebeklerle oynamaya şartlanmış bir çocuğu sadece çeşitli bebeklerle dolu odaya koyup herhangi bir bebeği oynamak üzere seçmesi ne kadar ona ait bir özgür karardır ki?

    Suat beyin bir tanımlaması ki bence de oldukça yerinde”üretim hatası”kişiler bu hipnoz esnasında düşünmekten vazgeçmeyenler,bu eylemi kendileri için başkalarının yapmasına razı olmayanlar için amaç, resmin bütününü net olarak görmektir,her açıdan ve aynı netlikte.

    Bu kişiler(derin ve geniş açılı düşünebilenler)bilirler ki resmin konusunu oluşturanlar kendileridir.Resimde görecekleri kendi eylemleridir yani resim zaten kendileridir,ona sahiptirler “an” denilenin,bir bütünün parçası olduğunu bilirler.

  12. Yazan:Yaman Avcı Tarih: Feb 5, 2007 | Reply

    Böyle anlamlı bir konuyu gündeme getirdiği için ben de Mehmet Bey’e teşekkür ederek başlayayım.
    İnsan hayatı geçmiş, an ve geleceğiyle birlikte bir bütünlük arz eder. Birinin diğerine önceliği söz konusu olacaksa şayet, bu öncelik AN’a ait olmalıdır. İkbal Tuna kardeşimizin de ifade ettiği gibi, Hayyam’ın dizesindeki hedonist anlayış nedeniyle değildir bu önem. Tam tersine “hayatı kalitelendirmek” için sahip olduğu kritik önemdir onu öncelikli yapan. İnsanın geçmişi beyhude yitirilmiş bir lahza ise şayet, geçmişi önemsemenin bir anlamı yoktur. Tersine, dolu dolu geçmiş bir evre ise, o zaman da mükafatının alınacağı vakti beklemek düşer inançlı olana. Şüphesiz insan için gelecek te önemlidir. Ancak AN’ı ıskalayan bir geleceğin pek fayda getireceğini söylemek te boş laftan ibarettir. Öyleyse insana düşen önemli görev, yaşamında kendisine en yakın olan zamanı, yani AN’ı değerlendirmek, onu, hayatına (hem burada hem de ötelerde) çeki düzen vermek için dolu dolu yaşamaktır.
    An’ a nispetle geçmiş “boşa geçmiş bir lahza” ise insana sıkıntıdan başka birşey vermez. AN değerlendirilerek kalitelendirilmeyen geleceğin de insana vereceği sıkıntıdan başka bir şeyi yoktur. Bu anlamada “an” geçmişi geri getiremese de geleceği kurtarmanın yegane aracıdır. Bu özelliği de AN ı eşsiz yapan önemli bir husustur. O nedenle An’ı dolu dolu yaşayalım ve onu geleceğimizi kurtarmanın aracı yapalım derim.
    Selam ve sevgilerimle
    Yaman Avcı

  13. Yazan:Cengiz Cebi Tarih: Feb 5, 2007 | Reply

    Anlaşılan “Anı Yaşamak” ile neyin kast edildiği belirlenmeli önce. İlk anlamıyla baktığımızda zaten anı yaşıyoruz. Hayat geçip giden bir andan ibaret. Böyle bakarsak bir totolojidir : Hayatı yaşamak. Başka ne yaşanabilir ki?

    Burada ise bir mecaz var tabi. Anı yaşamak, yani geçmiş ve gelecekten çok içinde bulunduğun durumu dikkate almak, ona odaklanmak. Farklı anlamlara çekilebilir bu yine de. İçinde bulunduğumuz andan yalnızca zevk almaya da çalışabiliriz. Onu bir şeyleri kazanmak için dikkatlice ve özenle de kullanabiliriz. İlki açık bir şekilde hedonizmi özetler. İkincisi ise “ödev ahlakı”nın gerektirdiği bir uyanıklık durumu. Bu ikisi aynı anda savunulamaz.

    Günümüz popüler kültüründe “anı yaşamak” genellikle birinci anlamda kullanılıyor. Karşıtlarınca bunun ahlaki bir ilkellik olduğu savunulur.

  14. Yazan:MY Tarih: Feb 26, 2007 | Reply

    “Hayatin tadini çikarmak” gibi masum bir slogan altinda yayilan “ani yasama” adeta bir hastalik gibi toplumumuzun bütün kesimlerini tehdit ediyor. Aslinda “haydi nefsini tatmin et, ye, iç, yarini düsünme, komsunu, aileni bosver” seklinde bir dürtüyle insanlari hayvanca yasamaya davet ediyor sanki bu sloganlar.

    Reklâmlarin ve Tele Vole tarzi programlarin pompaladigi “tükettigince varsin” fikrinin bir komplodan çok uluslararasi bir cinnetin ürünü oldugunu düsünüyorum.

    Tipki yukarida alintiladigimiz Bilgi üniversitesi’nden Prof. Tüey’in bizleri uyardigi gibi sadece nefsini tatmin etmek için yasayan bir toplumun bir bütün olarak saldirganlasmasi ciddi bir tehdit.

    insandaki yıkıcılığın kökenleri adli eserinde Erich Fromm’un bir toplumbilimci, ruhbilimci ve düşünür olarak sorguladigi bu sorunlari toplumumuzun ürettigini dolayisiyla bir bütün olarak hepimizin sorumlu oldugunu kabul etmeliyiz.
    http://www.yenisayfa.com/pgs/prdA/prd_detail.asp?fr_PrdSID=GttCmY

    Tinerci çocuklar, kapkaççilar, vb seklinde ötekilestirdigimiz insanlar da bu ülkenin fertleri. Özellikle Çiller döneminde zorla göç ettirilen yüzbinlerce insanin ugradiklari zulme kayitsiz kalmanin da bir saldirganlik oldugunu görme vakti geldi.

    Avrupa kökenli insan haklari dernekleri bizi elestirdiginde gururumuza dokunuyorsa muhafazakâr dostlarimiza Kur’an’daki “kul hakki” kavramini hatirlatmak isterim. Mealen “dinsiz devlet olur, adaletsiz devlet olmaz” diyen Peygamberimiz de Türkiye’nin parçalanmasindan korkan herkesi 1400 yil önceden uyarmis olmuyor mu?

    Maksim Gorki’nin sefalet ve görkemin atbaşı gittiği Çarlik Rusyasi’nda ortaya çıkan karmaşayı yansittigi ANA adli romaninda bir kahramanina söylettigi su söz çok düsündürücü : “Insanlari ikiye ayiriyorlar, ellerine sopa verdikleri polis, digerleri de suçlu oluyor. Buna da devlet diyorlar”.
    http://www.yenisayfa.com/pgs/prda/prd_detail.asp?fr_prdSID=CrsYm

    Asagidaki haberi degerli okurlarimizin takdirine birakiyorum.

    Dostlukla

    <strong>Aile değerleri zayıflayınca toplum suç makinesine döndü</strong>
    Emniyet ve Adalet Bakanlığı verileri Türkiye için ürkütücü bir tablo ortaya çıkardı. Kapkaç, gasp, hırsızlık, cinayet gibi olayların sürekli arttığı ülkemizde toplum, adeta ‘suç makinesi’ne döndü.

    ‘Komşu komşunun külüne muhtaçtır’ dönemi kapanırken, insanlar kapı komşusundan bile çekinir hale geldi.

    Adalet Bakanlığı’nın istatistiklerine göre sabıkalı sayısı 8 milyonu, mahkûm sayısı 68 bini geçti. Emniyet’in rakamları da facianın boyutlarını gözler önüne seriyor.

    Son 10 yılda işlenen suç sayısı üçe katlandı. 1995′te 229 bin suç işlenirken, rakam 2006′da 785 bin 510′u buldu. Suçların yüzde 42′si İstanbul, Ankara ve İzmir’de işleniyor.

    Yazinin tamami için:
    http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=505602

  15. Yazan:Çiğdem Alper Tarih: Mar 11, 2007 | Reply

    Bu tartışmaya davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Ben konuya psikolog gözü ile farklı bir açıdan yaklaşmak istiyorum.

    Bence “Anı Yaşamak” hem fizyolojik hem psikolojiktir. Her insanın temel ihtiyaçları vardır; açlık, susuzluk, nefes almak, uyku gibi. İnsanlar ancak bu ihtiyaçlar giderildiğinde kendilerini güvende hissetmeye başlayabilirler. Fiziksel ihtiyaçlarımız giderildikten sonra insanlar ile ilişki kurmaya olan ihtiyacımız ön plana çıkar. Ailemiz, arkadaşlarımız ve diğer insanlar tarafından kabul edilmeye, onlardan biri olduğumuzu, grubumuz içinde değerli olduğumuzu hissetmeye ihtiyacımız vardır. Sadece bir grubun parçası olmak yeterli olmaz, aynı zamanda kendimiz olmaya, yeteneklerimizi keşfetmeye, başarılı olmaya, takdir edilmeye, potansiyelimizi tam olarak kullanabilmeye ihtiyaç duyarız. Yani özetle bir insanın mutlu olabilmesi için hem fiziksel, hem psikolojik ihtiyaçlarının giderilmesi gerekir. İnsanlar ihtiyaçlarını gideremeyince mutsuz olurlar ve acı çekerler.

    İnsanların ihtiyaçlarını giderememesinin en büyük nedeni bunu nasıl yapacaklarını ailelerinden öğrenememiş olmaları ve sürekli başka insanlara bağımlı kalmalarıdır. O zaman yaşadıkları olumsuz tecrübelerin etkisinden kurtulmakta zorlanırlar. İnsanların kendileri adına ihtiyaçlarını keşfetmelerini ve çözmelerini isterler. Beklentileri gerçekleşmeyince nefret, kıskançlık, aşağılık duygusu, güven eksikliği gibi duygular yaşarlar.

    “Anı Yaşamak” kavramı bu noktada ikiye ayrılıyor bence.
    1. Geçmişte takılıp kalanlar ve anı bu geçmiş tecrübeler ile yaşayanlar
    2. Geçmişten ders alarak ve geleceği planlayarak anı gerçekten yaşayanlar

    Kişi geçmişte takılıp kalmış ise ve suçluluk duygusu, pişmanlık, kendine güven eksikliği, utanç, korku, nefret, intikam gibi duygularından kurtulamıyor ise hem bu günü hem geleceği bu duyguların etkisi altında yaşıyor demektir. Örneğin, geçmişte çok sevmiş ama terkedilmiş bir insanın, karşısına çıkacak herkesin onu terkedeceğine inanması ve dolayısıyla asla bir daha insanlara yaklaşmaması gibi. Bu durum kişinin ihtiyaçlarının farkına varmasına ve çözüm üretmesine engel olur. Örneğin insanlar ile ilişki kurma, sevme, sevilme, takdir edilme, başarma gibi ihtiyaçlarını farkedememesi gibi. Kişi ihtiyaçlarını göz ardı edince mutsuzluklar ve acılar yaşar. Fakat bu mutsuzluğun nereden geldiğini bilemediği için kalıcı ve sağlıklı bir çözüm üretemez ve çektiği acıdan bir şekilde kurtulmaya çalışır. Bunun için kısa vadede zevk ve keyif veren her tür yöntem kullanılabilir: Aşırı yemek, aşırı uyumak, madde bağımlılığı, aşırı çalışmak, aşırı seks, şiddet, kumar gibi.

    Eğer kişi geçmişi geride bırakabilmiş, gereken dersleri alabilmiş ve anı gerçekten yaşayıp ihtiyaçlarının farkına varabiliyorsa, bu ihtiyaçları giderebilmenin yollarına bakabilir. Örneğin acıkınca beğenilmeme korkusu ve kendine güven eksikliği içinde kendisini bayılma noktasında aç bırakmak yerine, tadını çıkararak yemek yemek gibi. Yada başarısız olmak ve sevilmemek korkusu içinde 18 saat çalışmak yerine yorulduğunda dinlenmesi gerektiğini farketmek gibi. Bazı ihtiyaçlar uzun vadeli olabilir ve kişinin anlık zevklerinden vazgeçmesini gerektirebilir, mesela bir ev almak, bir meslek sahibi olmak, bir yuva kurmak gibi. Bazı ihtiyaçlar ise daha kısa vadeli olabilir, örneğin yalnızlık hisseden bir kişinin arkadaşları ile zaman geçirmeye karar vermesi gibi… Bilinçli ve anı yaşayabilen kişiler ihtiyaçlarına bakarak uzun ve kısa vadeli hedefler belirleyebilirler.

    Ve bahsettiğiniz gibi gerek medya, gerek politikacılar bu insanların duydukları derin boşluk hissinden, acılarından, mutsuzluklarından kaçma çabasından çıkar sağlamak, kar elde etmek, para kazanmak ve kullanmak için her yolu denerler ve denemeye devam edeceklerdir. Çünkü mutsuz bir insanın acısını dindirmek için kısa vadeli çözümlere ihtiyacı vardır, o halde bağımlılık yaratabilecek her tür ürün her zaman alıcı bulacaktır.

    Sonuç olarak Anı Yaşamak var Anı Yaşamak var… İki kavramı bir birinden ayırmak gerek…

  16. Yazan:Ecenaze Tarih: Mar 11, 2007 | Reply

    Risale-i Nur da 2.Lema da anlatılan, sabır meselesinde ise olayın farklı bir boyutu sunulur:

    Elhasıl: Nasıl şükür, nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de şekva, musibeti ziyadeleştirir hem merhamete liyakatı selbeder. Birinci Harb-i Umumî’nin birinci senesinde, Erzurum’da mübarek bir zât müdhiş bir hastalığa giriftar olmuştu. Yanına gittim, bana dedi: “Yüz gecedir ben başımı yastığa koyup yatamadım” diye acı bir şikayet etti. Ben çok acıdım. Birden hatırıma geldi ve dedim:

    Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün şimdi sürurlu yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp, şekva etme; onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise, madem daha gelmemişler. Rabbin olan Rahmanurrahîm’in rahmetine itimad edip, dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücud rengi verme. Bu saati düşün; sendeki sabır kuvveti bu saate kâfi gelir.

    Divane bir kumandan gibi yapma ki: Sol cenah düşman kuvveti onun sağ cenahına iltihak edip ona taze bir kuvvet olduğu halde, sol cenahındaki düşmanın sağ cenahı daha gelmediği vakitte, o tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp merkezi zaîf bırakıp, düşman edna bir kuvvet ile merkezi harab eder.”
    Dedim: “Kardeşim, sen bunun gibi yapma, bütün kuvvetini bu saate karşı tahşid et. Rahmet-i İlahiyeyi ve mükâfat-ı uhreviyeyi ve fâni ve kısa ömrünü, uzun ve bâki bir surete çevirdiğini düşün. Bu acı şekva yerinde ferahlı bir şükret.
    ” O da tamamıyla bir ferah alarak: “Elhamdülillah, dedi, hastalığım ondan bire indi.”

    saygılarımla

  17. Yazan:MY Tarih: Mar 12, 2007 | Reply

    Çiğdem Hanim,

    Sitemize tesrif etmenize için çok memnun oldum. Türkiye’nin psikologlarindan yeterince istifade etmedigini gözlüyorum, bilmem katilir misiniz? Tinerci çocuklar, trafik canavari vb basliklarla gündeme giren konularin gerektigi gibi incelenmeden “çikiyor” taki yeniden bir san yansin. Kalici çözümler için ise ancak psikologlarin (ve sosyologlarin ?) katilimi ile gerçeklesebilecek inisyatiflere ihtiyaç var.

    Yorumunuzda özellikle iki paragrafinizi çarpici buldum :
    < blockquote><i>
    Fakat bu mutsuzluğun nereden geldiğini bilemediği için kalıcı ve sağlıklı bir çözüm üretemez ve çektiği acıdan bir şekilde kurtulmaya çalışır. Bunun için kısa vadede zevk ve keyif veren her tür yöntem kullanılabilir: Aşırı yemek, aşırı uyumak, madde bağımlılığı, aşırı çalışmak, aşırı seks, şiddet, kumar gibi.
    ………….
    ………….
    Ve bahsettiğiniz gibi gerek medya, gerek politikacılar bu insanların duydukları derin boşluk hissinden, acılarından, mutsuzluklarından kaçma çabasından çıkar sağlamak, kar elde etmek, para kazanmak ve kullanmak için her yolu denerler ve denemeye devam edeceklerdir. Çünkü mutsuz bir insanın acısını dindirmek için kısa vadeli çözümlere ihtiyacı vardır, o halde bağımlılık yaratabilecek her tür ürün her zaman alıcı bulacaktır.
    </i></blockquote>

    Iste sizin iyi anlamda kullandiginiz “ani yasamak” mümkün olmayinca yerini kötü anlamdaki “ani yasamak” aliyor. Isterseniz “ani ziyan etmek” diyelim :-) Elbette bu mutsuz insanlar kullaniliyor dediginiz gibi.

    Ihtiyaçlar ve buna bagli mutluluk-mutsuzluk algisi bana Abraham Maslow’un motivasyon teorisini animsatti. Bildiginiz gibi 1943’te yayinlanan <i>A Theory of Human Motivation</i> makalesinde pazarlamacilarin çok sevdigi bir piramit vardir.

    Acaba büyük önem arz eden bazi seylerin bu tarz modellerde yeterince temsil edilmis oldugunu söyleyebilir miyiz ? : <b>
    1) Insanin manevî motivasyonlari (Inanma, ritüeller, ibadet,..)
    2) Insanin bireysel olmayan, kollektif motivasyonlari (ailece, köyce veya milletçe yasanmadikça anlami olmayan seyler (ana dilini konusma, dügün, bayram, vb.)
    3) Erdem motivasyonu (Can güvenligini tehlikeye atarak bir hayat kurtarma)
    </b>
    Rahmetli dedem vefat ettiginde Çiftehavuzlar’daki evlerine öyle çok yemek göndermisti ki komsular zemin katta olan dairenin balkonundan haftalarca fakirlere yemek verildi. Böyle bir olayi (hem bizim duydugumuz üzüntü ve mutluluk karisimini hem de komsularin motivasyonunu) Maslow gibi bir modele yerlestirmek zor. <b>Mahallece yasanan bu olayi birey seviyesine indirgeyince hiç bir anlami kalmiyor</b>

    Özellikle batili insanlardan yola çiktiklari için sark milletlerini anlamada kismen yetersiz kalabiliyor bu tarz modeller. Alternatif (tamamlayici ?) bir yaklasim ise <i>Hollandali Geert</i> Hofstede’nin 1967’den 1973’e kadar süren ve Türkiye de dahil 70 ülkeyi kapsayan çalismasi olabilir.

    Türk milletinin diger milletlerden nasil ayrildigini görmek için ilgilenen arkadaslar bu siteye bakabilirler : http://www.geert-hofstede.com/hofstede_turkey.shtml
    (Ingilizce ve fransizca kitaplari ise AMAZON’da mevcut.)

    Dostlukla

  18. Yazan:MY Tarih: Mar 12, 2007 | Reply

    Ece Hanim,

    Katkiniz için tesekkür ederim. Özellikle asagidaki kismi nefsimde tattigim ve çevremde de gözledigim için çok iyi anladim.

    <b>”Nasıl şükür, nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de şekva, musibeti ziyadeleştirir hem merhamete liyakatı selbeder.”</b>

    “Şekva yani şikâyetin merhameti selbetmesi” ifadesi ise beni biraz sarsti. “Salaba” kökü benim bildigim romalilarin kullandigi korkunç bir idam sekli. Eger Üstad bu fiili uygun görmüsse hakikaten şikâyet etmeden önce 1000 kez düsünmek gerek. Gerçi cümlenin gelisinden ister istemez sükür ve hamd karsiti oluyor Şekva. Söylenmek istenen buysa eger elbette salaba gibi agir anlamli bir fiili neden kullandigini görebiliyorum.
    (Baska bir anlami var ise beni aydinlatmanizdan memnuniyet duyarim.)

    Kardesim gibi sevdigim bir genç kizin yuvasi yikildi Şekva yüzünden. Bize 24 saat 7 gün “sahip olmadigimiz” seyleri hatirlatarak mutsuzluk pompalayan reklamcilara ve pazarlamacilara da bir kez daha tessüflerimi bildireyim bu vesile ile. Biraz daha sampuan veya biskuvi satmak için masum insanlara verdikleri zarari düsünseler belki biraz daha dikkatli olurlar bazi sloganlari yazmadan önce.

    <b>Geçmiste yasamak üzerine</b>

    Prof. Dr. Tüey’in sözlerine yer verdigimizde gelen tepkilerin bir kismi ANI YASAMAK deyiminin kötü bir seyi anlatAmayacagi oldu. Buna karsi durmanin insani bunaltici bir manastir hayatina mahkûm edecegi yönünde görüsler aldik.

    Ani yasamanin insani bencil ve saldirgan kilacagini söyleyenler de gerek kendi tecrübelerinden gerekse bilimsel ve dinî referanslardan örnekler verdiler.

    Geçmise bagli olmak elbette pismanlik ve intikam ile yasamak demek degil elbette. Ancak geçmisin, geleneklerin kiymetini bilmek ile ile geçmisi idealize etmek, sadece iyi yönlerini hatirlamak arasinda da fark var. Suat Öztürk’ün Tarihi Doğru Okumak adli makalesi bu konuyu açabilecek bilgi ve fikirlerle dolu : http://www.derindusunce.org/2007/03/05/tarihi-dogru-okumak/

    Tabi geçmise baglilik hastalikli bir hâl de alabiliyor. Aklima ilk gelen örnek Ermenistan’in bugününün (ve yarininin) ermeni diasporasi tarafindan mahvedilmesi. 1915olaylarini hergün konusan ermeniler neredeyse haritadan silinmek üzere olan Ermenistan’i tamamen unutmus görünüyorlar.

    Filistin cephesini konu alan bugünkü yazisinda geçmise saglikli bakmak konusuna da deginen Tuncay Yilmazer ise söyle diyor :
    <i><blockquote>
    Yenilgileri yazmak zordur bizler için… “Tarihimizin şeref levhaları” arasında kalan o karanlık günleri eşelemek, acı gerçeklerle, göz göre göre yapılan hatalarla yüz yüze gelmek, çoğu zaman hazmı zor, tadı acı mı acı, üstelik yan etkisi çok fazla bir ilacı almaya benzer. Genellikle tarihimizdeki başarısızlıkların nedenlerinin incelenmesi akademik, dar çerçeveli tartışmaların konusudur. Bu arada sürekli tekrar edilen, düşünmeyi dumura uğratan sloganlar da söylenir durur. “Araplar bizi arkadan vurdu” ya da “Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık!” vs. gibi… Üstü örtülen , nedenleri anlaşılmayan, araştırılmayan her yenilgi o ülkenin geleceğine ait bir kapıyı örter aslında… Askeri ya da siyasi bir başarısızlıktan iyi ders alındığı, nesillere iyi anlatıldığı takdirde çok daha fazla ders çıkarılabilir.
    </i></blockquote>
    http://www.derindusunce.org/2007/03/12/osmanliyi-yikan-cephe-filistin/

  19. Yazan:Çiğdem Alper Tarih: Mar 12, 2007 | Reply

    Mehmet Bey

    Batı dünyasının teorilerinin Doğu’yu açıklamakta yetersiz kaldığı konusunda ki düşüncelerinize katılıyorum. Aynı zamanda Batı dünyasının değerlerini kendi kültürümüze adapte etmeye çalıştığımız zaman da sorunlar yaşadığımız bir gerçek. İşte bu nedenle kendi değerlerimizin, tecrübelerimizin ve bilgimizin çok iyi farkında olmamız gerektiğine inanıyorum. Sadece Anı Yaşamak kavramının değil, kültürümüze son yıllarda hiç sorgulanmadan eklenen pek çok diğer kavramlarında eleştirel bir göz ile incelenmesine ihtiyacımız var.

    Maslow’un ve Hofstede’in bulguları kısmi olarak kültürümüzü tanımlasa bile, tüm araştırmaların temelinde Batı’nın Doğu’yu kendi bakış açısından anlama çabası yatar ve bu bulgular Doğu’nun sorunlarına çözüm üretmekten ziyade, Batı’nın Doğu ile olan sorunlarını çözmeyi hedefler. Biz kendi sorunlarımızı inceleyip, kendi araştırmalarımız ile çözümler üretmedikçe Batı’dan ithal edilecek tüm bilgiler, anlayışlar ve kavramlar hep eksik kalacaktır.

  20. Yazan:MY Tarih: Mar 12, 2007 | Reply

    Çiğdem Hanim,

    Son yazdiklariniza söyleyecek hiç bir sey yok, aynen katiliyorum :-)

    14 martta hapishanelerin “içerdekiler” ve “disaridakiler” üzerinde yol açtigi yikimi ve çözüm yollarini gene dogu-bati penceresinden ele alan bir yazim yayinlanacak. Degerli katilimlarinizi beklerim.

    Dostlukla

  21. Yazan:MY Tarih: May 6, 2007 | Reply

    Arzu Hanim Sayesinde kesfettigim bir makaleyi herkese tavsiye ederim.

    http://www.fikiratolyesi.com/index.php/2007/04/29/kalcayi-calistiranlarin-calistiramadigi/

    Dostlukla

  22. Yazan:Beyin Antrenörü Sevgipolog Tarih: Oct 4, 2007 | Reply

    “Ne geçmişle kahrolur ne gelecekten kaygılanırım.. nefes alır huzur dolar An’ı yaşar yaşadığımı anlarım”

  23. Yazan:dreamer Tarih: Feb 20, 2008 | Reply

    anı yaşamak___carpe diem…sevgidir sadece…rağmen sevebilmek…

  24. Yazan:GeyLaNi Tarih: Feb 20, 2008 | Reply

    Burda emeği geçen herkese teşekkür ediyorum öncelikle.. şunu belirtmek isterim ki pişman olmak acı çekmek mutlu olmak,hüzünlü olmak ağlamak gülmek…bunların hepsi bi insanın hayatında var olan şeyler..bunlardan hiç birini hayatımızdan çıkartamayız…Geçmişşten ders alıp geleceğe faydalı iler yapmak için anı dolu dolu yaşayıp değerlendirmek en mantıklı olanıdır bence..geçmişi sürekli düşünüp sürekli acı çekmek çok yanlış bence..aynı şekilde geleceği düşünüp sürekli endişelenmekte çok faydasızz..En iyisi geçmişi bilip geleceğe umutla bakıp anı yaşamak gereklii saygılarımla

  25. Yazan:nur esen Tarih: May 14, 2008 | Reply

    üzülerek gördüm ki anı yasamak gıbı önemli bır kavram cok yanlıs algılanıyor. genelde anı yasamak kavramı deyınce neden reklamlarda kı ”just do ıt” gıbı sloganlar akıllara gelır? reklamcılar akılda kalıcı ve popüler kavramları kullanarak ıstedıklerı kıtleye ulasmayı amaclar. bu sırada önemlı kavramların altını bır güzel oyarlar. oysa bu söylemlerın gercekle genelde hıc bır alakası olmadıgı gıbı cok yüzeysel bır yaklasım sergılerler.

    bır cok yorumcunun yazdıgı gıbı anı yasamanın hayvanlıkla nefısle bır ılgısı yoktur:=)

    anı yasamak ınsanı zamandan bagımsız yapar. odaklanma algılama ve farkındalık gücünüz artar. cözümleri seceneklerı ve olanakları daha net görebılmenızı saglar. an da herzaman yenı olursunuz. cünkü gecmıs eskıdır. an da yasamak hıc düsünmemek ve plan yapmamak anlamına gelmez. ama an da oldugunuz zaman hersey kendılıgınden kolaylasır. ayrıca bu düsünülenın aksıne hayvan gıbı yasamak degıl büyük bır emek ve caba gerektıren bırseydır. cünkü an da kalmak kolay degıldır. büyük bır farkındalık gerektırır. o zaman da hem ıhtıyaclarınızın farkında olursunuz hem de tepkılerınızın daha ıyı farkında varırsınız.
    ayrıca ınsanlar anı, yanı sımdıyı yasamaktan cekınırler. cünkü o zaman hayatlarının sorumlulugunu üstlenmek gıbı bır durum ortaya cıkar.

    ”anı yasa”

  26. Yazan:mehmet Tarih: Jan 22, 2009 | Reply

    Merhaba,

    Yazıyı ve tüm yorumları okudum. Başlardaki yorumlar tam bi yanlış anlama üzerine gidiyordu. Sonra Çiğdem Alper in yazısı aydınlatıcı oldu ve son noktayıda Nur esen koydu. Nur Esen in dediklerinin hepsine tam olarak katılıyorum.
    Anı yaşamak o anda istediğini yapmak demek değildir. Herzaman anı yaşamak diye bi olayda söz konusu olamaz. zaman zaman geçmişteki olayları değerlendirir dersler çıkarırsınız. Önemli olan geçmişte olanlara dövünüp o anları tekrar yaşamamaktır. Aynı şey gelecek içinde geçerli mutlaka gelecek için kısa uzun orta vadeli planlarımız olacak ama önemli olan gelecek için planladığımız olayı zamanı geldiğinde yaşamak. Mesela bi arkadasınızla yarın bulusacaksınız plan yapıyorsunuz.saati ve zamanı belirlediniz sorun yok. ama sonrasında sahilde yürüdüğünüzü ve sonrasında sinemaya gittiğinizi ve yemek yediğinizi düşünüyorsun sonra vazgeçiyorsun başka bişiler düşünmeye başlıyorsun. 10-15 dakika geçiyor. Sonra yarın oluyor yağmur yağıyor buluşamıyorsunuz. yada buluşuyorsunuz arkadaşın tok veya yorgun geliyor . Görüşmeniz düşündüğünüz gibi geçmiyor ve dünkü 10-15 dakikanız boşa gitmiş oluyor. böylelikle 10-15 dakika anı kaçırmış oluyorsunuz. Gün içinde bunu birçok olay için yaparsanız anı yaşamadığınız için zamanınızın çoğu boşa gitmiş oluyor.

  27. Yazan:emre Tarih: Nov 18, 2010 | Reply

    Anı yaşayabilmek kolay değildir. Sanki çok kolaymış gibi bazıları yaşamak kötüdür diyor. Hele Türkiye de anı yaşamak çok daha zor. Sürekli problem, kriz, stres, hanımın dırdırı, korkularla ayıptırlarla geçen gençlik dönemi korkuları. kafamı kalıyor şuanı düşünmeye. Kafanın kalması için tüm sorunları çözmek lazım. Zaten sorunlarını çözersen olayları aşmışsın demektir. Birde anı yaşamayı neden batıdaki anlamı ile anlıyorsunuz? Anı yaşamak ahlaksızça davranmak değildir. Anı yaşamak mutluluğun formülüde değildir. O an sıkıntılı bir anda olabilir. Ancak anı yaşarsan sıkıntılı bir an olsa dahi stresli olmaz. Anı yaşabilecek bir Türk varsa ellerinden öperim. Birde bana email adresini verirse nasıl başardığını soracağım. Farkında olmak konsantre olmak ve sorunları çözmüş olmaktır anı yaşamak. Teşekkürler.

  28. Yazan:MY Tarih: Nov 18, 2010 | Reply

    Selamlar Emre Bey,

    “Ani yasamak” iki türlü anlam ifade edebiliyor ki bu anlamlar birbirine ZIT. Neticede kisilere bagli, içine ne doldurdugunuza…

    Türkiye ile sinirli midir ANI YASAMA (CARPE DIEM) meselesi? Sanmiyorum. Atmosfer kadar yaygin ve Insanlik kadar eski belki de?

    Bilmem sever misiniz, Kierkegaard’in YA ÖYLE YA BÖYLE isimli eserindeki dikotomiye göre “estetik yasamak” ile “etik yasamak” birbirini dislayan, iptal eden iki hayat görüsüdür. Degerli yazarimiz Ekrem Senai’nin yaptigi uzunca bir çeviri bu meseleyi çok güzel açikliga kavusturur. Bkz. sf. 57, “Ötekilere” bakarken (Çeviriler) isimli kitabimiz.

    Kelimeye yükledigimiz anlama bagli dedik, çünkü Tasavvuf’ta Ibn-ül Vakt vardir, zamanin oglu/evladi denilince insan CARPE DIEM = HAZZA DÖNÜK YASAMAK sanabilir. Tabi ki Mesnevî’den ya da Fütuhat-i Mekiyye’den isitfade edenler bunun tam tersi oldugunu ögrenirler.

    Neden böyle olur? Gelecegi unutmak = Ölümü, Ahireti unutmak sanilir. Ister istemez sorumsuzca, ötekilerin hakkini gözetmeden, ahlaksizca yasamak seklini alir.

    Oysa et/kemik insanin, beserî insanin nefsanî ihtiyaçlarini giderme kaygisi ile varolus kaygisi apayri iki kavramdir.

    Heideger’in bu ayrimi çok net ifade ettigini düsünüyorum:

    “Var olan insan (Dasein), doğmuş ve ölecek olan, dünyaya “atılmış-fırlatılmış” insan (Geworfenheit) ikili bir yaşam sürüyor. Bir yandan meşguliyet ve endişeler içinde (Besorgen). Geçim derdi, haz veren uğraşları, ızdırap veren dertleri… Herkes gibi yapıyor. Kendini, varlığın anlamını ve ölümü düşünmekten alıkoyuyor onu bu günlük hayat (Alltäglichkeit). O kadar normal oluyor, o kadar “herkes gibi” (man) yapıyor ki kendisi olamıyor, kendisini bu yüzünden kaybediyor. Ama günlük hazlar, para, mevki, arkadaşlar yetmiyor yine de. O insan aynı zamanda bir yetim, ortada bırakılmış (Verlassenheit) sahipsiz bir çocuk gibi. Korkuyor, nereye gitse gurbette olmak, bu endişe verici yabancılık hissi (Unheimlichkeit) ölüm korkusundan da beter bir korku veriyor ona. Heidegger meşguliyet ve endişe (Besorgen) cephesine karşı olarak bir kaygı (Sorge) cephesi tarif ediyor. Ölümlü, sonlu olma hali (Endlichkeit) insanı birbirine zıt iki kuvvetin arasında bırakıyor: Unutturucu ve Hatırlatıcı…”

    Bkz: İnsan aklı Zaman’ı anlayabilir mi?(2)

  29. Yazan:ilksen bahşi Tarih: Oct 15, 2013 | Reply

    Geçen zamanlarda okuduğum Selda Uskan’a ait olan İğnenin Ucundaki Hayatlar adlı kitabında geçen hayat ve yaşanmışlık üzerine madde bağımlılığının etkisi üzerine edindiğim gözlemlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum: Hayat nedir sizce ?Tabi ki buna kendi hayatımız diye başlamak bence çok doğru olabilir. Başlangıç ve bitiş noktasını içeren düz bir doğru mudur? Yoksa arada sırada farklı küçük yollarında olabileceği, ki biz buna patika diyoruz,bu yolda ilerlerken bedenimizin ruhumuzla arkadaşlık ettiği dar bir çizgimidir. Bence hiçbiri değil. Çünkü bunların içinde insanın yaşanmışlığına ait bir kanıt yok. Bu gibi net cümleleri, internette arama motoruna yazdığımız kelimeler karşılığında bazı sözlüklerin bize verdiği cevaptır. Kısa, kesin net bir o kadar da acaba yanlış mı anladım diye tekrar aynı sözlüklere bakılan bir devri daim sistem. Bir kısır döngü… Bu döngüde insanın kaybolması içten bile değildir.
    Hayatı anlatan , daha doğrusu hayatın içinde ki bir noktada kendisine yer bulmaya çalışan kitapları okumayı severim. Okurken yazarına empati kurarım. Onun duygularını bir nevi ölçerim. Selda Uskan’ın yazdığı İğnenin Ucundaki Hayatlar kitabı da bunlardan birisi…Aslında yazar kendi oğlunun başından geçen olayları içten, samimi ,bir okadar da etik kurallarını ihlal etmeden okadar güzel anlatmış ki , uslubuna sempati kurmamak mümkün değildir. Oğlunu doğumundan itibaren ele alıp, yetiştirirken yaptığı hataları bizlerle paylaşmış. Hataların telafi edilmesi gerekir noktasından çıkarak, hataları telafi etmiş. Oğlunun düştüğü bu yol ki , en son iğnenin ucunda bitmiş.Bu yola nasıl itildiğini, adım adım nasıl ilerlediğini mekanizmalarıyla bize anlatmış. Bak böyle yaparsan böyle olur diye zihnimizde bir şablon oluşmuş oldu. Ayrıca oğlunu itildiği o patika yoldan çekip alıp , duyguların düşüncelerin birlikte yaşanıldığı anayola , o çizgiye , getirilişini basit ama bir okadar da ibret verici şekilde okurlarıyla paylaşmış.Romanın yazarı bir gazeteci olup, anladığım kadarıyla yazmış olduğu köşeye gelen ,okuyucuların mektuplarını bizlerle paylaşmış. Çok güzel, ibretlik bir kitap olup, herkese okunması için tavsiye ederim. saygılarımla

  1. 1 Trackback(s)

  2. Oct 1, 2012: Çocukların cinsel istismarı : Derin Düşünce

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin