Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Bu pazartesi “en güvenilir” kurumdan vefasızlık »

MİLLİ mücadelenin başlamasında önemli bir basamak olan ‘Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür parçalanamaz’ kararının alındığı Erzurum Kongresi’nin 92. yıldönümü törenlerle kutlandı.

Bu yılki törenlere Erzurum Valisi Sebahattin Öztürk’ün davetiyle 23 Temmuz 1919 tarihindeki Erzurum Kongresi’ne katılan Kelkit Delegesi Hafız Osman Fevzi Efendi’nin torunu Gültekin Nasuhbeyoğlu, eşi Güler ve çocukları Deniz ile Sürmene Delegesi Ahmet Kulakzade’nin torunu Emine Kulaç’la çocukları Read the rest

Mehmetçik’e ölüm, Mehmet Bey’e lojman… »

Sahi, bu vardiya kimde hanımefendi? (Alper Gürkan)

Askerî personelin lojmanlara yerleştirilmesini düzenleyen yönetmeliğe göre, uzman erbaşlar toplam lojmanın sadece yüzde 5’inden faydalanabiliyorlar… Bu yüzden Hakkâri’de “dışarı”da ev tutmak zorunda kalan ikisi sırtlarından vurularak öldürülüyor… Buna mukabil, her keseye uygun ev bulabilme olanağının yüksek olduğu Ankara, İstanbul, İzmir gibi metropollerde bir “lojman çılgınlığı” yaşanıyor… Bir generalin kendi lüks konutuna devlet kesesinden döşenen fayanslarla kimse ölmüyor elbette. Ama emriyle döşenen mayınlarda kendi askerlerimiz can veriyor, her cenazede sessizce geçiştirilse de “piyadecilik” eğitimi almış binlerce kişi “iç güvenlik”le iştigal ettiriliyor ve bundan adam gibi bahsedilemiyor… TAMAMI

 

 Zorunlu Askerlik Gerekli mi?

Zorunlu Askerlik bir çok insanımız için bir görev ama aynı zamanda bir çile. Ülkemizi savunmanın daha akıllıca bir yolu yok mu? Bu konuyu yaklaşık bir yıl boyunca tartıştık. Üç makale işaret fişeği görevi yaptı. Yüzlerce okurumuz değişik önerilerde bulundu. Kimileri “aman dokunmayın, böyle çok iyi” derken askerliğini yapmış olan arkadaşlar tecrübelerini paylaştı. Evet, belki de ilk defa bu konu gerçekten muhatabı olanlara yani Türkiye’nin vatandaşlarına soruluyor. Zorunlu askerlik gerekli mi? Bir yıllık kolektif çalışmanın ürünü olan bu 276 sayfalık kitap konuyla ilgili herkes için birinci elden bir bilgi kaynağı. Buradan indirebilirsiniz.

 Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirin.

Kendi ülkesini işgal eden ordu

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek  KORKU PROPAGANDASI yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.

Kadifeden kesesi »

Liberal Totalitarizm(1): Karl Marx’ın hayaleti »

 “Ulusal Borç” denen silah atom bombasından daha büyük yıkımlara yol açtı. Avrupa Birliği’nin borçlu üyeleri savaşmadan mağlup oldular ya da Osmanlı gibi “yenik sayıldılar”. AB üyesi ülkelere “haciz” geliyor. Küresel sermayenin takım elbiseli askerleri köşe başlarını tuttular. Yunanistan, Portekiz, İspanya ve İrlanda’nın misket gibi “ütüldüklerine” tanık oluyoruz şu günlerde. 70-80 milyar dolar gibi komik(!) rakamlara boyun eğdiriliyor halklar. “Ülkemiz” dedikleri kara parçası fizikî olarak ayaklarının altında durmaya devam ediyor tabi ama bir ülkeyi “ülke” yapan haklar, garantiler, serbestlikler güneşteki kar gibi erimekte. Doğmamış Yunanlı, Portekiz İspanyol bebeklerin ayaklarına “Ulusal Borç” zinciri vuruldu. Küresel Sermaye’nin elleri ulusal sınırları aştı, ana rahmine uzandı!

 İstila etmek silahlı kuvvetlerin işiydi eskiden. Para tek başına bir güç değildi, “nihaî güç” olan orduları beslemek için kullanılırdı. Meselâ Iraklıların petrolünü çalmak için Amerikan ordusu ile bazı firmalar ve medya işbirliği yapmıştı. Sonradan “kolaylaştırılmış” ihaleler ve BM’nin “zarar gören firmaları tazmin” programları yoluyla çalıntı Irak petrolü aklandı, Amerikan dolarına çevirildi. Ama 2008 krizinden itibaren netleşen yeni manzara farklı. Para artık tek başına bir silah olarak “sahibine” yetme iddiasında. Para’yı elinde tutanlar siyasî iradeyi, medyayı ve askerî gücü bir ORTAK değil MEMUR olarak görüyor. Rüşvet, lobicilik, propaganda varlığını sürdürecek elbette ama artık yeni bir çağ başlıyor: “Liberal Totalitarizm“.

 “Totalitarizm”  diyorum çünkü alışılmış zengin-fakir farklarının ötesinde bir mesele bu. İdeolojisi, propagandası, sahte peygamberleri, totaliter yöntemleri ile yeni bir “totalitarizm” türü ile karşı karşıyayız. Çelişkili gözükebilir ama gerçekten hem liberal hem totaliter bir rejim. Totaliter tabiatlı çünkü İnsan’sız bir rejim, nazizim, faşizm ve komünizm gibi insanları politik hayatın dışına itiyor. Geçmişte tecrübe edilen totaliter rejimler gibi insanları şeyleştiriyor, kendine ve birbirine yabancılaştırıyor. Diktatörlük değil çünkü şiddet kullanmakla yetinmiyor, dili ve düşünceyi felç ederek aklı, vicdanı devre dışı bırakıyor. Aynı zamanda “liberal” çünkü akıl ve kalplerdeki ÖZGÜRLÜK‘ün yerine ekonomik faaliyetlerin serbestliğini dayatıyor. (Bkz. Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür…  ) Alıp satma, üretip tüketme serbestliğinden başka bir değer tanımıyor. “Liberal” çünkü ekonomik faaliyetlere katılamayacak durumdaki insanları İnsan’dan saymıyor:

 “Ticaretin kanunları tabiat kanunlarıdır yani Tanrı’nın kanunlarıdır.” (Edmund Burke, Thoughts and Details on Scarcity, 1800)

 19cu asırdan günümüze hiç değişmeden gelen bu “amentüyü” bütün liberallerde görmek mümkün aslında: Smith, Mandeville, Mill, Hayek, Friedman, Mises… (Bkz. Liberalizmin Kara Kitabı) Bir başka deyişle ekonomik serbestliğin ideolojileşmesi, seküler bir iman haline gelmesi yeni bir olgu değil. Yeni olan ekonomik aktörlerin diğer güç odaklarını Read the rest

Atatürk’ün yanlışları »

(2a) Atatürk Cebrail’in Muhammed’e “oku” emrini getirdiği inancına “safsata” dediğinde, İslâmiyetin Allah ile Muhammed arasındaki ilişkiye, vahye, Kuran’ın yeryüzüne inişine dair en temel akidesini reddetmiş oluyor. Bir kere bu söylendikten sonra, (Atilla Oral gibi) isteyen istediği kadar, Atatürk’ün (Hüsrev Gerede’nin sözleriyle) “athe yani dinsiz görün”mesine karşın aslında güçlü bir dinî inanç taşıdığını ispatlamaya çalışsın; hiç farketmez. Bunlar defansif apolojilerden ibarettir. Muhammed’i siyasî bir dâhi, bir inkılâpçı olarak övmesi de Atatürk’ü dindar göstermeye yetmez. Açıktır ki Muhammed’in tarihî kişiliği ve eylemine saygı duymak başkadır; onu Allahın resulü saymak gene başka. Bunu olumlu veya olumsuz bir değer yargısı değil, sadece nesnel bir gözlem olarak kaydediyorum. TAMAMI

Öylesine bir millî güvenlik dersi »

Konuyu uzatmak istemiyordum. Sadece “ne olduysa oldu birden böyle bir sorun oluştu” kısmına bir açıklama getirmek istemiştim. Ve ne demek istediğimi anlamıştı, ama “Ne demek istiyorsun?” diyerek işi tartışma noktasına getireceği belliydi. Anlamıştım.

Bilindik şeyler. Mesela Dillerinin yasaklanması. Özellikle İsmet İnönü ve Darbe döneminde. Sonra yapılan bazı şiddet olayları

İşte bu söz onu ateşleyen nokta olmuştu. Konuşmaya başladı

Sen doğuya hiç gittin mi! Ben orda görev yaptım!

 Bunu söylerken suratı kızarmaya başlamıştı ve sesi de yükseliyordu.

Bakın demek istediğimi anlamıyorsunuz. Ben diyorum ki bazı baskılar oldu sizin bunu yapmadığınız bunun olmadığı anlamına gelmez.

Sakinliğimi sürdürmeye çalışıyordum. Ama ayakuçlarım hızlı bir rock şarkısı dinliyormuşum gibi titretiyordum. Hatta önümdeki arkadaşım Duygu “Ayağını sallama. Sırayı sallıyorsun” diyerek TAMAMI

Yaşar Büyükanıt hakkında soruşturma »

Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi, müdahil avukatlarının eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve 3 komutan hakkında, Van Cumhuriyet Başsavcıvekilliğince soruşturma başlatması talebini kabul etti. TAMAMI

Barışamıyoruz ama savaşamıyoruz da… »


Bir oyun ve eğlenceden ibaret olan şu fani dünyada “eh işte!” diyebileceğiniz işlerle iştigal edebilirsiniz. Mesela marangozlukla da mesainizi harcayabilirsiniz, benim gibi üzüm yetiştiriciliğine de soyunabilirsiniz. Velev ki beceremediniz, ne gam; bir ayağı diğerlerine göre daha kısa olan, sizin üretiminiz masanın altına bir yonga sıkıştırıp sorunu çözebilmek anlık meseledir. Ya da benim gibi yapıp, beş yaşındaki asmalardan beşinci sene üst üste mahsul alınamamasını her sene bir bahaneyle geçiştirirsiniz. Ödeyeceğiniz bedel en fazla kendini bilmez muhataplarınızın dudaklarının kenarlarına iliştirdikleri müstehzi ifadeye göğüs germektir o kadar.

Buna mukabil “benim adım Hıdır, elimden gelen budur” parolasıyla yola çıkamayacağınız meslekler de vardır. Yarım Hoca da olmaz, yarım Doktor da olmaz; birinin dinden, diğerinin candan ettiğini söyler Atalar. Ya da şöyle bir örnek verelim; dinen de kendisine kutsallık atfedilen “komşuluk” kavramına sığınarak, komşunuzdan oğlunuzu sünnet etmesini ister misiniz? Saçmalamaya devam edelim o halde böyle bir teklif karşısında komşunuzun (aklı başında olduğu varsayımıyla) tepkisi ne olurdu hiç düşündünüz mü?

Peki, yarım Asker olur mu? Çünkü yirmi beş senedir süren bir gerilla mücadelesine aktif olarak katılıp mücadele etmek artık bu ülkede bir “vatani görev bilinci” kavramından ziyade bir “mesleki yeterlilik” gerektiriyor zannımca. Neresinden bakarsanız bakın hesap ortada çünkü Read the rest

Şeyh Edebâli’nin Osman Gazi’ye Nasihatı »

Oğul;

“İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür. Hırsımız, bencilliğimiz…”

Dünya bir garip han, bir hoyrat mekan,
İnsan bir garip varlık kabına sığmayan…
Hayat bir yudum su, bir anlık rüya…
Ömür bir kısa yol tekrarı olmayan…
Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip; büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu yolda hırs, diken; benlik ve kibir, engeldir oğul. Sakın ha kendine takılmayasın ve kendinde boğulmayasın. Teklik sadece Allah’a mahsustur, tek başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın. İşlerini ehil kişilere danışarak tutasın, danışırsan yol alırsın, danışmasan yolda takılıp kalırsın oğul.

“Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgarında savrulup gidersin.”

Bir dem gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun, bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursun. Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar. Anahtara takılmasın. Aslolan anahtarın açacağı Read the rest

Tarihçi ve Tarihçi »