Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Türkiye gibi olma korkusu »

turkiyeli_30.gifAdı lazım olmayan yabancı bir ülkenin bazı gazetelerini okudum geçtiğimiz günlerde… Manşetler, köşe yazıları “azgın kapitalistleşme” ve “militerleşme” heveslisi hükümetlerinin yüzünden rejimlerinin tehlikede olduğunu ve “Türkiyeleşme” tehlikesi ile karşı karşıya olduklarını anlatan panik ifadeleriyle doluydu… Masum bebeklerden katil yaratan, türküler, video klipler aracılığıyla ifade özgürlüğüne tehditler yollayan, insan öldürmeyi meşrulaştıran karanlık güçlerin hep karanlıkta kaldığını; maşalar hakkındaki “soruşturmaların” nasıl bitmediğini, bir takım savcıların soruştırma yapmak yerine kurnaz tehditçileri nasıl koruduklarını ürkerek dile getiriyorlardı.   Read the rest

İslam değişime ne kadar açıktır? İçtihad üzerine.. »

ictihad.jpgGeçtiğimiz yüzyıl İslam dünyasında en çok konuşulan konuların başında hiç kuşkusuz içtihad geliyordu.

Bunun en önemli sebebi büyük bir hızla değişen dünyada hukuk başta olmak üzere tüm alanlara sekülerizmin hakim olması. Bu değişen dünyada müslümanların hayat tarzı da farklılaşıyor ama inandıkları değerlerden vazgeçmek istemeyen müslümanlar değişen dünyanın şartları ile inançları arasında uzlaşma arıyor.

İçtihad kelime manası itibarı ile bir konuda elden gelen çabayı sarf etmek, bir şeyi elde edebilmek için olanca gücü harcamak anlamlarına geliyor. Bir fıkıh terimi olarak ise müçtehidin tafsîlî delillerden şer’î-amelî hükümleri çıkarmak için bütün imkanını harcaması demek.

Read the rest

Belleklerimizde göçmeniz biz… »

gocmen.jpgSınırlarda dolaşanlar huzursuz ederler, tehlike yaratırlar.

Bir ülkenin sınırlarında dolaşanlar tekin değildir. Onların “yerlerinin” neresi olduğu belli değildir. Sınırların iki tarafındakiler için de güvensizlik duygusu yaratırlar. Zihin haritalarımızda ezberlediğimiz “bize ait” yeri kırılganlaştırırlar.

Sınır ihlal edenlerin binbir türlü niyeti olabilir. “Öbür taraftaki” tehlikeli bir şeyden kaçıyor olabilirler, hayatta kalmak için tam da bu sınır ihlaline ihtiyaç duyabilirler, kaçakçılık yapabilirler ya da düpedüz savaş açmış olabilirler, vurmak için bir kere aştıkları sınırı sonra tekrar kaçmak için kullanabilirler. Read the rest

Ulus devlet – Bölüm I: Ulus mu devlete aittir yoksa devlet mi ulusa? »

lost_002.jpgBeğeni ile izlenen LOST adlı dizi bir grup insanın ıssız bir adaya düştükten sonraki hayatta kalma çabalarını konu alıyor.

Kazanın ilk şokunu atlattıktan sonra yavaş yavaş organize olmaya başlayan bu kazazedeler devlet-millet ilişkilerini yeniden düşünmek için adeta canlı bir laboratuar gibiler. Önceleri daha çok bireysel davranırken gittikçe ortak ihtiyaçlar ve ortak korkuların güdüsüyle bir “milletçik” oluşturuyorlar. Ayrı ufuklardan gelmiş olsalar da kısa “ortak geçmişleri” yani geçirdikleri uçak kazası ve “ortak gelecekleri” (adadan kurtulmanın imkânsızlığı) onları birbirlerine yakınlaştırıyor. Read the rest

Amerikan istihbaratıyla “ulusal” savaş… »

i_love_bush.jpgAllah’ım ne kadar mutlular nihayet savaş yaptıkları için! Uzaktan uzağa Amerikan filmlerinde ya da Amerika’nın Irak’a saldırıları sırasında gördükleri savaş sahnelerinin, bilgisayar oyunlarında gördükleri savaş oyunlarının aynısını becerebildikleri için…

Füzelerle, savaş uçaklarıyla BBG evi gibi gördükleri mağaralarda terörist avladıkları için, çok mutlular. Televizyon ekranlarında gene uzmanlar, haber sunucuları heyecan içinde gördükleri sahneleri, savaşın tam göbeğinden, kalbinden “gerçek” görüntüleri yorumluyorlar. Huşû içinde… Zevk alarak… Read the rest

Daldan Dala Kahve Muhabbeti »

kahvehane.jpg– Hocam ya, nedir bu Türkiye’nin hali? Sen gündemle biraz ilgileniyorsun gördüğüm kadarıyla, anlatsana bi, bu gidiş nedir, ne olacak?
– Ne olacağını ben nerden bileyim koçum, takdir neyse o olur.
– Ya tamam eyvallah da, biz de bişeyler görebiliriz herhalde di mi? Allah akıl fikir vermiş.
– E tabi.
– Mesela Cumhuriyet mitingleri falan yapıldı. Bir sürü insan Cumhuriyet ve kazanımlar elden gidiyor diye bağırıyor, bi taraftan Fazıl Say “onlar %70 biz %30, karanlık güçler cumhuriyeti ele geçiriyor, hayallerim yok oldu, bi kızım var onu da alır giderim” diyor. Ne oluyor gerçekten? Cumhuriyet tehlikede mi?
– Yok be aslanım Cumhuriyet’in tehlikede falan olduğu yok. Hatta kurulduğundan beri en iyi zamanını yaşıyor. İşte enflasyon problemi aşıldı, PKK problemi ortadan kalkıyor, insanların gelir seviyesi yükseliyor. Dünyanın dört bir tarafına Türk okulları açılıyor yani Türkiye geleceğe yatırım yapıyor. Böyle giderse kronik hastalıklarımızın hepsinden birer birer kurtulacak gibiyiz.
– E Fazıl Say niye öyle diyor o zaman? Mitinglerdeki milyonların derdi ne?

Read the rest

Sınır ötesi ve daha ötesi »

operasyon-ve-otesi.jpgSınır ötesi harekât başladı ve ilk açıklanan resmî bilgilere göre hedeflerine ulaşıyor. Yani sivillere zarar vermeden PKK’nın yönetici kadrosunu devre dışı bırakıyor.Gerçekte bu harekâtın daha önceki 24 “sınır ötesi” ile karşılaştırıldığında önemli bir kaç fark dikkati çekiyor:

Sivil-Asker eşgüdümü: Askerî harekât ilk defa stratejik değil taktik olarak kullanıldı. Yani tek başına teröre karşı bir çözüm şeklinde değil büyük bir planın parçası olarak icra edildi. Bunun bir sonucu olarak askerlerin değil sivillerin çizdiği bir çerçevede, sınırlı bir zaman dilimi ve coğrafyada uygulandı, uygulanıyor. Bundan sadece bir kaç ay önce e-muhtıra gibi ciddî gerginlikler yaşanan bir ülkede Read the rest

Kurban Bayramı Noel Baba’ya Karşı »

kurban-bayrami.jpgMurat Çokgezen
Ben küçükken, yani bundan yaklaşık otuz sene önce, en alafranga kutlamamız Yılbaşı idi. Ancak hatırladığım kadarıyla şimdiki gibi Noel Baba’lar etrafta dolanmaz, çam ağaçları süslenmez, ‘Jingle Bells’ tarzı Noel şarkıları bilinmezdi. En azından biz bilmezdik. Yılbaşlarına ilişkin tek hatırladığım yakın akrabaların bir evde toplanıp eğlenmesi, babalarımızın bir-iki duble rakı içmesiydi.
Biz çocukları heyecanlandıran daha çok Şeker ve Kurban Bayramlarıydı. Çünkü bu bayramlarda hem bize yeni giysiler alınır hem de Read the rest

Rüzgâr nükleer enerjinin yerini tutabilir mi? »

img_illustration1.jpg30 dakika içinde yeryüzüne ulaşan toplam güneş enerjisi insanlığın bir yıllık ihtiyacı kadar! (Danish Wind Energy Association) Bu enerjinin önemli bir kısmı rüzgâr ve fotosentez gibi doğa olaylarının oluşumuna yarıyor ama henüz çok fazla kullanmadığımız rüzgâr enerjisinin potansiyeli gene de büyük.

Rüzgâr enerjisinden üretilen elektrik şimdilik dünyadaki toplam üretimin sadece %1 ile %2’si arasında. Ülkemizdeki ilk endüstriyel projelerden biri olan Bandırma Rüzgar Enerjisi Santrali de Türkiye’nin toplam enerji üretimi içinde çok büyük bir yer tutmuyor. Peki rüzgâr potansiyelimizden tam olarak istifade edebilmiş olsak nükleer enerjiden vazgeçebilir miyiz? Read the rest

Nükleer Enerji? Evet ama … »

Ülkemizde zaten çok fazla bulunmayan fosil yakıtlar bütün dünyada tükenmekte. Gelişmiş ülkelerin enerji ihtiyacı öyle bir seviyede ki petrol ve silah kartelleri Irak’ı insanlarıyla birlikte haritandan silmekten çekinmediler.

Yenilenebilir enerji kaynakları ise şimdilik çok yüksek olan üretim maliyetleri dolayısıyla ancak sübvansiyonlarla, devlet desteği ile ayakta duruyor çoğu yerde.

Bütün veriler nükleer enerjinin Türkiye için bir seçenek değil mecburiyet olduğunu düşündürüyor. Zira hidroelektrik kapasitemizin büyük kısmını kullandık. Güneş ve rüzgâr gibi kaynaklar ise ancak yerel ihtiyaçlara o da kısmen cevap verebiliyor. Ulusal gelirimizin önemli bir kısmı enerji ithalatına gidiyor. AA’nın verdiği bir haber göre :

Türkiye 2006 yılında, ham petrol ve petrol ürünlerine toplam 16 milyar dolar ödedi. Toplam enerji ithalatının maliyeti ise 29 milyar doları buldu.

Tabi sürekli yükselen petrol fiatlarına, Ortadoğu’daki savaşlara, Güney Amerika’daki seçimlere, Orta Amerika’daki kasırgalara, Rusya ve İran gibi ülkelere göbekten bağımlı olmak da cabası. Taşıma petrolle dönmüyor bu değirmen!

Ama “nükleer” kelimesi çok hoş gelmiyor kulaklara. Çernobil ile Hiroşima karışımı bulanık bir korku var akıllarda. Ya patlarsa? Atıkları ne yapacağız? Hepimiz kanser mi olacağız?

Önce “petrol tüketimi artıyor, petrol bitecek!” diye alarm vermekle yetinmeyelim, ne kadar? Ne zaman? Diye soralım. Zira böyle iddiaların ölçülmesi ve tahminlerde bulunulması da gerekir. Pipeline & Gas Journal’ın Kasım 2007 sayısında yayınlanan “Global Challenges Face Energy Industry” adlı makaleye göre dünya enerji arzı tahminleri şöyle (TEP : milyar ton petrol eşdeğeri)

  1960 1980 2000 2020
Kaynak TEP % TEP % TEP % TEP %
Kömür 1.250 36 1.830 24 2.930 26 4.650 30
Petrol 1.170 33 3.100 41 3.415 31 3.175 21
Doğalgaz 0.411 12 1.301 17 1.885 17 2.570 17
Hidrolik 0.171 5 0.383 5 0.650 6 1.050 7
Nükleer 0.156 2 0.845 8 1.730 11
Tic. Olmayan 0.490 14 0.768 10 1.095 10 1.140 8
Yeni enerji 0.285 2 0.845 6
Toplam 3.500 100 7.538 100 11.105 100 15.115 100

Kim korkar “öcü” nükleerden?

Nükleer enerjiden korkulmayan ama aynı zamanda çevrenin ve halk sağlığının önemsendiği, eleştiri ve diyalog kanallarının açık olduğu demokratik ülkelere bir bakalım:

IAEA’na göre Fransa elektrik enerjisi ihtiyacının %78′ini 59 nükleer santralden sağlıyor. Yeni bir tane de inşa halinde. Aslında bu ülkenin durumu istisna değil. Belçika için nükleer elektrik oranı %54, İsveç %48, İsviçre %38, Almanya %32, Japonya %30, ispanya %20, ABD %19, İngiltere %18, Kanada %16… Bu ülkelerin hemen hepsinde planlanmış ve/veya inşa halinde onlarca yeni nükleer santral de var. Önümüzdeki 20 yıl için planlanmış nükleer santrallerin toplam yatırım maliyeti 100 milyar doları bulacak EDF’e göre. (Fransız elektrik üretim ve dağıtım şirketi)

Dünyada nükleer enerji kullanan 31 ülkede toplam 439 santral var. Haziran 2006′da 222 yeni projeden 96’sı bütçelendirilmiş, 33 yeni santralın inşaatı başlamıştı.

Almanya gibi nükleerden “çıkmaya” karar vermiş ülkeler bile petrolün varili 30 dolar iken alınmış bu kararın 100 dolar seviyesinde halen geçerli olacağından şüpheliler.

İnsanın şunu diyesi geliyor: Dünyanın en gelişmiş ülkelerini yönetenler vatanlarını, çevreyi, halkın sağlığını bizden daha mı az seviyor?

Çevreciler Nükleer enerji yanlısı olacak!

Fosil yakıtların yoğun kullanımı insanlığın karşı karşıya olduğu çevre felaketlerinin en büyüğünü başlattı ve sorun bitecek gibi görünmüyor.

Bu karamsar tablo karşısında nükleer elektrik şampiyonu Fransa’nın OECD ülkeleri arasında en az CO2 kirliliği (enerji üretimi kökenli) üreten ülke olması çevreciler için yeni bir umut teşkil ediyor. Zira küresel ısınma konusundaki suçlamaların düzenli hedefi haline gelen ABD’de kişi başına 5.36 ton CO2 üretilirken Fransa’da bu rakam 1.68. Yani bütün gelişmiş ülkeler nükleer elektrikte Fransa ile aynı seviyede olsalardı belki de kürsel ısınma henüz bu boyutlara erişmemiş olacaktı!

Bunun yanında sık sık meydana gelen kazalarda batan tankerler denize tonlarca ham petrolün akmasına ve bölgede doğal hayatın yıllarca felce uğramasına da sebep oluyorlar.

Bu du deniz kazalarına sahne olan bölgelerde balık avı, çiftlik balıkçılığı, turizm, … bir çok sektör yıllar sürecek gelir kaybına uğruyor. Binlerce insan geçinemez hale geliyor.

Belki de artık çevrecilerin nükleer enerji konusundaki “uzlaşmaz” tutumlarını yeniden gözden geçirmelerinin vakti geldi.

Elbette Çernobil kazası hâlâ hafızalarda. Ancak bu konuda kamuoyuna iyi anlatılamayan çok önemli bir kaç nokta var:

  • 1) Bu santral Avrupa standartlarında inşa edilmemişti. Sadece işçileri soğuktan koruyacak sıradan bir beton binanın içinde faaliyet gösteriyordu.
  • 2) Kaza anında uygulanacak bir acil durum planı yapılmamıştı.
  • 3) Göstergelerdeki anormal bilgileri yanlış yorumlayan nöbetçi mühendisler gerekenin tersi kararlar aldılar ve hem kazayı büyüttüler hem de hızlandırdılar.
  • 4) Bunun yanında kazanın ilk bilgileri gelmeye başladığında Rus yetkililer halkı korumak yerine olayı örtbas etmeye çalıştılar. şehri boşaltmadılar. Ertesi gün insanlar işe, çocuklar okula gönderildi hiç bir şey olmamış gibi. Bütün bu hatalar kayıp sayısının kat kat artmasına sebep oldu.

Oysa Avrupa normlarında nükleer santrallerin kritik bölümlerinin üzerleri bir tür betonarme sığınak ile kapatılıyor. Eğer önlenemeyecek bir yangın veya sızıntı meydana gelirse santral derhal boşaltılarak izole ediliyor. Gene aynı “sığınak” terörist saldırılara karşı da önemli bir rol oynuyor. Tasarımı ve inşası gereği bu koyucu beton katman üzerine bir yolcu uçağı düşse bile çatlamayacak güçte.

Ne yazık ki ülkemizde nükleer santral olmamasına rağmen Çernobil kazasına benzer kazalardan korunmuş değiliz. Zira Ukrayna’da kazaya yol açan tipte başka santraller halen faaliyette. Gene Bulgaristan ve Ermenistan’da batı standartlarında değil Rus standartlarında inşa edilmiş santraller var. Bunlarda meydana gelebilecek bir kazanın Türkiye’ye etkisi tıpkı Çernobil’de olduğu gibi o anki rüzgâr ve yağmur durumuna bağlı olacak.

Gerçek bağımsızlık

Yüzölçümü ve nüfus bakımından Türkiye ile karşılaştırılabilecek büyüklükte olan Fransa enerji bağımsızlığı konusunda da komşularını kıskandırıyor. Rusya’nın veya Arap ülkelerinin petrol ve doğal gazı diplomatik bir koz olarak bu ülkeye dayatmaları oldukça zor. Meselâ 2006′da Fransa’nın nükleer elektriği olmasaydı ithal etmek zorunda kalacağı doğal gazın faturası 13,5 milyar dolar = 30 Boğaziçi köprüsü!

Nükleer enerjinin bir başka avantajı da yatırım ve işletme giderlerinin yurtdışında değil yurt içinde yapılması. Tıpkı otomotiv veya inşaat sektörü gibi nükleer enerji de kendi “yan sanayini” oluşturuyor ve besliyor ki ithal edilen ve dağıtılan petrole bakarak katma değerler ve nitelikli istihdam açısından aralarında ciddi farklar var.

Türkiye Nükleer Teknoloji Platformu’nun 29 Mayıs 2007 tarihli bildirisinde belirttiği gibi :

“Nükleer teknoloji gibi çok geniş kapsamlı ileri teknolojilerin ülkeye kazandıracağı pek çok yarar vardır. Bir nükleer santralde yüksek teknoloji gerektiren yaklaşık 22 bin değişik parçanın bulunduğu göz önüne alınırsa, böyle bir teknolojiye sahip olmaya yönelmekle sanayimiz, bilim ve teknoloji kuruluşlarımız pek çok değişik alanda kullanılabilecek bilgi birikimi ve tecrübe kazanacaktır. Bu kapsamda, teknolojik yaşamın her alanında karşımıza çıkan nitelikli ileri malzemelerin üretimi, yeni yapım ve üretim tekniklerinin öğrenilmesi ve geliştirilmesi, bilimsel, teknik ve teknolojik kapasitenin arttırılması, kalite kontrolünün ve yüksekliğinin sağlanması, sanayide değişik iş kollarının kurulup çalıştırılması, yeni iş alanlarının açılarak istihdamın arttırılması gibi konular sayılabilir. Ayrıca, nükleer teknoloji Türkiye’nin üst düzeydeki bilimsel ve teknoloji kültürünün gelişmesinde, özellikle teknik eğitimin nicelik ve niteliğinin yükseltilmesinde, dolayısı ile sanayide de itici bir güç olmak ve tetikleyici vazifesi görmek gibi yadsınamaz faydalar da sağlar. Nitekim, Dünya’daki mevcut konjonktürde, nükleer enerji ve teknolojilerinin, teknoloji planlamalarını akılcı bir şekilde başarabilen gelişmiş ülkelerde toplandığı görülmektedir. Bir Avrupa ülkesi olan İsveç elektrik üretiminin % 40′tan fazlasını nükleer enerjiden karşılamaktadır. Nükleer teknoloji transferini çok başarılı bir şekilde gerçekleştiren ülkelerin başında gelen Güney Kore’nin, kısmen de bu kazanımlar sayesinde, diğer teknolojik alanlarda elde ettiği başarılı sonuçlar bu tesbitleri doğrular niteliktedir. 1970′lerde çok zor şartlarda kişi başına 229 dolar GSMH ile nükleer teknoloji deneyimine başlayan Güney Kore, bugün kişi başı 22.500 dolar GSMH ile gelişmiş ülkeler arasında yer almaktadır.”

Evet ama…

Buraya kadar nükleer enerjinin Türkiye’ye getireceği olumlu etkileri aktardık. Gerçekten de ülkemiz bir gün dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girecekse bunun yolu nükleer enerjiden geçiyor hiç şüphesiz. Zira :

“Türkiye’nin tespit edilmiş 10 bin ton uranyum ve 380 bin ton da toryum rezervi vardır. Toryum açısından dünyada ikinci ülkeyiz. Türkiye, yüzeyden ve derinliğine taranırsa bu rezervler daha da artacaktır. Özkaynaklarımızı kullanabileceğimiz “doğal uranyum-ağırsu” temelli teknoloji seçilirse toryum da devreye sokulabilir. Toryum rezervimiz, bize en az 400 yıl elektrik enerjisi sağlanmasına aracı olabilir. … Doğal uranyum-ağırsuya dayalı teknoloji seçilecek olursa doğal uranyumlu nükleer yakıt fabrikası ile ağırsu üretim tesisi de iki yıl içinde kurulabilir. Doğal uranyumdan atom bombası yapmak mümkün olmadığından, uluslararası politika açısından, buna karşı çıkacak kimse de olmaz.” (Nuriye Akman’ın Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre ile yaptığı 19.03.2007 tarihli röportaj Zaman Gazetesi)

Ancak Türkiye’nin bu nükleer sıçramayı kazasız-belasız atlatabilmesi için :

  • 1) Hükümetleri ve siyası akımları aşan, 30 yıllık bir bilim politikasına,
  • 2) Bu politikayı destekleyecek bir bütçeye,
  • 3) Gerçek anlamda bilim adamı yetiştiren üniversitelere,
  • 4) Siyaseti bırakıp bilimle uğraşacak bilimsel proje yöneticilerine,
  • 5) TÜBİTAK, TAEK gibi bilimsel kuruluşlarda ve üniversitelerde bilim ahlâkını yerleştirmeye ihtiyacı var.

Üniversitelerimizin bugün içinde bulunduğu acınacak durumu düzeltmeden nükleer enerjiye geçiş Çernobil gibi olaylara kapı açabilir. Çünkü güzel ahlak ile donanmamış bilim adamları, mühendisler ve bilim teknisyenleri en azılı mafya babalarından bile daha tehlikelidir.

Buna ek olarak nükleer enerjiyi güvenli bir biçimde kullanabilmek için sadece nükleer fizik dalında değil bütün “komşu” disiplinlerde ileri gitmemiz gerekmekte, meselâ:

  • 1) Halk sağlığı,
  • 2) Nükleer güvenlik,
  • 3) Risk yönetimi,
  • 4) Kriz yönetimi,
  • 5) Nükleer santrallerin inşası,
  • 6) Reaktörlerin bakımı, onarımı ve hizmetten çıkarılmaları.

Bu çerçevede hükümetin nükleer enerji için yaptığı girişim gerekli bir adımdır. Ama tek başına yeterli olmaktan çok uzaktır.

Para Yenir mi?

İnsanlık endüstri devriminden bu yana doğayı şekillendirecek güce sahip. Ancak bu şekillendirme gücü yaşamı değil de maddî çıkarları koruyacak biçimde kullanılıyor. Fakir ülkeler, aynı ülke içinde yaşayan fakir insanlar, bitkiler ve hayvanlar “vahşi doğadan” bile daha vahşi bir kirletme özgürlüğünün(!) kurbanı oluyorlar. Gelecek asırda hep beraber keşfedeceğiz paranın yenip yenmeyeceğini. Yok ettiğimiz balıkların yerine Amerikan doları koyup koyamayacağımızı… Buradan indirebilirsiniz.

 

 Derin İnsan 

 “Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz. 

   Kadınlar… Günümüzün Don Kişotları

Suzan Başarslan’ın dediği gibi “kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği” bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirin.

Amerika Tedavi Edilebilir mi?

 Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız?
 Bayrak yakmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz. ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.

 Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

 Bir pozitivizm eleştirisi

Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı”  karşılaştırdığımızda hiç  yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce komşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü.  Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak  çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor.  Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericilikle, bağnazlıkla suçlanabiliyor.  Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı buradan indirebilirsiniz.