15 Temmuz gecesi ne oldu? Unutma, unutturma! »
By admin on Tem 27, 2016 in darbe, FETÖ ve Gülenistler, Türk Silahlı Kuvvetleri | 0 Comments
AA tarafından hazırlanan haberlerin derlenmesiyle yapılan kronolojik sunum
Önceki YazılarBy admin on Tem 27, 2016 in darbe, FETÖ ve Gülenistler, Türk Silahlı Kuvvetleri | 0 Comments
AA tarafından hazırlanan haberlerin derlenmesiyle yapılan kronolojik sunum
By Александр Исаевич Солженицын on Tem 26, 2016 in edebiyat, Kitap Alıntısı | 0 Comments
Peki Pegasus’un üzerinde uçmamın anlamı neydi o zaman? Nedeni neydi? Güneş ışığı, mavi gökyüzü neydi? Pencerelerimizin altından kim bilir ne kokular gelirken, güzel kokulardan söz etmek neyin nesiydi? Bütün bunlar benim aptal hayal gücümün bir ürünüydü. Bazen insan duygularına kapılıp saçma şeyler yazabiliyor. Bunun nedeni de kalbin aşırı taşkınlığından başka bir şey değil. Eve dönerken sanki yürümedim de sürüklendim. Hiçbir sebep yokken başım ağrıyordu. Her şey peşi peşine geliyordu. Soğuk da almıştım.
Bahardan dolayı öylesine keyiflenmiştim ki, aptal gibi incecik bir ceketle dışarı çıkmışım. Duygularım konusunda da yanılıyorsunuz hayatım! İçimi dökmemi yanlış yorumluyorsunuz. Benim duyduğum babacan bir sevgiydi Varvara Alekseyevna, saf babacan bir sevgi. Sizin açması öksüzlüğünüz beni size babalık yapmaya zorladı. Bunu bütün içtenliğimle, kalpten söylüyorum. Siz ne söylerseniz söyleyin, uzaktan da olsa akrabanızım ve en yakın Read the rest
By Bünyamin Ateş on Tem 25, 2016 in İslam | 0 Comments
“Elhamdülillah (Hamd Allah’a mahsustur)” diye başlıyor, Kur’an-ı Kerim’in ilk ayeti. Elbette Allah’ın yüceliğini anlatarak başlıyor ayet. Ama insan soramadan edemiyor, neden ilk ayet “Allahü Ekber” veya “Subhanallah” gibi Allah’ın yüceliğini dolaysız bir şekilde beyan eden bir kelimeyle başlamıyor? Böyle bir soruya değişik açılardan cevap vermek mümkün. Öncelikle “Hamd Allah’a mahsustur” ibaresi, Allah’ın yüceliğini beyan etmekle beraber “Allah-âlem” ve “Allah-insan” ilişkisinin keyfiyetini de (nimetler verme olgusunu da) içerisinde barındırıyor. Bu keyfiyeti, ilk anda “Allahü Ekber” veya “Subhanallah” kelimelerinde bulamayacağımız kesin gibi. Evet, “Allahü Ekber” ile Allah’ın yüceliğini dolaysız olarak idrak ederdik ama bu sefer de Allah’ın kullarına muamelesinin esasını anlayamaz, Allah’ın saltanatı karşısında ezilir, dilimiz tutulur “Yalnız Sana ibadet ederiz” diyemez ve Kendisine dua etmeye cesaret edemezdik. Ayrıca… Read the rest
By 悟り on Tem 25, 2016 in edebiyat, Kitap Alıntısı | 0 Comments
Ama yeniden belini doğrulttu kent, ne kadar ahşap bina varsa kâgir yapıya dönüştürüldü; ne kadar küçük şey varsa büyük, ne kadar dar şey varsa geniş duruma sokuldu. İstasyon ülkenin en büyük istasyonu, borsa bütün kıtanın en büyük borsası oldu; mimarlar ve sanatçılar gençleşen kenti resmi binalarla, bahçeler ve parklarla, çeşmeler ve havuzlarla, heykeller ve anıtlarla donattılar. Bu yeni yüzyıl içinde kent, ülkenin en güzel, en zengin kenti aşamasına yükseldi, görülmeye değer bir kent ününe kavuştu. Ünlü kentin yapılarını, su yollarını, yönetim birimlerini ve diğer kuruluşlarını incelemek için yabancı kentlerden politikacılar, mimarlar, teknik adamlar ve belediye başkanları geldi. O günlerde belediye sarayının, dünyanın en büyük ve en görkemli bu binasının yapımına başlandı; kentin zenginleşip kentlilerin koltuklarının kabardığı bu dönem, mutlu bir rastlantı sonucu, genel beğenide, mimaride, ama hepsinden çok heykelcilikte gerçekleşen atılımla aynı zamana denk geldiği; dolayısıyla kaşla göz arasında büyüyen kent, pervasız ve alımlı, harika bir kent olup çıktı. Yapılarının kesinlikle tümünü açık gri soylu bir mermerin oluşturduğu iç kesimi şahane parklardan yeşil bir kuşak sarıp sarmalıyor, bu kuşak dışında yollar ve evler geniş bir alanda yavaş yavaş taşramsı bir açıklığa doğru uzanıp gidiyordu. Yüzlerce salonunda, avlusunda ve pavyonunda kuruluşundan son gelişim çizgisine kadar kent tarihinin sergilendiği Read the rest
By Bünyamin Ateş on Tem 23, 2016 in İslam | 0 Comments
İnanın, insanın çok garip, Allah düşmanlığı garip, şaşkınlık verici, akıl almaz: “İnsanı bir damla sudan yarattı. Bir de bakarsın ki o (insan), açık bir düşman kesilmiş.”[1] Ayet, insanın Allah düşmanlığının nedenini zımnen açıklıyor: “Bir damla sudan sonra; ben de varım, Sen nasıl varsan ben de öyle varım” hezeyanı. Hezeyan çünkü iman edince size verilen nimetler devamlı artıyor ve nihayet ebedi cennete giriyorsunuz. Nankörlük bu. Hezeyan çünkü Allah’a düşmanlık yaparsanız sonsuza kadar cehennemlerde yanacak ve ölümü hayata, toprak olmayı insanlığa Read the rest
By my on Tem 23, 2016 in Aforizmalar, darbe, FETÖ ve Gülenistler, Liberal Totalitarizm | 1 Comment
By İbrahim Becer on Tem 21, 2016 in Çocuk, darbe, Eğitim, FETÖ ve Gülenistler, Gençlik | 0 Comments
‘1984’ desem bir çoğunuzun aklına George Orwel’in eseri gelir ama benim için aynı tarih, henüz 13 yaşındayken cemaate ilk adım attığım yıla tekabül eder.
Babamın kat’i emriyle Aydın’da cematin yurduna katıldığımda, içinde birkaç giyim eşyası olan bir pazar çantam, kırmızı siyah şeritli Uşak işi yün battaniyem ve Necip Fazıl’ın Çile’si vardı. Tevafuk mudur bilmem ama çekeceğimiz çilenin nişanesi olarak belki de almıştım yanıma Üstadı. İlk iş olarak da zaten Üstad’la bizi ayırdılar ve ta ki firar edene kadar pek görüşme imkanı bulamadık kendisiyle. Aynı muameleyi ilerleyen zamanlarda Akif’in Safahat’ına da yaptıklarında, kendi safahatım hakkında üç aşağı beş yukarı bilgi sahibi olmaya başlamıştım: Onların inandıklarının adı her neyse, ben onlarla aynı şeye inanmıyordum. Ben neye inandığımı biliyordum ama güvendiklerimin bana ulaşması hemen hemen imkansızdı; olan biteni anlattığınız zaman size inanmayan ebeveynlerin karşı tarafa olan biadını gördüğünüzde, bu savaşı tek başına vereceğinizi anlıyorsunuz.
Feraset sahibi olduğuna inandığım birkaç arkadaşla bu durumu konuştuğumuz zaman firar etme, isyan, pasif direniş de dahil olmak üzere, o gün için kavramsallaştıramadığımız, aklımızın yettiğince bir takım organizasyonlara girdik. Bu tarz kontra hareketler, bugün kabul etmem gerekirse T. Gümüş, İ. Sönmez, A. Uçmaklı, V. Tosun tarafından çok sert bastırıldı ve ibreti alem olarak cezalandırıldık. İsim vermekteki muradım, bunları afişe etmek değil, hikaye yazdığıma inanan varsa bir delil göstermektir.
Yarasalar gibi gün ışığına hasret bir yurt hayatı yaşıyorduk; güneş ışığının içeri girmesini engellemek için tüm pencereler şeker çuvallarıyla örtülmüş, bizlerse o camların arkasında değişik ideolojik eğitimlere tabi tutuluyorduk. İlk yılın sonunda, ‘biz’ haricinde kim varsa ele geçirilmesi gereken bir kaleydi ve seksenli yıllarda cemaat, henüz bir askeri helikopterle kendi vatandaşına sıkacak güce ulaşamamıştı. Ben ve benim gibi ağzı laf yapan birkaç kişiyi propogandist olarak ayırdılar ve yeni görevimizi tebliğ ettiler: O yıllarda şehrin ileri gelenlerinin, idarecilerinin çocuklarının okuduğu Gazi Ortaokulu’nda açılmış olan tüm kurslara katılacak ve önce çocukları, dolaylı yoldan da babalarını yurda çekecektim. Bu görevi layıkıyla yapamadığım için sanırım, bu mesai fazla sürmedi ama o gün için adını bilmediğim, bugünse çok iyi anladığım bir özellik kazanmıştım: Mükemmel bir şizofrendim.
Her şizofrenin kendini mükemmel sakladığını daha o yıllarda öğrenmiştim. O günkü kadrolardan kimler kaldı bilmiyorum ama bu şekilde donanımı olan binlerce kişinin aramızda olduğunu, üst makamlara geldiğini, düşmanı bellediği Cumhurbaşkanı’na dahi başyaver seviyesinde yaklaştığını bütün Türkiye şaşkınlık içinde izlerken, ben ‘küçük kıyamet’ dediklerinin bugün kopacağını anlamıştım. Read the rest
By Aisha Benghazi on Tem 20, 2016 in edebiyat, Kitap Alıntısı | 0 Comments
Neşeniz kederinizin maskesiz halidir.
Kahkahalarınızın yükseldiği aynı kuyu sık sık gözyaşlarınızla dolar.
Başka nasıl olabilir ki?
O keder varlığınıza ne kadar kazınırsa, o kadar neşe dolarsınız.
Şarabınızı koyduğunuz kadeh bir zamanlar çömlekçinin fırınında pişenle aynı kadeh değil mi?
Ruhunuza dinginlik veren lavta bıçaklarla oyulan ağaçla aynı değil mi?
Neşeliyken yüreğinizin derinlerine bir bakın, göreceksiniz ki sizi neşelendiren şey, sizi daha önce kederlendirendir.
Kederliyken yüreğinizin derinlerine bir kez daha bakın
Göreceksiniz ki ağladığınız şey bir zamanlar sevincinizdi.
Bazılarınız neşe kederden önemlidir, diyor
Bazılarınız hayır keder neşeden önemlidir, diyor
Ben diyorum ki onlar birbirinden ayrılmaz. Read the rest
By Tahsin K. on Tem 20, 2016 in Kitap Alıntısı, Sivil Toplum | 0 Comments
Çoğunlukla başkalarının gerçekliğini görmemizi engelleyen birer perde işlevi gören, yetiştiğimiz ortamın, sahip olduğumuz dilin ve milliyetin sağladığı ucuz kesinliklerin ötesine geçebilme riskini göze alabilmek demektir evrensellik. Aynı zamanda dış politika, toplumsal politika gibi meseleler söz konusu olduğunda insan davranışları için tek bir standart arama ve buna uyma çabası demektir. Sözgelimi bir düşmanın durup dururken bir şiddet eylemine girişmesini kınıyorsak, hükümetimiz kendisinden daha zayıf bir ülkeyi işgal ettiğinde de aynı şeyi yapabilmeliyiz. Entelektüellerin ne söylemeleri ya da ne yapmaları gerektiğini belirleyen hiçbir kural yoktur; gerçekten laik bir entelektüel için tapılacak ve yanılmaz kılavuzluğuna güvenilecek herhangi bir tanrı da yoktur.
Böylesi bir ortamda toplumsal alan büyük bir çeşitlilik sergilediği gibi, hakkında hüküm vermek de iyice güçleşir. Mesela Ernest Gellner, Bendânın eleştirellikten uzak platonizmini yerdiği “La trahison de la trahison des clercs” adlı yazısında bizi tam bir boşlukta, Benda’nınkinden daha belirsiz, eleştirdiği Sa/reinkinden daha az cüretkâr, katı bir dogmayı Read the rest
By Aylin do Nascimento on Tem 19, 2016 in edebiyat, Kitap Alıntısı | 0 Comments
Nikâh tanıklığını artık bitkin düşmüş gövdesindeki son güç kırıntılarını harcayarak ufak tefek işler görmeye çalışan bir hamalla, kendi yaşamında türlü hilelere başvurup bekâr kalmayı başaran, buna karşılık başkalarının evlenmesinden çok hoşlanan ayyaş ve neşeli bir ayakkabıcı yaptılar. Sonuncusu, kibar müşterilerinden çabucak evlenecek kız ve erkek evlatlar vermelerini isterdi. Erken evliliklerin yararlarını tanıtlamak için de inandırıcı sözler bulmakta hiç güçlük çekmezdi. “Çocukları bir kez birbirlerinin koynuna verdiniz mi, çok geçmeden torunlar sökün eder. Torunları da evlendirmekte erken davrandınız mı, onların çocuklarını da görmeniz işten bile değildir?” Sözlerini, bütün törenlere katılmasını sağlayan alışılmış giysisinden söz ederek bitirirdi. Önemli törenlere gideceği zaman elbisesini dışarda ütületirdi. Herhangi bir özelliği bulunmayan törenlere katılacağı zamansa ütüyü evde kendi yapardı. Yalnız bir tek Read the rest